Şark Tuhafiyesi

18 07 2007

Diyarbakır Ulu Camii (Fotoğraf: Dick Osseman)

Diyarbakır’dayım. Sanırım Erkan’ın dediğine geldim ve gazetecilik yanım yine ağır bastı. İtalyan Il Sole 24 Ore gazetesi adına, ben ve Alberto Negri seçimleri izlemek üzere “Doğu’nun Paris’i” de denen Diyarbakır’dayız…

İşin Paris kısmını pek tartışmak istemiyorum, ama bildiğim ve sözümü esirgemekten çekinmeyeceğim bir şey varsa, o da bu kenti aslında en güzel anlatacak tamlamanın eski Hançepek Mahallesi’nde karşılaştığım bir mağazanın adında saklı olması: “Şark Tuhafiyesi“…

15 yıllık gazetecilik hayatımda beni her daim şaşırtan, olmadık anlarda inanılmaz goller atan, içinde insanoğlunun yaratabileceği cenneti ve cehennemleri barındıran bir “Şark Tuhafiyesi” burası…

Bugün beni iki kere daha şaşırtmayı başardı bu güzel kent. Bu şaşkınlıklarımın birincisini, dünyanın en huzur verici mekânlarından biri olan ve Ermeni+Bizans+Emeviyye+Selçuklu+Artuklu ortak prodüksiyonu muhteşem avlusuyla Ulu Camii‘deki küçük mihmandarımız Hüseyin (yaş 11) sayesinde yaşadım. Bu güzel hikâyeyi ilk fırsatta anlatacağım sizlere…

İkinci şaşkınlığım ise bugün birbirinin peşi sıra yaptığımız Akın Birdal ve Abdullah Arzakçı röportajlarında gerçekleşti. Bu isimlerin birincisi, İnsan Hakları Derneği’nin eski yöneticisi, DTP’nin Diyarbakır’da desteklediği bağımsız adayken; diğeri cumhuriyet tarihinde Diyarbakır’dan muhtemelen çıkacak ilk “ülkücü milletvekili”!

Güzel memleketimin sürprizleri de burada başlıyor :)… Bu seçimlere Diyarbakır’da özellikle sıkı asılan MHP’nin Diyarbakır 1. sıra adayı Abdullah Arzakçı, sadece meydanlarda değil, partisinin il kongresinde de Kürtçe konuşan; anne tarafından Zaza, baba tarafından ise Kürt olduğunu, annesinin Türkçe bilmediğini söylemekten çekinmeyen bir aday. Vallahi şaka değil! “Ne mozaiği ulan!” söylemiyle çelişen bu renkli aday ile MHP’nin Diyarbakır’da ilk milletvekilliğini kazanmasa bile eskiden yüzde 2′lerde dolaşan oyunu birkaç kat artıracağı kesin gibi.

Akın Birdal ise DTP’nin bu dönemde meclise sokacağından herkesin emin olduğu bağımsız adaylardan biri. Meydanlarda konuşmasını Türkçe yapıyor, DTP içinde varlığını herkesin bildiği ama konuşmadığı şahinler/güvercinler çatışmasında uzlaşma kültürünü savunan kesimin sözcülerinden biri.

Diyarbakır’da seçimlerin (Baskın Hoca ve sevgili Ufuk Uras’ı hariç tutarsak) İstanbul’dakinden çok daha renkli geçtiğini söylemek mümkün. Bugün DTP, Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda yarım milyon kişinin katılacağı dev bir miting düzenleyecek ve şehirde göze batan bir polis yoğunluğu da yok.

Neyse, onu bunu bırakıp, dünyanın en güzel avlusunun yanı başında bir evde büyümüş olan, Diyarbakırlı bir dosta bıraksak mı sözü?

AFFET BİZİ LAMBA

Öyle sarmaş dolaş olduk,
O kadar geçtik ki kendimizden
Lambayı söndürmeyi unutmuşuz,
Perdeleri çekmeyi de.
Meğersem sabah olmuş;
Gün pencereden bizi gözetler.
Cânım geceye veda etmek lazım;
Günün gösterdiği yoldan gitmek lazım,
Affet bizi lamba,
Seni buralara kadar sürükledikse,
Geceki sarhoşluğumuza bağışla.
Vakit varken dönsen memleketine;
Tutsak biz de her günkü yolumuzu.
Haydi uğurlar olsun;
Gecemiz sana emanet.

Cahit Sıtkı Tarancı

(…)

Fotoğraf: Dick Osseman



Neden Felis chaus? (2)

13 03 2007

Hedef Sıfır Yok Oluş
Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..

Nâzım Hikmet (Masalların Masalı)

(…)

Aslında bilgisayarın başına, sevgili Erkan’ın “Neden Felis chaus?” başlıklı metninin üzerinden gelişecek, uzun bir “fikr-i takip” yazısı yazmak için oturmuştum. Anadolu’nun bu son derece ilginç kedisinin hikâyesini anlatacak, “Felis chaus” örneği üzerinden Türkiye’de nesli tehlikede olan bir canlıyı hangi sürprizlerin beklediğini, devletimizin Türkiye’nin tehlikede altında olan türlerini korumak için nasıl “dehşetengiz” önlemler aldığını aktaracaktım…

Ama öyle bir an geldi ki, yazdığım tüm paragrafların anlamsızlaşmaya, cümlelerin kifayetsizleşmeye başladığını; “sözün bittiği yere” geldiğimi fark ettim… Felis chaus hakkındaki yazıyı yarına ertelemeye, sözün bittiği yerde Nâzım Hikmet’in bu muhteşem şiirini alıntılamaya karar verdim.

Felis chaus, tıpkı Pardus panthera tulliana gibi, Anadolu’nun “Sıfır Yok Oluş“a doğru giden bir başka “büyük kedisi”. Tıpkı şiirdeki gibi, yakın bir gelecekte bir daha geri dönmemek üzere, sudaki sureti şiirden ve yaşamımızdan çıkacak.

Önce Felis chaus gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra biz gideceğiz, kaybolacak suda suretimiz…

(…)

Felis chaus‘un hikâyesini, yarına bırakalım.



Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü?

19 01 2007

Fotograf: Gokhan Tan /Atlas
Muhtemelen biliyorsunuz, doktorasını "sanat tarihi" alanında yapan (!) ve isminin önünde "Mimar Dr." takısını sürekli kullanan Sayın Dr. Kadir Topbaş, bir süre önce şöyle bir demeç vermişti: "Şişhane’de bir duvar kalıntısı var, bu sur tarihi mi, korunması gerekir mi değil mi, öğrenme noktasındayız…"

Sayın Kadir Topbaş, sanat tarihi doktorası sırasında Galata’yı çevreleyen surları atlamış olabilir elbette… Ya da tıpkı metro kazısına başlamadan önce zemin etüdünü ve yer üstü varlıkların tespitini unuttuğu gibi, bunu da unutmuş olabilir! Halbuki herhangi bir kitapçıya girip, Doğan Kuban’ın ya da İstanbul üzerine yazılmış herhangi bir arkeolojik/ turistik kitabı alıp bir kere okuması yeterliydi… Bilmediği ve okumadığı için, Galata surlarından kalan bu sur ile 1302 tarihinde inşa edilen ve üzerinde hâlâ o günkü Cenevizli ailelerin armasını taşıyan Yanık Kapı’yı yıkmayı ya da yerinden söküp başka bir yere taşımayı düşünebiliyor!

Geçtiğimiz hafta mesaimin büyük bir kısmı, Rai Uno haber koordinatörü Paolo Di Giannantonio ve Atlas dergisinden Gökhan Tan ile birlikte, İstanbul’un en müptezel iş hanlarının aralarında hatta bazıları apartman boşluklarında hapsolan Ceneviz surlarını aramakla geçti… Bazen bir çaycının "abi gel ben sana bir şey göstereyim" deyip, bir hanın yedinci katından aşağı baktırmasıyla, bazen de bir metruk apartmanın çatısına çıktığımızda karşımıza çıktı bu surlar. Hatta bir şey söyleyeyim mi size, Galata Kulesi gibi en az 5 kule daha var Karaköy’ün karanlık kuytularında! Bunlardan iki tanesi beş katlı apartman yüksekliğinde!

Hepsini çektik ve ortaya 8 dakikalık çok güzel bir "yarı belgesel - yarı haber" çıktı. Şu dakikalarda seslendirmesi Roma’da yapılıyor. Eğer seslendirmeler yetişirse, bugün (Cuma) Türkiye saatiyle 24′de, Rai Uno’nun gece haber bandında yayına girecek. İstanbul tarihiyle ilgili olanlar, Digitürk ya da uydu aracılığıyla izleyebilecekleri bu yayını kaçırmasınlar derim. Çünkü en azından İtalya’da ortalık karışacak.

Moleschino yazar ve okurları için bu konuyu ve İstanbul’daki metro kazısına ilişkin bazı bilinmeyenleri anlatan güzel bir yazıysa, hafta sonu yayında olur. Anlayacağınız gibi çok doluyum, çok!

 

Fotoğraf: Gökhan Tan / Atlas



Pardus neden “Anadol STC”dir?

3 01 2007

Anadol "Sport Touring Car"
Sevgili Erkan Tekman, Erhan Ekici’nin son blog girdisine kıvrak bilek hareketleriyle son derece zekice bir cevap vermişe benziyor.

"Kıvrak bilek hareketleriyle" çünkü Anadol STC 16′nın öyküsünü benim gibi bilmeyenleri "ters köşeye" yatırmayı başardı… Anadol’un Reliant-Ogle imzasını taşıdığını bilen pek çokları için Anadol, düpedüz bir İngiliz tasarımıydı ve Erkan’ın işbu itirazı daha ilk teşbihde çökmüşe benziyordu! 

İşin "zekice" kısmı da tam burada başlıyor. Çünkü Erkan’ın sözünü ettiği araç, Anadol STC 16… Başlangıcı, gelişimi ve sonuçlarıyla Anadol STC, Cumhuriyet tarihinin en ilginç Ar-Ge çalışmalarından biridir. Benim "metin okumama" göre Pardus’un bugünü, geleceği ve önünde duran tehlikelere dair bazı ipuçlarını da veren bir hikâyesi varmış Anadol STC’nin…

Bu ilginç hikâyeyi anlatalım o halde:

1960′ların sonlarındayız… O günlerde Türkiye’nin ilk seri üretim bantına sahip olan Anadol’u üreten Otosan, o zamanki teknolojik partner olan İngiliz Reliant’ın desteği olmaksızın, çift kapılı bir spor araba tasarlamaya ve üretmeye karar verir. Hedef, bu aracın Türk mühendisliği ve tasarımına dayanmasıdır. Koç ailesinden Erdoğan Gönül’ün bastırmasıyla, Belçika Kraliyet Akademisi’ni bitirip yüksek resim mastırı yapan ve Fransa, İngiltere ile İtalya’da çeşitli araba firmalarına tasarımlar yapan "harika çocuk" Eralp Noyan Türkiye’ye getirtilir.

Eralp Noyan’ın çizdiği ilk çizgiler yönetimde revizyonlara uğrar ve bu süreç Eralp Noyan’ın projeyi bırakması ile sonuçlanır. Yerine İngiliz tasarımcı Carl Orsen getirilir. Carl Orsen, Eralp Noyan’ın çizimlerinden yola çıkıp, koca burunlu, Jaguar bozması denemelerin arkasından işi bırakmak zorunda kalır. Ardından Hyundai firmasını Hyundai yapan efsane tasarımcı Crosswhite göreve getirilir. Crosswhite ilk çizimleri görünce: "Bu adamı bulun, hemen işi bitirsin!" der…

Tekrar Otosan’a dönen Noyan, STC 16′nın ilk tasarımlarını altı ayda elden geçirir ve maket üzerindeki düzeltmeler tamamlanınca gerçek model ortaya çıkar. Ortaya çıkan araç, bugün için bile pek çok araba için güçlü sayılabilecek 1600 CC’lik motora sahip, iki kişilik, uzun burunlu, agresif görünümlü, ralli tipi deri direksiyonlu, 200 kilometre kadranlı (Yıl 1971, dikkatinizi çekerim! A.I.) Anadol STC’dir. Nitekim, halk arasında STC’nin açılımı "Süper Türk Canavarı"na dönüştürülür :)…

Anadol STC (Sport Touring Car) 16′nın mühendislik çalışmalarını Ekber Onuk, Bernar Nahum, Jan Nahum, Günay Atuk, Kadri Nişel, Necdet Oral, Zeki Diker‘den oluşan efsane bir ekip yürütmüştü. Tasarım sürecinde yaşanan aksamalara ve diğer Anadol’lardan farklı bir şasi ve motora sahip olmasına karşın 11 ay gibi kısa bir sürede ilk prototip hazır hale getirilir.

Her neyse, bu efsane ekibin 176 adet ürettiği bu araç, her ne kadar 1970′lerin Türkiye’sinde "spor araba" satmaya kalkışmak gibi ticari açıdan yanlış bir öngörüyle yola çıkmış olduysa da, Türk otomotiv sektörüne en çok katkıda bulunan proje oldu. O projeden elde edilen birikimle Türkiye’nin ilk ulusal askeri aracı Böcek’in (bu araç geleceğin SUV‘larının atası sayılır) üretimi, Mazda’yı Mazda yapan Wenkel Motor’un Türkiye’de geliştirilmesi ile döneminin en gelişmiş özelliklerine sahip olan ve Ford grubunun "hükümet düzeyinde" baskı uygulayarak  üretimini engellediği "Çağdaş" prototipi bu dönemde ortaya çıkar.

 Anadol Bocek 202 adet üretildi

(…)

Peki, Anadol STC 16′yı yaratan "efsane ekip"e ne oldu? Hemen anlatalım.

Eralp Noyan, Bursa Motor Sanat Okulu’nu bitirdikten sonra dünyanın en iyi arabalarının üretildiği İtalya’ya gitmeyi kafasına doyan deli dolu bir gençtir. Napoli’den edindiği bir kız arkadaş sayesinde İtalya’ya geçer. Mühendis kariyerini saklamak zorunda kalarak, 20 yaşında Ferrari fabrikasında hademelik yaparak profesyonellik kariyerine ilk adımını atar. Belçika Kraliyet Akademisi’ni bitirdikten sonra Avrupa’nın otomotiv devleri tarafından keşfedilir. Anadol STC macerasından sonra aynı ekipten Ekber Onuk ile çalışmaya ve Türk Deniz Kuvvetleri için hücumbot tasarlamaya devam ediyor.

Ekber Onuk, sınıfında dünyanın en gelişmiş hücumbotları kabul edilen Kaan MRTP’lerin üretildiği Yonca-Onuk Tersaneleri’nin sahibi bugün. Kompozit malzemeden üretilen ve Stealth özellikli bu botlar, yarı-aktif değişken geometrili yapıya sahip. Dünyada çok az ordunun sahip olduğu bu teknoloji, Ekber Onuk’un oğlu Kaan Onuk tarafından geliştirilmişti. Kaan Onuk, Türkiye’ye dönüşünden kısa bir süre sonra esrarını hâlâ koruyan bir trafik kazasında öldü. Onun yarattığı Stealth teknolojisi bugün MRTP sınıfı hücumbotlarda kullanılıyor.

Bernar Nahum, Anadol’un Türkiye’de üretilmesini sağlayan cesur girişimcilerdendi. Otosan sonrasında Beko’yu kurdu. Beko’nun "BE"si onun adından gelmektedir :).

Jan Nahum, Tofaş’ı bir montaj fabrikası olmaktan çıkaran ve özgün tasarımlı araçlar üreterek FIAT grubunun tüm dünyadaki en büyük ikinci fabrikası kılan CEO’dur. Tofaş’ın ardından İtalyan FIAT Grubu’nda patronluğa kadar yükselen Nahum, Petrol Ofisi FMS takımı ile GP2′de ilk yılında birincilik kazanan bir Formula takımının da patronu oldu.

Ekibin geri kalanı Otosan’dan sonra Ford, FIAT ve Toyota gibi Türkiye’de üretim yapmaya karar veren devlerin üretim bandını kurulmasına yardımcı olacaktı. Anadol, sonraları pek çoklarının üzüntüyle itiraf edeceği üzere, Türkiye’nin bir otomotiv devi olma yolunda kaçırdığı en büyük fırsat olacaktı. Anadol ile yılda 42 bin araç üretilip özgün tasarımların yapıldığı sırada, ortada ne bir Honda ne de bir Hyundai vardır…

(…)

Şimdi gelelim, "kıssadan hisse" kısmına…

1) Pardus’un başarısı ya da başarısızlığını bugün "cetvelle" değil; belki de 15-20 yıl sonra, bu projede yer alan isimlerin ilerde imza atacağı çok daha büyük çaplı işlerle ölçmemiz gerekeceğini düşünüyorum. Pardus’un asıl başarısı, gelecekte bir A. Murat Eren, Barış Metin, Görkem Çetin ya da Çağlar Onur’un kişisel kariyerleriyle doğru orantılı olacak.

2) Pardus’un "ticari başarısı", bilgisayarına Pardus yükleyen son kullanıcı sayısından çok, etrafında oluşturacağı ve çözüm odaklı iş modellerinde saklı olacak. Olası bir "başarı ya da başarısızlık" sadece Pardus’un değil, Türkiye’deki tüm "açık kaynak"a dayanan iş modellerinin "başarısı ya da başarısızlığı" olacak. Kimse kendini kandırmasın…

3) Pardus, tüm "günahı ve sevaplarıyla", Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük ve en uzun soluklu açık kaynak kodlu yazılım projesi. Bu deneyim, Türkiye’de bir açık yazılım ekibinin ilk defa bu çapta kaynak yönetimi, iş geliştirme, pr ve basınla ilişkiler gibi süreçlerle tanışmasını sağladı.

4) Ve bence en önemli "kıssadan hisse": Geçmişte otomotiv sektörünün kaçırdığı trene benzer bir fırsat, bugün Pardus ile Türk bilişim sektörü oyuncularının önünde duruyor. Açık yazılım bugün bir felsefeden çok, gelecek vaat eden ve dünya devleriyle rekabet etmeyi sağlayabilecek bir "iş modeli".

 

Sözü İskender Aruoba’nın satırlarıyla bitirelim:

"Soichiro Honda 1906′da doğdu; fakirdi. Çocukluğundan itibaren, bisiklet ve otomobil tamirciliği yaptı. İlk otomobilini -iki kişilik bir spor otomobil- 1963′te yaptı; ama asıl Honda adını duyuran ‘Civic’ 1972′de yapıldı. Chung Ju-Yung 1915′te doğdu. O da fakirdi, o da tamirci idi. 1968′de Ford ile lisans anlaşması yaparak, Kore’de Ford Cortina üretti; işi öğrendi ve 1974′te, Guigiaro’ya Hyundai Pony’yi çizdirdi ve üretmeye başladı. Vehbi Koç, bu iki ‘Uzakdoğu Henry Ford’undan’ daha büyüktü. 1901 Temmuz’unda doğdu. Varlıklı idi. Bakkallık ile başlayan esnaflık hayatını, ticaret üstüne kurdu. Otomobili seviyordu, 1966′da üretti; ama otomobilci değildi! Otomobilin ‘özgürlük’ sattığını anlayamadı…"

Bakalım, Pardus’un da aslında "özgürlük sattığını" kimler anlayacak?

[ratings]



Vista “sudan ucuz”

9 12 2006

vista_business.JPG

IT Business Weekly dergisinin gelecek hafta çıkacak 296. sayısında yayınlanacak olan yazıdan alıntıdır…

(…)

Ocak ayının 30′unda Microsoft, iki yıllık bir gecikmenin ardından uzun süredir beklenen yeni nesil işletim sistemi Vista’nın son kullanıcı sürümlerini duyuracak. Microsoft tarafından resmen açıklanan bilgilere göre, “orta sıklet” bir Vista için mevcut sistemde en az 40 GB sabit disk, 1 GB RAM bellek ile 2.0 Ghz ve üstü bir işlemcinin olması “öneriliyor”.

2001 yılından itibaren açılan tüm kamu bilgisayar alım ihaleleri ve Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı’nın son 6 yıllık istatistik ve yıllık tahminleriyle bir araya getirildiğinde, karşımıza çok çarpıcı bir tablo çıkıyor. Türkiye’de kamu sektörünün Vista’ya “ne kadar hazır” olduğuna ilişkin aşağıdaki tablo son derece çarpıcı:

vista_tablo.jpg

Yukardaki tabloda, Vista’nın tüm görsel özelliklerinin kullanılabilmesi için gerekli olan minimum 64 MB bellekli ekran kartı hesaplamaya katılmadı. Bu ölçütün de hesaplamaya dahil edilmesi durumunda, Vista’yı kullanabilecek sistemlerin sayısı “çok daha dramatik” bir şekilde düşüyor….

Peki, Vista’ya geçişin kamuya maliyeti ne olacak?

Çok kaba bir hesaplama yapalım: Vista kullanamayacak sistemler yerine yeni alınacak sistemlerin maliyetinin mütevazı bir öngörü ile “400 USD donanım + 100 dolarlık lisans" (Bu 100 doların içinde MS Office de bulunsun!) bedellerinden oluşacağını varsayalım. Vista ile “çöpe atılacak” 620.000 sistemin maliyeti yaklaşık 310.000.000 USD civarında.

Donanım güncellemesi ile Vista’ya yükseltilebilecek sistemlerin beher yükseltme bedelinin, -yine mütevazı bir tahminle- 100 dolar civarında olacağını ve aynı lisans bedellerinin burada da geçerli olacağını hesaplandığındaysa, bu taraftaki geçiş süreci maliyetinin 40.000.000 doların üzerinde gerçekleşeceğini görüyoruz. Bu geçişe hazır olan sistemlerin lisans bedelleri de dahil edildiğinde, çıplak maliyet “500 milyon Amerikan Doları”nı geçiyor. Bu hesaplamaya eğitim süreçleri, sistem entegrasyonu, üçüncü parti kapalı yazılımlar gibi süreçler eklendiğinde, maliyet daha da büyüyor…

Bir başka deyişle, bu parayla tam teşekküllü 15 hastane, 1000 öğrenci kapasiteli 800 okul, Türkiye’nin 4000 köyüne sağlık ocağı götürülebilirdi…

Özgür yazılımlara geçişin maliyetinin çok düşük olduğu sık sık anlatılır… Peki, ya "geçmemenin" maliyeti?

(…)

Neyse, enseyi karartmayalım.

"Özgürlük için" diyelim…

Pardus... Özgürlük İçin...

[ratings]



Pardus’a Osmanlıca
karakter seti desteği!

11 08 2006

 Fatih
Aziz Nesin’in unutulmaz başyapıtı "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz", nüfus kâğıdı olmadığı için başına olmadık işler açılan Yaşar’ın maceralarını anlatır. Devlet bürokrasisine karşı yeryüzünde yazılmış en başarılı yergilerden biri olan bu güzel oyun, Kafka’nın "Dava"sından ya da George Orwell’in "Hayvan Çiftliği"nden çok daha çarpıcıdır. Neden mi? Çünkü fazlasıyla "sahici" ve "tanıdık"tır da ondan!

Nitekim, kitabın arka kapağından kahramanımız "Yaşar Yaşamaz" biz sadık okurlara şöyle teşekkür eder:

"… Ünümün bu kadar yaygınlaşmasına, beni bu kadar sevmenize ilk zamanlar akıl erdiremiyordum ama şimdi biliyorum artık… Nasıl hepimizde bir parça Don Kişot’luk varsa, demek ki biraz Yaşar Yaşamaz’lık da varmış… Başıma gelenler yabancınız olsaydı, sever miydiniz beni, arar mıydınız?"

(…)

Şimdi bunu niye anlattım? Kısa bir süre önce, son derece ilginç bir mektup aldım. Mektup, altı koca yılını "Osmanlıca karakter seti"nin ortaya çıkması için uğraşmış bir diğer "Yaşar Yaşamaz"dan gelmişti. Aslında bu arkadaşın bir adı da var bir nüfus kağıdı da, altı koca yıldır arayıp da bulamadığı şeyin adıysa, "Osmanlıca karakter seti"ydi!

"Şimdi bu da ne demek?" diyeceklere hemen anlatalım. Klavye ile yazdığınız bir metnin ekranda ve internet sayfasında ü’sü, ş’si, i’si, yumuşak g’si ve Türkçe’ye özel tüm harfleriyle doğru düzgün gözükmesini sağlayan şeydir bir karakter setinin varlığı… Farsça ve Arapça’da bulunmayan harfler içeren Osmanlıca dili için bir karakter seti yoktur örneğin.

Peki, bu ne anlama geliyor? Şimdi eminim şunu soracak bazı münafıklar bile çıkacaktır aranızdan: "Peki böyle bir karakter seti yoksa, 700 yıllık tarihimize, edebiyatımıza, geçmişimize dair belge ve metinler bilgisayar ortamına ve internete nasıl aktarılıyor?"

Hemen vereyim cevabını: "Aktarılmıyor…" :)

Milli Kütüphane, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Devlet Arşivleri, Başbakanlık, üniversitelerimiz, müzelerimiz, anlı şanlı milliyetçilerimiz/islamcılarımız/solcularımız hepsi bir anda gözünüzün önünden bir "film şeridi" gibi geçti değil mi? :) Ben de ilk duyduğumda, aynen bu hissi yaşamıştım… [1] [2]

Osmanlıca’ya özel bir karakter setinin olmaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük utançlarından biri olsa gerek…

(…)

Yukarda, bana gönderdiği mailinden bahsettiğim kişi, Ankara Üniversitesi DTCF Felsefe Bölümü Bilim Tarihi Anabilim Dalı öğretim görevlisi Ali Rıza Tosun. Bu utanç verici durumdan rahatsız olarak yaklaşık altı yıl önce devlet bürokrasisiyle güreşmeye başlayan Ali Rıza Tosun’un bu süreçte başına gelmeyen iş kalmamış. Yılması için önüne inanılmayacak bürokratik engeller konan ve 40 kadar kurumdan onay almak zorunda kalan Ali Rıza Bey, sonunda TSE’den 13026 numaralı "Osmanlıca harflerin Türkçe klavyeye uyarlanması" isimli standardı çıkarmayı başarmış…

İş burada da bitmemiş elbette… İsmi lazım değil, bir dünya devi olan yazılım şirketinin Türkiye ofisi, yıllarca oyaladıktan sonra "Kusura bakmayın, biz bunu yapamayız" demiş Ali Rıza Tosun’a. O günlerde "ulusal dağıtım" Pardus’un adını sağdan soldan duymaya başlayan Ali Rıza Bey, geliştiricilerden beni gözüne kestirerek, yukarda bahsettiğim uzun maili atmış bana. Anlattıklarının bazıları, eminim "Yaşar Yaşamaz"ı bile şaşırtırdı!

Her neyse, Ali Rıza Bey’in başından geçenleri uzun uzun anlattığı maili alır almaz harekete geçtik. Bu konuyu önce Görkem Çetin ve Gürer Özen ile, ardından da aslında bir bilim tarihçisi olan ve Osmanlıca’yı okuyabilen Hakan Uygun ile paylaştık. Hakan, çıkan TSE standardını ve Linux içinde bulunan karakter setlerini ve araçları inceledikten sonra bu karakter setini bir-iki hafta içinde hazırlayabileceğini aktardı bizlere.

Dün ayağının tozuyla Ankara’dan gelen Ali Rıza Bey ile Beşiktaş’ta buluştuk. Eğer her şey yolunda gider ve beklenmedik teknik engellerle karşılaşmazsak, Pardus’un bir sonraki sürümüne Osmanlıca karakter seti desteğini de ekleyeceğiz…

İşte size Pardus’u sevmek için bir neden daha! :)

[ratings]

 


 

Dipnot [1]: Bu kurumlarımızın ne yaptığını şöyle anlatayım: Buralarda Osmanlıca belge ve metinler "mikrofilm"lere çekiliyor. Mikrofilm, tüm dünyada kullanılan ve asıl amacı belgeleri yok olmaya karşı korumak olan bir "saklama" yöntemidir. Fotoğraf tabanlı olduğundan, belgelere "güvenli ve kolay erişim"in dışında araştırmacılara pek bir şey sunmaz. Belgelerin içeriğine ilişkin "Google misali" bir arama yapmanıza izin vermez. Bir başka deyişle, bir özel isme ilişkin bir araştırma yapıyorsanız, iki milyon mikrofilme tek tek bakmak zorunda kalmanız pek olasıdır!

Dipnot [2]: Mikrofilmlerin dışında, bazı yerlerde "çok sınırlı sayıda" belge, günümüz Türkçesine de çevrilerek saklanıyor. Ancak ortaya çıkan şey bir "çeviri" olduğundan, "belge" niteliğini kaybediyor. Belgenin hatasız bir şekilde text haline çevrilip bunun başka başka bilgisayarlarda doğru şekilde görüntülenmesini sağlayacak "Osmanlıca karakter seti", Pardus içinde yapılan bu çalışmayla ilk defa hayata geçirilecek.



48 saat bekletilen gemi

3 07 2006

aziz nesin.jpg

İki gündür kafamda olmasına karşın Aziz Nesin hakkında bir şeyler yazacak vaktim olmadı. Yazmaya vakit bulduğumdaysa, ortaya çıkan metnin bir parça daha olgunlaşması gerektiğini hissettim…

Her neyse, kusuruma bakmayın. Hakkında yazı yazacağım kişi dergicilik/yazarlık mesleğine başlamama neden olan kişi olunca, insan her yazdığını beğenmiyor. Söz, en kısa zamanda güzel bir Aziz Nesin yazısı burada yerini alacak!

Sizleri, Aziz Nesin’in beni uzun uzun düşünmeye sevkeden bir yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Ha bu arada, doğumgünün kutlu olsun Usta!

(…)

Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır. Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasi cinayet satılmışlarını bu siyasi davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni en çok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit’i desteklemiş, bir büyük caniyi haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.

Bilindiği gibi, Anayasa yani “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yapıcısı Mithat Paşa, Yıldız’daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkum edilir. Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilip, gemi kalkar… Ama Boğaz’dan dışarı çıkmaz. Kızkulesi önüne gelince demir atar, durur. 48 saat burada yatar gemi, ondan sonra yola çıktığını bir türlü anlayamamışlar. Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya… Mithat Paşa kimdir, ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda… Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa’nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı, makinası mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırksekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit’e sormuşlar, Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:

- Mithat Paşa’nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde 48 saat beklettim.

Mithat Paşa’yı, milletinin anayasayla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, 48 saat değil, 48 gün Kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok: Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdumduymaz olmuş bir ortam… Tanrının yeryüzündeki gölgesi “Zillullah-ı fil-âlem” olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.

Mithat Paşa’nın hapsedildiği gemi, Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif Zindanı’na göndermekten vazgeçecek. Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği… Ama, Mithat Paşa’nın kiralık, satılık kalemler, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete isbata çalışmaktadırlar.

Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür. Mustafa Kemal’i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını saltanatın suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i… Makam-ı saltanatın elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler kızacaklardır. Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum: İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı Kuvvai İnzibatiye ele geçirip yakalamış olsaydı. Mithat Paşa’yı hapsettiği gemiyi de İstanbul Limanı’nda 48 saat bekleten Sultan Abdülhamid gibi, Sultan Vahdettin de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye 48 saat, 48 gün, 48 hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz? Uğruna canını koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı?

Kaynak: Aziz Nesin Vakfı sitesi

Fotoğraf: Muammer Yanmaz

[ratings]



Sevgi kelebeği MHP!

18 10 2005


Bugünkü Ortadoğu gazetesinde -Hemen söyleyeyim, MHP’nin yayın organıdır kendileri- bendeniz Ali Işıngör, “İstanbul’u Yunan’a geri vermek isteyen, dış mihrakların AB uzantılı maşası” olarak yer aldım!

Vallahi şaka değil! Sabah henüz uyku mahmurluğunu atamamış bir halde işe gelmiş, ekranla birbirimize boş boş gözlerle bakma faslına dahi geçmemişken, genel yayın yönetmenimiz Özgür Atanur’un şuh kahkahasıyla kendime geldim:

“Oğlum Ali, Ortadoğu gazetesi çeyrek sayfa senden bahsediyor bugün! Seni hedef göstermişler, memleketi parçalıyormuşsun!”

Ne yalan söyleyeyim, yazıyı okudum ve ne demeye çalıştıklarını anlamadım! Yazının başı benim hazırladığım “Kayıp kentin sokak haritası” kitapçığının sanki bir “reklam metniymiş” gibi giderken, sonu Ali Işıngör’ün İstanbul’u Yunanistan’a ya da ne bileyim Vatikan’a hediye etmeyi hedeflemesi ile bitiyordu!

Şimdi bunu niye ciddiye aldığımı sorabilirsiniz. Aslında almıyorum da… Ama şu soru sabahtan beri kafama takılmıyor değil: “Madem İstanbul’un biz Türkler’den önceki geçmişi sizi bu kadar rahatsız ediyor, o halde neden fethini her yıl törenlerle kutluyorsunuz? Her yıl Topkapı surlarına çıkıp, elde kılıçlarla neden bu kenti yeniden fethediyorsunuz? Gizli bir mazohizmden dolayı ya da aslında hâlâ bilinçaltında sizin olmadığını düşünmenizden ötürü mü?”

Halbuki o kitapçıkta şunu anlattığımı düşünüyordum. İstanbul bir imparatorluklar şehridir ve bugün üzerinde “son imparatorları” yani bizler oturuyoruz… Roma’dan gelen, Bizans ile devam eden, Osmanlı ile doruğa çıkan bu kentin tarihini anımsamak, olsa olsa kenti ve şimdiki sahiplerini onurlandırır! Üzerinde oturduğunuz toprak parçası, sadece Osmanlı’nın değil, 2.000 yıl boyunca tüm dünyanın merkeziydi! Arkadaşlar şimdi söyleyeceğim şaka değil: Bugün Yerebatan Sarnıcı’nın yanındaki o taş sütun yani Milion Taşı, oraya dünyanın merkezini göstermesi için konmuştu!

Aslında bir şey daha aklıma geliyor ama… Söylemeye dilim varmıyor.

“Yoksa, o hiç sevmediğiniz Roma’nın ve Bizans’ın “gerçek mirasçıları” olduğunuzu hatırlattığı için mi İstanbul’u sevmiyorsunuz?”

(…)

Bu arada Pardus kapağı yüzünden bir Microsoft sertifikalı sistem mühendisinden hayatımdaki en garip okur mektuplarından birini aldım. İsmi bende saklı bu güzide sistem mühendisimiz, Pardus’un bir Knoppix klonu olduğunu (?), dolayısıyla Linux’un “suyunun suyunun suyu” olduğunu ciddi ciddi savunuyordu!

İşin garibi, bunları yazan arkadaşın aynı zamanda bir Microsoft eğitimcisi olmasıydı! Sabrım günlük “istiab haddini” fazlasıyla aşmış olduğundan, oturup sert bir cevap yazdım. Arkadaşlar, MCSE olmak bu kadar “naylon”laştı mı?