ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3

Özgürlük için Pardus...

Sevgili Akın, “ECMA’dan Dersler” serisinin birincisi ve ikincisini eğlenceli bir dille anlatmıştı…. Buyrun, benden üçüncüsü:

Portekiz’in OOXML’e dair oyunun belirleneceği ayna komite toplantısına katılmak üzere toplantı salonuna gelen IBM ve Sun Microsystems temsilcileri kapıdan geri çevrilirler. Portekiz ayna komitesi başkanı (aynı zamanda Portekiz Microsoft ofisi yöneticisi!) IBM ve Sun temsilcilerine “Kusura bakmayın” der, “Size içeride oturacak sandalye kalmadı…”

İnanmazsanız, buyurun buradan yakın…

Bu arada “OOXML’e Hayır!” kampanyamıza katılabilir, 25 Mart günü TSE’ye iletilecek olan bildirimize imzanızı koyabilirsiniz.

Özgür yazılım

Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)

Geçtiğimiz aylarda hatırlayacağınız üzere, dünyanın en eski kentlerinden biri olan İstanbul’da plansız programsız kazısı yapılan (vallahi şaka değil!) metro inşaatı yüzünden, “sanat tarihçisi” belediye başkanımızın M.S. 1302 tarihinde inşa edilen ve üzerinde hâlâ o günkü Cenevizli ailelerin armasını taşıyan Yanık Kapı’yı yıkmayı ya da yerinden söküp başka bir yere taşımayı planladığını yazmıştım hatırlarsanız…

O günlerde Rai Uno (Rai 1) ekibiyle birlikte çektiğimiz belgesel, İtalya’da ama özellikle Cenova kentinde büyük bir yankı uyandırdı. Nasıl olmasın ki? Cenova’nın en önemli mahallelerinden birinin adı bugün Galata; Amerika kıtasını keşfettikleri için gururlanan Cenova kentinin dünyaca ünlü deniz müzesinin ismi “Galata Deniz Müzesi“!

Her neyse, Cenova belediye başkanı ve İtalyan Dışişleri Bakanlığı’nın öncülüğünde, İstanbul’un bu önemli tarihi değerinin korunması için yapılan üst düzey diplomatik girişimler sonucunda, (Atlas dergisinin katkılarını anmadan olmayacak) İstanbul’un Ceneviz Surları kurtuldu!

Gazeteci olmakla gururlanacağım güzel anılardan biri olarak yer edecek bende bu…

Bu güzel haberin üzerine bir şarkı patlatmadan olmayacak :)…

Hayat, Kültür

Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…

Ben ekosistemin zeki, zengin ve birbiriyle didişmeyenini severim!

İngilizce Wikipedia’daki Ekosistem maddesinin ilk alt başlığı olan “Ecosystem Dynamics” şöyle bir alıntıyla başlar:

“Introduction of new elements, whether biotic or abiotic, into an ecosystem tend to have a disruptive effect. In some cases, this can lead to ecological collapse or “trophic cascading” and the death of many species belonging to the ecosystem in question.”

Özetle söylemek gerekirse, madde şunu söyler: “Ölü ya da canlı, herhangi bir var oluş döngüsüne (ekosistemi sanırım böyle çevirmek en doğrusu) dışarıdan müdahil olan tüm bileşenler, var olan düzen üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip olma eğilimi taşır. Bazı durumlarda bu etki, bir doğal yıkıma ya da söz konusu ekosistem içinde yaşayan pek çok türün birbiri ardına ölümüne dahi yol açabilir.”

Madem biyolojiden alınmış bir terimi, ekosistemi konuşuyoruz, aynı yolda devam edelim.

“Ekosistem Dinamiği” adını taşıyan bu genel ilke, son derece deterministiktir. Sadece biyoloji için değil, pek çok alanda kullanabileceğimiz bir araç sağlar bize. Özetle şunu söyler bize doğa yasası: Bir varoluş döngüsüne/ekosisteme dışarıdan katılan her türlü yeni üye, varlığını güçlü bir şekilde devam ettirebilmek için eski yapı üzerinde dönüştürücü/yıkıcı hatta yok edici bir etkiye sahip olmalıdır! Bu etki, pek çok türün varlığını yok ederken; benzer nitelik ve çıkarlara sahip türlerin hâkimi olduğu bir yeni ekosistemin doğmasına neden olacaktır.

Buna dair ilginç bir örnek, fi tarihinde Moleschino’da anlattığım eğlenceli öykü olabilir. Burada özetle, şunu anlatmıştım:

Moleschino’ya selam!

1940′ların sonuna doğru Borneo Adası’nda yaşayan Dayak kabilesi, sıtma salgınından muzdaripdir. Dünya Sağlık Örgütü, çözüm olarak Borneo ormanlarının üzerine DDT sıkmayı teklif eder! Amaç, ormandaki sinekleri yok ederek bu hastalıktan kurtulmaktır. Açıkçası, koşullar da buna uygundur. İkinci Dünya Savaşı henüz yeni bitmiştir ve bölgede İngiliz Hava Kuvvetleri’nin elinde artık işe yaramayan yüzlerce bombardıman uçağı ve askerlerini bitten korumak için üretilen on binlerce ton DDT kalmıştır.

Öneri, başlangıçta işe yaramışa benzemektedir… Borneo Adası’ndaki sıtma kökenli ölümler durmuştur. Öyle ki, 1948 yılında tıp alanındaki Nobel ödülü, DDT’nin böcekleri imhasında kullanılmasını öneren Paul Hermann Müller‘e verilir!

Bir süre sonra DDT’nin yan etkileri görülmeye başlar. DDT’den zehirlenerek ölen milyarlarca böcek kertenkeleler tarafından afiyetle yenir. Hayatlarında görmedikleri kadar böceği yemekten ağırlaşan kertenkelelerse sıçanlar için muhteşem bir ziyafet olur. Kertenkeleleri yedikçe semiren, semirdikçe de üremesi hızlanan sıçanlar bir süre sonra tüm adayı istila eder! Artık ortalıkta yiyecek böcek kalmadığı için en kolay hedef olan ekinleri talan eden sıçanlar, yerlileri açlığın ve tifo gibi sayısız bulaşıcı hastalığın şefkatli kollarına itmiştir…

Tek bulunan çözüm, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin bugün hatırlamak bile istemeyeceği türden bir “hava indirme harekâtı”dır. “Operation Cat Drop” adı verilen bu harekât ile Borneo ormanlarına 14.000 kedi paraşütle atılır! Normandiya Çıkarması’na katılan İngiliz paraşütçüsü sayısı 8.000 kişiden biraz fazlaydı, “Operation Cat Drop”ta ise kırmızı paraşütlerle adanın üzerine bırakılan 14.000 kedi, Borneo’yu özgürlüğüne kavuşturacaktı…

(..)

Şimdi asıl soruya gelelim: Linux ve özgür yazılım bileşenlerinin “kırmızı paraşütlü kedi etkisi” yaratma gücü var mı, yok mu?

Bu sorunun cevabı, Linux’un Türkiye’de bir geleceğinin olup olmamasıyla doğrudan ilintili. Çünkü ancak bu tür bir dönüştürücü/yıkıcı hatta belki de yok edici bir etkiyle, o üzerine çok konuşulan “Linux Ekosistemi” oluşabilir. Kimsenin pembe hayaller görmesine gerek yok, içinde bulunduğumuz doğa yasasının gerçeği bu!

Evet hepimiz biliyoruz, Linux ve özgür yazılım ürünleri güvenilirdir, koda müdahale hakkı sağlar, ölçeklenebilirdir, sistem kaynaklarını koklayarak kullanır… İyi ama tüm bu özellikler zaten yıllardır vardı! O halde neden Linux’un dünyada ve Türkiye’de beklenen çıkışı yıllardır gerçekleşmiyor?

Ben açıkçası bunun cevabının mevcut dağıtımların günah ve sevaplarından çok, Linux üzerinde çalışacak ve kullanıcısına “katma değer” sağlayacak ticari yazılım bileşenlerinin henüz Linux ortamına inmemesinde aranması gerektiğine inanıyorum. Ortada Ubuntu, Suse, Pardus gibi ilk çıkış iddialarını büyük ölçüde gerçekleştiren ve kullanıcısına “tasarruf” sağlayan pek çok başarılı dağıtım var. Asıl eksiklik, KOBİ’lerin iş süreçlerinde kullanacağı ticari yazılımların “özgür ve lisans ücretsiz” karşılıklarında… İşin bu tarafında, özellikle de Türkiye’de (dünyada bu tablo hızla değişiyor), yıllardır satmakta oldukları ticari paketleri özgür ve ücretsiz sunmaya cesaret edecek “babayiğitler” henüz ortada görünmüyor. Bu yüzden de keyifsiz ve bir diğerinin pastasından dilim kapmaya odaklı, eskilerin deyimiyle “tırnakçı” bir IT pazarı içinde yıllardır debeleniyor yerli oyuncular…

Evet, özellikle ücretsiz diyorum, çünkü GPL’in ve Linux’un “kırmızı paraşütlü kedi” etkisi, lisans bedeli yüksek ve piyasada kendine yer edinmiş ticari uygulamaların özgür ve lisans ücretsiz muadillerinin pazara inmesiyle yaşanacak. Burada hemen bir ek yapayım, burada “vurgu” yazılımların lisans ücretsiz; ama kurulum, destek, eğitim ve ek modül yazımı gibi hizmet süreçlerininse, iş/çözüm ortaklarıyla birlikte elbette uygun “bedeli karşılığı” yapılmasınadır…

Düşünsenize, 5 kullanıcılı lisans için binlerce dolar talep eden “ismi lazım değil” firmamızın nic’olur hali, şöyle eli yüzü düzgün ve saçmalamayan “özgür ve ücretsiz” bir ticari otomasyon/genel muhasebe paketi yazılsa? Ya da otel otomasyonu yazılımı sektörüne bakalım. Yıllardır beş büyük oyuncunun aralarına kimseyi sokmadığı, kapalı devre büyüyen ve kâr marjının muhteşem olduğu bir pazardır. BugHotel gibi başarısız girişimleri saymazsak, burada da özgür yazılım camiasından ciddi bir oyuncu yok. İşte bu noktada özgür ve lisans ücretsiz yazılımlar mevcut pazar üzerinde dönüştürücü/yıkıcı ve hatta yok edici bir etki yaratarak, kuralları ve oyuncuları farklı bir ekosistemi oluşturabilirler!

Burada ben açıkçası; kaybedecek çok da şeyi olmayan, iş zekâsına ve çözümlerini pazara doğru anlatma becerisine sahip, genç ve belli bir direnme gücünü taşıyan Linux firma/girişimcilerine şans tanıyorum.

Her neyse, enseyi karartmayıp güzel şeylerden konuşalım biraz… Türkiye özgür yazılım camiasından uzun süredir beklediğimiz türden haberler yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Yukarıda anlattığım türde süreçlere soyunan ve risk alan genç özgür yazılım firmaları, ilginç işlere imza atıyorlar. Örneğin pek çoğunuzun tanıdığı Hakan Uygun ve Uygun Teknoloji… Uygun Teknoloji, AGPL lisanslı “özgür ve ücretsiz” ticari otomasyon ve önmuhasebe yazılımı Tekir’in 1.0 sürümünü duyurmaya hazırlanıyor. Tekir, PCNet dergisinin önümüzdeki ocak sayısında, özel bir kurulum CD’siyle birlikte dağıtılıyor olacak :)…

Tekir, PCNet Ocak sayısıyla beraber!

Önümüzdeki günlerde Tekir’e dair pek çok haber ve röportajı nasıl olsa sağda solda okuyacaksınız. Asıl güzel haberleri gelecek haftalara saklayalım :)…

.

Not 1: Bir sürü yazı ve anlatılacak hikâye birikti. Burada ve Moleschino’da anlatacağım hepsini :)

Blogger, Hayat, Politika, Tekir, Özgür yazılım

Danilo Türk’tür Türk kalacak!

Böyle bir cumhurbaşkanı istiyorum…

Bir süre önce Görkem Çetin ile aramızda geçen muhabbetten alıntıdır:

(13:42:52) Ali Işıngör: Demin Slovenya cumhurbaşkanını poke’ladım

(13:43:06) Ali Işıngör: Parmak atarsam ayıp kaçar mı?

(13:43:27) Görkem Çetin: 1. Dünya Savaşı da böyle bir eşek şakasından çıkmıştı :-D

(…)

Peki, sonra ne mi oldu? Slovenya Cumhurbaşkanı Danilo Türk ile arkadaş olduk ve yazışmaya başladık!

Böyle kısa bir mesajla da blog dünyasına geri dönüşümüzü müjdelemiş olalım :)…

Blogger, Hayat

Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!

Özgürlükİçin webmaster arıyor!
Pardus’un topluluk sitesi Özgürlükİçin, çok büyük yeniliklere hazırlanıyor. Yeni bileşenleri ve sunucu hizmetleriyle sıkı bir güncellemeye hazırlanan Özgürlükİçin’in yeni bir arayüze kavuşmasını da arzuluyoruz. Özgürlükİçin’in yeni arayüzüne imzasını atmak isteyecek profesyonel arkadaşlarda aradığımız özellikler şöyle:

Bu özelliklere sahip olduğunuzu düşünüyor, Cihangir’de bahçeli küçük ve son derece keyifli bir ofis ortamında çalışmaktan korkmuyorsanız, başvurularınızı Özgürlükİçin mail listesi üzerinden yapabilir ya da ozgurlukicinpardus@gmail.com adresine elektronik posta atabilirsiniz.

Sizleri aramızda görmek istiyoruz :)

Özgür yazılım

“Enternasyonal Şalala”

Mano Solo‘ya saygılarımızla…

Politika

Şark Tuhafiyesi

Diyarbakır Ulu Camii (Fotoğraf: Dick Osseman)

Diyarbakır’dayım. Sanırım Erkan’ın dediğine geldim ve gazetecilik yanım yine ağır bastı. İtalyan Il Sole 24 Ore gazetesi adına, ben ve Alberto Negri seçimleri izlemek üzere “Doğu’nun Paris’i” de denen Diyarbakır’dayız…

İşin Paris kısmını pek tartışmak istemiyorum, ama bildiğim ve sözümü esirgemekten çekinmeyeceğim bir şey varsa, o da bu kenti aslında en güzel anlatacak tamlamanın eski Hançepek Mahallesi’nde karşılaştığım bir mağazanın adında saklı olması: “Şark Tuhafiyesi“…

15 yıllık gazetecilik hayatımda beni her daim şaşırtan, olmadık anlarda inanılmaz goller atan, içinde insanoğlunun yaratabileceği cenneti ve cehennemleri barındıran bir “Şark Tuhafiyesi” burası…

Bugün beni iki kere daha şaşırtmayı başardı bu güzel kent. Bu şaşkınlıklarımın birincisini, dünyanın en huzur verici mekânlarından biri olan ve Ermeni+Bizans+Emeviyye+Selçuklu+Artuklu ortak prodüksiyonu muhteşem avlusuyla Ulu Camii‘deki küçük mihmandarımız Hüseyin (yaş 11) sayesinde yaşadım. Bu güzel hikâyeyi ilk fırsatta anlatacağım sizlere…

İkinci şaşkınlığım ise bugün birbirinin peşi sıra yaptığımız Akın Birdal ve Abdullah Arzakçı röportajlarında gerçekleşti. Bu isimlerin birincisi, İnsan Hakları Derneği’nin eski yöneticisi, DTP’nin Diyarbakır’da desteklediği bağımsız adayken; diğeri cumhuriyet tarihinde Diyarbakır’dan muhtemelen çıkacak ilk “ülkücü milletvekili”!

Güzel memleketimin sürprizleri de burada başlıyor :)… Bu seçimlere Diyarbakır’da özellikle sıkı asılan MHP’nin Diyarbakır 1. sıra adayı Abdullah Arzakçı, sadece meydanlarda değil, partisinin il kongresinde de Kürtçe konuşan; anne tarafından Zaza, baba tarafından ise Kürt olduğunu, annesinin Türkçe bilmediğini söylemekten çekinmeyen bir aday. Vallahi şaka değil! “Ne mozaiği ulan!” söylemiyle çelişen bu renkli aday ile MHP’nin Diyarbakır’da ilk milletvekilliğini kazanmasa bile eskiden yüzde 2′lerde dolaşan oyunu birkaç kat artıracağı kesin gibi.

Akın Birdal ise DTP’nin bu dönemde meclise sokacağından herkesin emin olduğu bağımsız adaylardan biri. Meydanlarda konuşmasını Türkçe yapıyor, DTP içinde varlığını herkesin bildiği ama konuşmadığı şahinler/güvercinler çatışmasında uzlaşma kültürünü savunan kesimin sözcülerinden biri.

Diyarbakır’da seçimlerin (Baskın Hoca ve sevgili Ufuk Uras’ı hariç tutarsak) İstanbul’dakinden çok daha renkli geçtiğini söylemek mümkün. Bugün DTP, Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda yarım milyon kişinin katılacağı dev bir miting düzenleyecek ve şehirde göze batan bir polis yoğunluğu da yok.

Neyse, onu bunu bırakıp, dünyanın en güzel avlusunun yanı başında bir evde büyümüş olan, Diyarbakırlı bir dosta bıraksak mı sözü?

AFFET BİZİ LAMBA

Öyle sarmaş dolaş olduk,
O kadar geçtik ki kendimizden
Lambayı söndürmeyi unutmuşuz,
Perdeleri çekmeyi de.
Meğersem sabah olmuş;
Gün pencereden bizi gözetler.
Cânım geceye veda etmek lazım;
Günün gösterdiği yoldan gitmek lazım,
Affet bizi lamba,
Seni buralara kadar sürükledikse,
Geceki sarhoşluğumuza bağışla.
Vakit varken dönsen memleketine;
Tutsak biz de her günkü yolumuzu.
Haydi uğurlar olsun;
Gecemiz sana emanet.

Cahit Sıtkı Tarancı

(…)

Fotoğraf: Dick Osseman

Edebiyat, Hayat, Politika, Türkiye

Milano, tasarım ve birkaç düşünce…


Hayatımda sadece Linux yok elbette. Başka şeyler de var, örneğin edebiyat, tekne, fotoğraf, politika… Onlardan bir tanesi de, tasarım. Bahsetmeye vakit bulamadım ama nisan ayının üçüncü haftası boyunca yani Milano Tasarım Haftası boyunca Zona Tortona’daydım.

Son birkaç yıldır dünya tasarımının kâbesi olan Zona Tortona, Milano şehir merkezine yürüme mesafesinde, şehrin güneyinde küçük bir mahalle. Bizdeki karşılığı, Kazlıçeşme ile Tophane arasında bir yerlere denk düşse gerek! Kazlıçeşme, çünkü Zona Tortona’ya ev sahipliği yapan bölge, bir zamanlar Milano’nun oto sanayi, çıkma lastikçi, kibrit fabrikası, fotoğraf filmi kimyasalcısı gibi çok da hijyenik olmayan üretimlerin yapıldığı bir mahallesiymiş. Şehrin genişlemesiyle bu keşmekeşe bir de konutlar eklenince, burası iyice sevimsiz bir mahalle olmuş…

Şimdilerdeyse Zona Tortona, dünyanın en büyük tasarım etkinliği olan “Milano Tasarım Haftası” ya da doğru şekliyle söylemek gerekirse Salone Internazionale del Mobile’ye rakip bir “mahalleli organizasyonuna” ev sahipliği yapıyor.

Şimdi “Salone Internazionale del Mobile ne ola ki?” diyecek olanlara küçük bir açıklama yapalım: Salone, dünyanın en büyük tasarım organizasyonunun adı. Her yıl nisan ayının üçüncü haftasında, dünyada tasarım alanında neredeyse kim varsa, Milano’daki bu devasa fuarlar/sergiler/showbusiness’a katılır; en uç teknolojiler, en yeni malzemeler önce burada görücüye çıkarılır.

Kısaca “Salone” (Türkçesi: salon) dediğime bakmayın, bizdeki en büyük curcuna olan TÜYAP Bilişim Fuarı’nı düşünün, yaklaşık kapalı alanını gözünüzün önüne getirin, sonra da 200′le falan çarpın! Bu hesaplama bile, Salone’nin büyüklüğünü anlatmaya yetmeyebilir. Sadece şöyle diyeyim, bu organizasyon süresince sadece Milano’da değil, Kuzey İtalya’nın önemli bir kısmını oluşturan Lombardia eyaletinde boş “otel odası” bulamazsınız, bulabilirseniz de fiyatlar 3′e hatta 5′e katlanmıştır! En az altı ay öncesinden odanızı rezerve etmeniz tavsiye olunur…

(…)

Neyse, Zona Tortona’ya dönelim…

Zona Tortona’nın bir parça Tophane’ye de benzediğini söylemiştim hatırlarsanız… Kazlıçeşme’msi bu mahalle, önce Doğu Avrupa sonra ise Uzakdoğu’dan gelen rekabet edilmesi imkânsız ekonomiler yüzünden kepenklerini indirmeye, fabrikalarının kapısına kilit vurmaya başlamış. Tam bu sırada ilginç bir olay olmuş: Salone Internazionale’nin düzenleyicisi firma olan COSMIT’e kafası bozulan birkaç büyük firma, “Yemişim İtalyan usulü eziyeti!” deyip, burada kapısına kilit vurulan fabrika binalarını kiralayıp, devasa alanlarda keyiflerince etkinlik düzenlemeye başlamışlar. Bu dakikadan sonra “Kazlıçeşmemsi” bu semt, Tophane’leşmeye; İstanbul Modern, Siemens Binası, Tophane-i Amire gibi yeniden değerlendirilen binaların hayat kattığı, bir kültürel çekim merkezine dönüşmeye başlamış.

Her neyse, mahalleli ve eski atölye sahipleri bir süre sonra bu işe uyanıp, aralarında örgütlenerek, Zona Tortona’yı tasarımın gerçek başkenti haline getirmişler.

Zona Tortona bugün, fuardan daha gevşek kuralların uygulandığı; sıra dışı mekânların (mesela en gözde alanlardan bir tanesi, eski havagazı dağıtım şebekesinin bakım atölyesiydi) sergilenen tasarımlara farklı bir değer kattığı, fuarda kaybolmak istemeyen ya da “iyi ama henüz ticarileştirilememiş” fikirlere sahip firmaların tercih ettiği bir alan…

Burada son yılların en sıra dışı tasarımlarına imza atan Marcel Wanders da var; Tom Dixon da, kağıttan koltuk yapan Kanadalılar da, dijital teknolojinin en yeni gelişmelerini mobilyalara taşımaya çalışan gençler de var…

Bu yılki Zona Tortona’da en çok ilgi çeken bölümlerden birisi, Marcel Wanders‘ın sınırları zorlayan çalışmalarını sergilediği salondu. Marcel Wanders sınırları yine zorlamış, anneannelerimizin diktiği dantelleri polimer esaslı bir sprey ile sertleştirip, koltuk ya da abajur gibi günlük kullanım nesnelere dönüştürmüştü. Kütahya çinilerini, İznik motiflerini, Çin süslemelerini bolca kullanan Marcel Wanders’ın işleri kesinlikle çok ilginçti ama bunlar birer “tasarım” mıdır, “malzemeye meydan okuma” mıdır, yoksa “oyuncak”mıdır açıkçası tartışılır…

Bu arada hangi salona girsek, bir yerlerimizin Karim Rashid‘e çarptığını söylemeden edemeyeceğim. Alessi, Artemide, Audi, Bonaldo, Capellini, Coca Cola, Davidoff, Edra, Felice Rossi, Foscarini, Herman Miller, Horm, Hyundai, Magis, Prada, Sony, Zeritalia ve daha nicesi… Yeryüzündeki tasarımcıların yüzde 95′inin açlıktan evde yorgan kemirdiği bir dünyada, tek bir imzanın böylesine bir pazar yaygınlığı kazanmasının; evrensel tasarıma değil, olsa olsa plastik kalıpçılara hizmet edeceğini düşünüyorum ya, neyse…

Bu yılki Zona Tortona’nın bizim açımızdan en büyük farklılığıysa hiç kuşkusuz, Nurus’un öncülüğünde 30 kadar Türk tasarımcısının işlerinin sunulduğu “İlk in Milano” sergisiydi. Aziz Sarıyer, Defne Koz, Can Yalman, İnci Mutlu, Aykut Erol, Tanju Özelgin, Atilla Kuzu, Kunter Şekercioğlu gibi ünlü Türk tasarımcılarının yer aldığı etkinlik; Türk çizgisinin evrensel tasarım dünyasında geldiği noktayı göstermesi açısından çok iyi bir karşılaştırma olanağı sundu.

Artistanbul açısından bu etkinliğin önemiyse, bu 30 Türk tasarımcısından üçünün uzun bir süredir bizimle çalışıyor olmasıydı.

Gelecek yıl Milano Tasarım Haftası’na, birisi 100-120 metrekare, diğeriyse bunun yarısı kadar, iki ayrı standda katılacağımızı söylesem? :)

Bu arada uzun zamandır söyleyemediğim bir şey vardı, içimde kalmadan bunu da söylemiş olayım.

Hani NTVMSNBC başta olmak üzere Türk basınının “Microsoft’tan bilgisayar gibi masa” başlıklı, mayıs ayı tarihli haberler vardı ya… “Surface” adı verilen o masanın çok daha sıra dışı bir uygulamasını, nisan ayında Zona Tortona’da bir İskandinav grubun standında görmüş, gelir gelmez de heyecanla sevgili Görkem Çetin’e anlatmıştım.

Bugün dolapları karıştırırken broşürlerini buldum. Meğerse İskandinavyalı arkadaşlar, sistem altyapısında Linux kullanıyorlarmış. Microsoftçu arkadaşlar gelmeden önce, Nisan ayında Linuxcular o yoldan geri dönüyormuş bile! :)

Kültür, Sanat