Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • Kampanya
  • İletişim

Savaş meydanlarından Pembe Panter’e…

26 Kasım 2005
motosiklet, kültür, ikinci dünya savaşı


1930′larda Piaggio uçak fabrikası

Aslında tüm hikâye, tam olarak 121 yıl önce, 1884′de, Rinaldo Piaggio’nun İtalyan demiryolu şirketine “lokomotif kazanı” üretmek için bir atölye kurmasıyla başladı.

“Lokomotif kazanı üreten piston yapmayı, piston üreten de uçak yapmayı öğrenir” mantığı ile bu küçük atölye, 1915′de uçak motoru üretimine geçer. Sadece 10 yıl sonra, Finale Ligure kasabasındaki bu atölye, “seri uçak üretimi”ne geçecekti… (*)

Belki şaşıracaksınız ama dünyanın ilk helikopterlerinden biri, eskiden “lokomotif kazanı” üreten bu atölyede imal edilmişti! 1930′da Corradino D’Ascanio tarafından üretilen bu helikopter, dünyanın ilk çift rotorlu (birbirinin aksi yöne dönen çift pervaneli sistem) uçan aracıydı. Çift rotor sistemi ve türbülans kanatçıkları (winglet) sistemleri de bu küçük atölyede doğdu.


Corradino D’Ascanio’nun kullandığı DAT 3. Kanatçıklar net bir şekilde görünüyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla birlikte, Piaggio firması için zor zamanlar başlıyordu… İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini, Hitler’in yanında savaşa girmişti ve ülkeye acilen savaş makineleri lazımdı. İkinci Dünya Savaşı’nın hava muharebeleri tarihine geçmeyi hakeden “tek İtalyan”, son derece başarılı bir bombardıman uçağı olan Piaggio P-108′di. Ve bu uçağın şasisine şekil veren presler, ilerde “bir motosiklete” hayat verecekti…

Piaggio’nun ürettiği dikine havalanan helikopterler, Alman genelkurmayının ilgisini çekmekte gecikmez. Luftwaffe’nin İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerine sadece birkaç adet yetiştirebildiği dünyanın ilk muharebe amaçlı helikopterinin Focke Ackgelis FA-223‘in tasarımı da, yine Piaggio mühendisleri tarafından yapılmıştı.

1944 yılı boyunca Amerikan hava kuvvetleri tarafından bombalanan fabrika, İtalya’nın teslim bayrağını çekmesi üzerine, İngiliz ve Amerikalı mühendisler tarafından didik didik edildi. Amerikalılar inceliklerine henüz vâkıf olmadıkları pek çok teknolojiyi ülkelerine götürdükleri gibi, Piaggio’nun uzun bir süre hava taşıtı üretmesine de izin vermeyeceklerdi!

Peki, ne yapmalı? Elde, savaş döneminden kalma yüzlerce torma tezgâhı ve pres makinesi vardı… Piaggio ailesinin ikinci nesil temsilcisi Enrico Piaggio kritik bir karar vermek zorunda kalır. Savaş yorgunu İtalyan halkına araba üretemeyeceğine göre, onun yerine “satın alabilecekleri” bir şeyi yani motosiklet üretmeliydi!


Enrico Piaggio ve İtalya’nın sembolü olacak Vespa’lar…

Savaştan hemen sonra, 1946 yılında üretimine başlanan bu motosiklete, aerodinamik yapılarından ötürü yuvarlak hatlar taşımak zorunda olan uçakların pres makineleri şekil vermişti. Eldeki tüm presler eğimli olduğu için bu motosikletin şasisi de yuvarlak hatlara sahipti. Hatta bu motosiklete adını da, bir arının gövdesini anımsatan şasi verecekti: Vespa yani “eşek arısı”…

Peki, bu motosikletin en ünlü kullanıcısı kimdi dersiniz? “Roma Tatili“nde arkasına Audrey Hepburn’ü alan Gregory Peck mi? Yarışmadığı zamanlar Vespa’sını kullanan F1 pilotu Michael Schumacher mi? Umberto Eco mu? Ya da “vahşi batı” filmlerinin atından inmeyen kovboyu John Wayne’in ta kendisi mi dersiniz?

Hiçbiri değil. Doğru cevap, “Pembe Panter” olacaktı… :)

(*) Not 1: Dünyanın savaş uçağı seri üretimine geçen ilk atölyelerinden biri de ilginçtir, Türkiye’deydi! Vecihi Hürkuş’un 1920′lerde önce Kayseri’de, ardından da işadamı Nuri Demirağ ile İstanbul-Beşiktaş’ta kurdukları fabrikanın acıklı öyküsünü, gelecek yazıda anlatacağım. Piaggio’nun öyküsü, benim için Vecihi Hürkuş’a destek verilmesi halinde neler olabileceğinin bir göstergesidir. Neyse, bu ikinci hikâyeyi salı günü anlatacağım…

Not 2: Vespa’ya dair bir süre önce yazdığım bir yazı daha vardı. Bana meraklılarından Vespa’ya ilişkin çok sayıda soru gelmeye başlayınca, bu motosikletin “cemaziyelevvel”ini anlatmak şart oldu.

[ratings]

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Kültür, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Yağmur yağdı, sen bana ördek dedin!

10 Kasım 2005
tarih, kültür, abdülhamit


Bir süredir benden Malumatçı Baba Tahir ve Nef’i hikâyelerinin devamını isteyenler var. Baba Tahir’e dair bir hikâye fırında ama önce bir Sansürcü Kara Kemal Bey anektotu patlatalım :)…

Osmanlı tarihinin en karanlık dönemlerinden biri, hiç kuşkusuz, “İstibdat dönemi” de denen, Abdülhamit’in 30 yıllık diktatörlük rejimidir. Abdülhamit döneminin basına karşı uyguladığı baskılar, muhteşem sansür kararnamelerinin doğmasına neden olmuştu.

Burkina Fasa Fiso yine yapacağını yapıyor ve “muhteşem bir belge” yayınlıyor. Mabeyn’den yani Yıldız Sarayı Başkâtipliği’nden Matbuat Müdürlüğü’ne gönderilen bir talimatnameyi, yani tarihi bir sansür kararnamesini sizlerle paylaşıyoruz!

Yıldız Sarayı Hümayunu
Başkitabet Dairesi

1- Her şeyden önce Padişah’ın değerli sağlığına, ürünlerin durumuna, ticaretin ve sanayinin gelişmesini bildiren haberlere öncelik verilmesi;
2- Milli Eğitim Bakanlığı’nın ahlak açısından onaylamadığı hiçbir romanın ve yazı dizisinin (Örneğin, parklarda dolaşan genç çiftler- AI) veya yazı dizisinin yayınlanmaması;
3- Bir sayıda yayınlanamayacak kadar uzun ve edebi ve bilimsel yazılara yer verilmemesi. “Devamı var”, “Devamı yarına” gibi deyimlerin kullanılmaması;
4- Yazıda boşlukların bırakılmaması, çünkü bunlar bir takım kötü sanılara (Sansür gibi! -AI) ve kafaları karıştırmaya yol açabilir;
5- Kişilere sataşılmaması; bir vali ya da mutasarrıfın hırsızlık yaptığı, para yediği, adam öldürdüğü veya ayıplanacak bir iş yaptığı söylenecek olursa bunun saklanması gerektiği;
6- Kişilerin ve vilayet ahalisinin bazı yolsuzlukları bildirmek için hükümdara verdikleri dilekçelerin yayınlanması kesinlikle yasaktır;
7- Tarihte ve coğrafyada özelliği olan bazı adların kullanılmamaması, örnek Ermenistan;
8- Yabancı hükümdarlara karşı her ne biçimde olursa olsun, girişilen suikastleri veya yabancı ülkelerdeki kışkırtıcı gösterileri yazmak yasaktır. Çünkü yasalara saygısı olan barışsever halkımızın bunları duyması iyi olmaz.
9- Bazı kötü niyetli kişilerin yersiz yorum ve gözlemlerine yol açabileceği için bu talimatnamenin de gazetelerde yayınlanması yasaktır.

Serkâtibi Hazreti Şehriyari Tahsin

(…)

Bunun gibi pek çok talimatname Babıali gazetelerine ulaşacaktı… Kararnamelerde yazılmayan, ama Kara Kemal Bey gibi ünlü sansürcülerin ellerinden kurtulmayan bir diğer yasak listesi daha vardı: Yasaklı kelimeler listesi!

O dönemden kalma belge ve anılarda yasak kelimelerin şunlar olduğu belirtiliyor: Grev, suikast, ihtilal, dinamit, dinamo (dinamiti anımsattığı için), infilak, kargaşalık, hal (hükümdarın halli yani tahttan indirilmesi anlamına gelebilir!), Kanunu Esasi (Anayasa), hürriyet, vatan, Bosna, Hersek, Makedonya, Girit, Kıbrıs (Çünkü bu eyaletler elden gidiyordu!), Yıldız, Murad (Mutluluk anlamına gelen bu kelime insanlara Sultan Murat’ı anımsatabilir), istibdat, cumhuriyet, burun (Abdülhamit’in burnu büyük olduğu için bu kelime yasak edilmişti), mebuslar, bomba, tahtakurusu (Yanlışlıkla “tahtı kurusun” diye okunabileceği için!), anarşi, sosyalizm, kardeş (Bu kelime de Sultan Murat’ı anımsatabilir!), veliaht, müsavat (eşitlik), Mithat Paşa…

Servetifünun gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet İhsan sansürle ilgili anılarında şöyle diyordu:

“Sansür son dereceyi bulmuştu. Hamidiye suları yeni akıtılmış ve çeşmeler açılmıştı. Dr. Besim Ömer Paşa, sular hakkında bir makale yazdı. Çeşme başında bir ihtiyar adamın dua ettiğini gösteren artistik bir renkli resim de basılacaktı. Sansür dairesinden Kara Kemal Bey buna bir soru işareti koydu ve ben şaşırdım. Başsansürcü Kara Kemal Bey’e bir tezkere yazdım. Ondan gelen cevap şuydu:

“Azizim,

Çeşme resmi hakikaten pek güzel ve dua herkesin nazarında şüphesiz ki kutsaldır. Lakin bu günlerde gazetelerden neyi çıkartacağımı, neyi bırakacağımı bilmiyorum. Çünkü kötü niyetli kişiler bu güzel resmi görür görmez “Hah, işimiz duaya kaldı” demek istediğinizi sanabilirler!”

(…)

Neyse, “Ramazan Sohbetleri” tadında bir yazı oldu bu. Bugünlerde inanılmayacak şekilde yoğun olduğumdan -ki bu da son zamanlarda siteye yazamamamdan belli oluyordur- Pardus arayüzü ve TDK veritabanına ilişkin yazımı yarına bıraktım. Bir aksilik olmazsa, yarın buradan Zemberek’in veritabanına ilişkin bir müjdeli haber vereceğim. Bugünlük bununla idare edin, site yakında eski ruhuna ve zihin açıklığına kavuşacak :)…

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Kültür, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Ben bir Türk zabitiyim”

1 Ekim 2005
tarih, türkler


Dünya denizcilik ve savaş tarihinde, ilk uçak gemisini batıranın bir “Türk” olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya bu işi, bir “sahra topu” ile yaptığını söylesek? Bu inanılmaz işi, Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul’un bataryası başarmıştı…

Sarı, sapsarı… Soğuktan ölmeden önce insan sapsarı bir rüya görürmüş… “Sarı Ölüm” der Halil Paşa… “Sarıkamış Fatihi” olmak için yeğeni Enver Paşa ile yarışan Halil Paşa, anılarında, soğuktan donarak ölen 30 bin askerin, o gece aynı rüyayı gördüğünü anlatır…

Birinci Dünya Savaşı boyunca Türk askeri, tanrının soğuk cehennemi “zemheri”, sıtma, tifüs, sarı humma ve pellegra ile sık sık karşı karşıya geliyordu. Sadece Sarıkamış’ta değil, Galiçya’da, Yemen’de, Çanakkale’de… Türk askeri düşmandan çok iklime, hastalıklara ve yokluklara karşı bir savaş vermekteydi. Yokluklar, Türk askerinin kendisinden kat be kat üstün “yedi düvel”e karşı savaşında, bambaşka bir silah ile, “hayal gücü” ile savaşmasını sağladı.

Nasıl sağlamasın ki? Tifüs, sıtma ve humma askerleri kemirirken ve koskoca imparatorluk içinde ordunun elinde sadece birkaç bozuk Alman yardımı uçak varken, düşman karşına bir “uçak gemisi” ile çıksın!

1915’te üzerinde bir dizi uçağın durduğu bir uçak gemisini ilk gördüklerinde, Türk askerinin hissettiği, Kızılderililerin tüfek ile tanıştıklarında yaşadıklarına benzer bir duygu olsa gerek… Peki ama bununla nasıl savaşılır? Üstünde ölüm kusan uçakları, taretleri ve yanındaki iki kruvazörüyle, 120 metrelik bir çelik yığını nasıl yenilir?

Şimdi okuyacağınız öykü, dört sahra topu ile dünyada bir uçak gemisini batıran ilk askerin, Topçu Mülazım (Teğmen) Mustafa Ertuğrul’un öyküsüdür…

27 Aralık 1916. Saat: 13.00
“Türk askeri cenge hazırlanıyordu. Biraz sonra kopacak kıyametin heyecanı ile benim de yüreğim çarparken; gözüm batarya dürbününün adesesinde, düşmanı seyrediyordum. Meis, güzel bir pazar gününün neşeli havası içinde tatilin zevkini sürüyordu… Bizim taraftaki harekât ve gürültü gittikçe sükûn buldu. Herkesin kulağı, bir ağızdan çıkacak keskin bir kumandayı bekliyor. Ateeeş… Nihayet saat 13.25’te aylardan beri karşısındaki yabancı çığlıklara dişini sıkıp susan dört ağız birden alev kusmaya başladı…”

Dünya savaş tarihinde bir ilk olan, 7.7 inçlik dağ bataryasının bir uçak gemisini 36 dakikada sulara gömen komutu verişini böyle anlatıyor Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul. Batırdığı uçak gemisi ise, 120 metre boyunda, saatte 24,5 mil hız yapan ve altı uçak taşıyan İngiliz bandıralı Ben My Chree’dir!

Birinci Dünya Savaşı’nı anlatan tarih kitaplarında, Ben My Chree, tek cümle ile yer alır: “Batırılan ilk uçak gemisi”


Bu resim Türkiye’de ilk defa burada yayınlanıyor.
Ben My Chree, Meis Limanı’nda isabet almış, yanıyor!

Mustafa Ertuğrul ve komutasındaki topçu bataryası, o gün Meis Limanı’na demirli uçak gemisi Ben My Chree’nin dışında, 200’e yakın yelkenli gemi ve sandalı batırır.

İngilizlerin hayaline bile gelmeyecek bir iş yapar Mustafa Ertuğrul. Meis Adası limanının tam karşısındaki buruna dört sahra topundan oluşan bataryasını, tam iki ay boyunca dağları aşırarak, gülleleri sırtlarında taşıyarak getirirler! Burunda, Ben My Chree’nin limana girmesini sessizce bekleyen 30 kadar Türk askeri, dünya savaş tarihine bir savaş gemisini batıran ilk birlik olarak geçerler. Hem de 7,7 inçlik, dört cılız “sahra topu”yla!

İngiliz ve Fransız donanması raporları, Türk kıyılarındaki “çılgın bir Türk bataryası”ndan bahsetmektedir artık…

13 Aralık 1917. Ağva Koyu
Müttefik deniz kuvvetleri, Akdeniz’deki en önemli silahlarından birinden olduğu için öfkelidir. Türk kıyıları sürekli denetim altında tutulur; motorlar, kayıklar batırılır, yerleşim birimleri zaman zaman bombardıman edilir. Sabrı taşan Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, yaptığı yeni bir planı 135. Alay komutanı Alman yarbayına kabul ettirmeye çalışır;

“Müsaade ederseniz, bataryamla, bir gece ansızın Antalya’yı terk ederek meçhul bir istikamete gidiyormuş gibi yapıp, Ağva Koyu’na gideyim. Limana hâkim buruna bataryamı yerleştireyim. Emrime verilecek bir yelkenli ile bu gemiyi limana sokup avlamaya çalışayım.”

Plan basittir. Bölgenin zorlu coğrafyası ve yol yokluğundan ötürü, Türklerin askerlere kumanyalarını yelkenli teknelerle dağıtmak zorunda olduğunu Fransızlar bilmektedirler. Fransız savaş gemileri, bu yelkenlileri sık sık yakalamakta ve kumanyaya el koyup Türk askerlerinin aç kalmalarına neden olmaktadır.

Fransızlara kovalamaktan zevk duyacakları bir yelkenli gönderir Mustafa Ertuğrul. Faaliyet raporuna yeni bir “başarı” olarak geçecek bu basit avı, Fransız kruvazörü Paris II, Ağva Koyu’nun içine dek izler. Girmesiyle de, bir hafta önce koya egemen bir noktaya yerleşmiş olan Mustafa Ertuğrul’un bataryası “ateş” komutuyla saldırıya geçer!

Paris II, sadece 18 dakikada denize gömülür. Düşman donanması içinde artık efsaneleşmeye başlayan Mustafa Ertuğrul bataryası, 145 atımdan 110’unu gemiye isabet ettirecek kadar ustadır.

Kamikaze botu ile batırılan Alexandra!
Paris II’yi kaybeden Fransızlar, Türk kıyılarında intikam fırtınası estirirler. Kıyıdaki yerleşim birimleri durmadan bombardıman edilir.

Uçak gemisi Ben My Chree’nin ardından koskoca Paris II kruvazörünün de bir “dağ bataryası” ile batırılması, Müttefiklerin artık açıktan seyretmeye başlamasına neden olmuştur. Gemilerin topçu menzilinin dışından dolaşması Mustafa Ertuğrul’u durduracak değil ya! Dağ bataryası ile uçak gemisi batırılırsa, küçük bir balıkçı teknesiyle bir savaş gemisi haydi haydi batırılır!

Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, Paris II’yi batırdığı bombardıman sırasında elinden kaçırdığı Alexandra adlı savaş gemisi için dahiyane bir tuzak kurar:

“Herhangi bir yelkenlinin kaburgasını kaplayan iç tahtaları sökülerek, mümkün mertebe fazla miktarda dinamit kaburga aralarına döşenecek, tam merkezine de bir top fünyesi yerleştirilecek. Fünye halkası bir telle portakal sandıklarından birisinin altına bağlanıp, kaburgalar tekrar çakılarak düzen hazırlanacaktı. Birbirine bağlı sandıklar mutlaka bir vinç yardımıyla kaldırılacaktı ki, fünye dinamiti ateşleyip geminin batırılmasını sağlayacaktık.”

Bir “kamikaze botu” haline getirilen yelkenli, kıyıdan açılır. Açık denizde Fransız savaş gemisini gören “önceden tembihli” askerler, suya atlayıp kıyıya doğru yüzmeye başlarlar. Fransızlar portakal sandıkları ile dolu bir tekneyi ele geçirdikleri için mutludurlar, ama ya bu da o “Çılgın Türk”ün bir tuzağıysa?

Sandalın üzerine önce bir Fransız bahriye eri çıkartılır. Görünürde bir tuzak yoktur. Ama ya Türkler portakalları zehirlemişse? Sandalın uzağında duran savaş gemisi Alexandra’nın güvertesindeki gemi doktoruna birkaç portakal götürülür. Portakallar zehirsizdir! Derin bir oh çekilir… Sandal savaş gemisine yanaştırılır ve birbirine bağlı portakal sandıklarını gemi güvertesine çıkartmak için vinç çalıştırılır. Buuumm!..

Kurulan tuzağa düşen Alexandra, gövdesinde açılan birkaç metrelik delik yüzünden göz açıp kapayıncaya kadar denizin dibini boylar. Savaş tarihine, belki de “Akdeniz’de Türklerle Müttefikler arasındaki deniz savaşları” adıyla geçmesi gereken, ama aslında sadece 23 yaşındaki bir Türk subayının akıl almaz başarısının özeti böyle…

Kamaları sökülmeyen tek batarya
Dünya Savaşı bittiğinde, Mondros Mütarekesi gereğince, işgal edilen Anadolu topraklarında, tüm silah ve cephaneye el konuldu. Topların kamaları söküldü. O tarihlerde Aydın bölgesindeki birlikleri denetlemekle görevlendirilen Ben My Chree’nin eski komutanı Charles R. Samson; “Gösterdiği kahramanlıktan dolayı bu batarya toplarının kamalarını sökmek askeri şerefe aykırıdır” diyerek, Mustafa Ertuğrul’un bataryasına dokunmaz!

Birinci Dünya Savaşı sonrasında kamaları sökülmeyen bu dört sahra topundan oluşan batarya, Kurtuluş Savaşı’na katılan ilk topçu birliğidir…

Not 1: Feyzi Öktem ile Ali Işıngör’ün yazdıkları bu yazı, Focus dergisinin 2004 Ekim sayısında yer almıştı. Bu sayıda Mustafa Ertuğrul’un öyküsü sekiz sayfalık büyük bir dosyada incelenmişti. Burada yer veremediğim ayrıntılar için bu sayıyı bulmanızı öneririm.

Not 2: Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul’un hayat hikâyesini, Mustafa Aydemir dostum sekiz yıl süren bir uğraş sonunda ortaya çıkardı. “Ben Bir Türk Zabitiyim” isimli kitabı, genişletilmiş üçüncü baskısı tükenmeden hemen edinin derim!

Yorumlar
10 yorum var
Kategori
Tarih, Türkiye
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Kim korkar hain Freehand’dan?

19 Eylül 2005
gpl, tasarım


Bu ay üzerimdeki eziyet nihayet çarşamba günü bitecek. “Kayıp Kentin Sokak Haritası” sanırım hayatımda yaptığım en iyi ve en özenli işlerden biri oldu. Buna rağmen bir yanlış yapmaktan korkmuyor değilim. Pardus kapağını biraz daha geciktirmek pahasına da olsa, olası hataları önlemek adına, benim yarın arkeolog Fırat Düzgüner’e gitmeme karar verildi.

Bu arada Atlas dergisindeki arkadaşlar gelip gidip “yapılan işe” bakıyorlar. Sanırım bu sefer onları fena atlattık :).

Pardus kapağı ise biraz ağır da olsa ilerliyor. Cumartesi günü sağolsun, Görkem Çetin evime geldi ve onunla biraz fikir jimnastiği yaptık. Bu sayıya “dürüstçe” cevabını bulup koymayı istediğimiz bir soru vardı: “Windows ortamındaki hangi programların Linux da karşılığı var?”

Tamam, herkes GIMP’i, OpenOffice’i, Mozilla’yı, Kopete’yi falan biliyor ama Linux uç talepleri de karşılayacak mıydı? Örneğin Focus dergisi sayfalarını Quark Xpress’de yapıp, Freehand’de bazı tasarımlarını yapıyordu. Endüstriyel tasarımcı kardeşimin bilgisayarındaki “olmazsa olmaz” yazılımlarsa AutoCAD, Rhino, 3DS Max gibi “baba ürünler”. Bir başka deyişle, Linux “gerçek hayatlarla” örtüşecek miydi?

Görkem gittikten sonra da bu araştırmaya devam edip, ilginç sonuçlara vardım. Bazı konularda özgür yazılım ürünleri çok geride kalırken, bazı alanlarda inanılmaz bir fark atıyordu! Hem de Bilkom fiyatıyla 1.149 ya da 1.599 dolarlık yazılım paketlerinin yaptığı işi “bedavaya” yaptığı halde!

Bu yazılımlardan biri, henüz 0.42.2 sürümünü yayınlayan Inkscape. Bu yazılımı rahatlıkla Macromedia Freehand’in karşısına koyabilirsiniz! Öyle ki, Freehand ile otomatikleştirilmesi 5-6 aşamalı bir süreçle sağlanan bir döngüyü sadece birkaç rakamla oynayarak yapabiliyorsunuz! Belki Freehand kadar oyuncaklı değil ama bir arayüzün nasıl olmasını söylemesi açısından muhteşem bir iş çıkardıkları gerçek. Yazılımın mantığını kapmanız için altı tane basit tutorial’ı izlemeniz yeterli, gerisi zaten “sezgisel” bir şekilde geliyor zaten…

İşin komiği, sadece 8 MB’lık bir kurulum dosyası olan bu yazılımın, çalıştığında sistem belleğinde 6 MB gibi bir alan kaplaması! Şaka gibi…


Geleceğin resim formatı olacağına inandığım SVG’nin tüm avantajlarını sonuna kadar kullanan bir grafik işleme yazılımı olan Inkscape’in 1.0 sürümünde nasıl bir görünüm alacağını açıkçası çok merak ediyorum.

Not: Mike Salsbury Inkscape ile Macromedia Freehand’i karşılaştıran çok ilginç bir test yapmış. Kaçırmayın!

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Tarih, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Geçerken hayal edilen yer”

9 Eylül 2005
focus, tarih, istanbul


Tüm sevenlere duyurulur. Ekim ayında vereceğimiz “Kayıp kentin sokak haritası” eki için kampa girmiş durumdayım. Evimde, önümde dev bir Bizans şehir haritası, dört bir yanıma saçılmış kaynak kitaplarla boğuşarak aralıksız bir şekilde yazı yazıyorum. Bugün dergiden bana yardıma sağolsunlar, aramıza yeni katılan Emrah Sayar’ı gönderdiler.

Şöyle şeyler yazıyorum:

4- Zeuskippos Hamamları: Hipodrom ile birlikte M.S. 196 yılında imparator Septimus Severus’un vakfı olarak inşa edildi. Pagan dönemin önemli yapıları arasında yer alan Zeus Hippios tapınaklarının yerine yapılmasından ötürü Zeuskippos adını alan bu hamamın ısıtma tesisatlarının bulunduğu kısım, tutukluların yerleştirildiği yer olarak da kullanılmıştı. 15. yüzyıla geldiğimizde kendisinden bir iz kalmayan bu hamamın bulunduğu yerde, ilginçtir, 1556 yılında Mimar Sinan tarafından Haseki Hürrem Sultan Hamamı inşa edildi! Şimdi bu kadar anlattıktan sonra sakın heveslenip elinizde bohça ile Haseki Hürrem Sultan Hamamı’na gitmeyin. Şimdilerde orası, Kültür Bakanlığımızın turistlere “halı ve kilim satış mağazası” olarak hizmet veriyor!

5- Topoi: Kadıköy’ün antik dönemdeki adının, hemen karşılarındaki yeryüzü cennetini görmemelerinden ötürü “Khalkedon” yani “Körler Ülkesi” olduğunu biliyoruz. Peki, Khalkedonlular karşı yakaya baktıkları zaman nereyi görüyorlardı? Tabi ki “geçerken hayal edilen yer” anlamına gelen “Topoi” sahillerini… Kökenini “Topeia” kelimesinden alan Ahırkapı bölgesi için Byzantionlular “Dünya’nın üçe bölündüğü yer” tabirini kullanıyorlardı.

8- Anaplous: Antik dönemde Prookhthoi (Çıkıntı) adıyla anılan bu bölge, zamanla halkın dilinde Brokhoi’ye dönüştü. Boğazın en sert akıntısını barındırması nedeniyle, M.S. 5. yüzyıldan itibaren artık Anaplous (Akıntı) adıyla anılan bu mahalle, sahilinden denize girilememesi ile ünlüydü. Osmanlı döneminde bu akıntılı bölgede nöbet bekleyecek bir cankurtaran ekibinin kurulmasına gerek görülmüştü. Anaplous’un üzerinde bugün Cankurtaran Mahallesi yükseliyor. Bir akıntı, şekil değiştirerek de olsa, bu mahallenin adını 2.000 yıldır belirliyor… Eski Yunanca’daki “akıntı ve ters akıntı” (anaplus ve kataplus) kavramları, 1960’lara kadar İstanbullu balıkçılarının yabancısı olmadığı kelimelerdi.

14- Sterkoraria Pyle: Eski Yunanca’da ahır (Sterkoraria) ve kapı (Pyle) kelimelerinin bileşiminden alan bu semtin adı, şehir Türklerin eline geçtikten sonra bile değişmedi. “Ahırkapı” semti, imparator I. Basileos (M.S. 867-886) tarafından yaptırılan kraliyet ahırlarının hemen yanında kurulmuştu. Schedel Hartmann’ın resimlediği 1493 tarihli Nürnberg Yazmaları’nda da görülen bu yapılar, Osmanlı döneminde padişah atlarının bulunduğu “Has Ahırı”na ev sahipliği yaptı.

Kısacası, bu aralar bana dokunmayın. Şaka bir yana, “geçerken hayal edilen yer”in yani İstanbul’un keyfini olabildiğince çıkarmaya bakın :)…

Not 1: Yukardaki çizim, Buondelmonti’nin 1422 yılında yaptığı Konstantinopolis haritasıdır. Bu ve buna benzer pek çok harita -ki bazıları ilk defa Türkiye’de yayınlanacak- ekim ayında Focus’un ekinde yer alacak.

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Coğrafya, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Bir zorunlu açıklama

6 Eylül 2005
blogger, çizgi roman, ken parker


Blog sahibi olmak zor iş. Herkes üzerinize birşeyler konduruyor. Salgado yazısını okuyan benim her türlü fotoğraf makinesini gözü kapalı kullanabileceğimi sanırken, kelli felli akademisyenler öğrencilerine ders vermem için beni fakültelerine çağırıyorlar. Geçenlerde birisi profilime koyduğum resme “hiç benzemediğimi” söyledi. Ne cevap verebilirdim ki? Sadece gülümsemekle yetindim…

Ne yalan söyleyeyim, hayatımın hiçbir döneminde, ne şimdi ne de ilk gençliğimde Ken Parker’a benzemiş birisi değilim. Hayatın kötü bir şakası bu.

Şimdi bazılarınızın “Ken Parker da kimin nesi?” dediğini duyar gibiyim. Kendisi bir çizgi roman kahramanı. Yaratıcısı Giancarlo Berardi’nin anlatımıyla, “Çağdaş sorunları olan çağdaş bir insan. Hiçbir güvencesi yok, geleceği meçhul; kendi belirlediği idealleri tutkuyla, ümitle, cesaretle ve acı çekmek pahasına korumaya çalışarak günübirlik yaşayan” biri Ken Parker… Yani bizden biri.

Ken Parker’ı bazen bir Eskimo köyünde yerlilerle balık tutarken, bazen kimsesiz bir kıza babalık yaparken, bazen de peşinde koşan onca güzel kadın dururken bir fahişeye aşık olmuş görürüz.

Karşımızdaki, antika tüfeğine tutkuyla bağlı olan; soykırıma uğrayan yerlilerin yanında yer alan; bir macerasında bir barda karşısına çıkan Zagor, Tex Willer, Tommiks gibi diğer kahramanlarla inceden inceye dalgasını geçen bir abimizdir.

Yüzünü Robert Redford’dan ödünç alan Ken Parker, yanlış zamanda yanlış yerde dünyaya gelmiş gibidir. Attığını vuran kovboyların dünyasında, atının terkisinde Edgar Allen Poe’nun şiirlerini taşıyan ve son derece kırılgan bir tiptir.

Fellini’nin şöyle bir sözü var: “Engelleri ve paradoksları gülerek karşılarsak, bunlar bizi öldürmez. Ancak sıkıntı bizi öldürebilir. Sıkıntı ise ne mutlu ki çizgi romanların uzak tuttuğu bir şeydir.”

Adına yedinci sanat da denen sinemayı, en kaba tabiriyle, “Saniyede 24 karenin izleyiciye sunulduğu gösterim sanatı” olarak tanımlayabiliriz. Çizgi romanın farkıysa, geriye kalan “23 karenin” yerleştirilmesini okurun hayalgücüne bırakmasıdır.

Çizgi romanın üstünlüğü, tam da burada karşımıza çıkar. İyi yazılmış bir çizgi roman, 100 kere okumuş da olsanız, sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz. İçindeki kahramanlar, “eksik kareleri” bulmanıza, bir şekilde yardımcı olacaktır zaten…

Yorumlar
5 yorum var
Kategori
Blogger, Fotoğraf, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

George Washington Vergi Dairesi: İstanbul

29 Ağustos 2005
tarih, türkler


Amerikan Kongresi, Cezayirli Hasan Paşa ile imzalanan “haraç anlaşması”nı 1796 yılının 7 Mart’ında onayladığında, Osmanlı Devleti’nin de resmen vergi mükellefi olmuştu!

Cezayir, Trablusgarb ve Tunus… Osmanlı’nın “Garp Ocakları” adı ile andığı bu topraklar, Anadolu’dan, özellikle de Ege bölgesinin yeniçeri ve leventlerini bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’na geniş bir özerklik statüsü olarak bağlanan bu eyaletlerde idari güç, bölgenin en sözü geçen kişisi olan ve “Dayı” unvanını taşıyan “yeniçeri kökenli” yöneticilerin elindeydi.

Buralarda yapılan korsanlık faaliyeti, çok daha kazançlı ve az riskliydi. Yerli halk kendi halinde yaşar, ama askerler ve leventler, geçimlerini Akdeniz’de korsanlıkla sağlarlardı. Korsanların İstanbul ile ticaret ve Türk denizlerinde dolaşma anlaşması yapmış olan memleketlerin bayrağını taşıyan gemilere saldırması yasak, ama diğer gemileri yağmalanması serbestti.

O günlerde Fransız Devrimi’nin rüzgârları Avrupa’yı sarsarken, bir başka fırtına, Napolyon Bonapart, Avrupa krallıklarını birbiri ardına işgal ediyordu. İspanya, Savoia, Piemonte, Avusturya, Prusya ve Polonya bir anda Fransız işgaline uğramıştı. Kısacası, Trablusgarb, Cezayir ve Tunus korsanlarının karşısında duracak bir donanma kalmamıştı… 18. yüzyılda Akdeniz’in tek hâkimi, hâlâ Türk ve Arap korsanlardı!

“Maksat ayağınız alışsın!”
Bu dönemde pek çok Avrupa devleti, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altındaki “Dayı”lar ile haraç anlaşmaları yapmışlardı. 1786’da “Cezayir Dayısı” ile bir anlaşmaya varılamazken, Amerikalıların “Barbar Devletler” olarak andığı devletlerden Fas, 40.000 altına razı oldu. İki ay sonra Faslı korsanlar bir Amerikan gemisini yaktıklarında, anlaşmayı hatırlatmak için gelen Amerikan elçisine Fas beyi, “Gönderilen haracın bittiğini, Amerikalıların lideri George Washington’un gönderilen paraya takviye yapmasını” söyledi… Korsanlar, 1789’da ABD’nin ilk başkanı olacak George Washington’u daha başkan olmasını bile beklemeden haraca bağlamışlardı!

Maksat, Amerikalılarının “ayağının alışması”ydı… “Memalik-i Osman”ın toprakları sayılan Cezayir, Tunus ve Trablusgarb eyaletlerinin de devreye girmesiyle, Amerika’ya kesilen haracın meblağı da artmaya başladı. 1795 yılında gelindiğinde, sadece Cezayirli Hasan Paşa’nın George Washington’a kestiği “nakit cinsinden” haraç, 642.500 Amerikan dolarını bulmuştu! “Ödeme”, Cezayir dayısının 115 denizcisine, uluslararası sularda yapılıyordu.

Vergi mükellefi: George Washington
Osmanlı İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilk vergilendirme anlaşması, Amerikan elçisi Joseph Donaldson ile Cezayirli Hasan Paşa arasında, 5 Eylül 1795 günü imzalandı.

Metin Türkçe olarak kaleme alınmıştı ve daha önce Fas ile imzalanan ve Arapça olarak kaleme alınan 1786’daki anlaşmadan sonra, Amerikan tarihinin İngilizce olmayan ikinci metniydi. Anlaşmaya göre Amerika, Cezayir’de bulunan esirlerin bırakılması için “Dayı”ya 642.500 dolar “haraç” ödeyecek ve her yıl 12.000 Cezayir altınına denk gelen 21.600 doları vergi olarak verecekti. Amerikan Kongresi, anlaşmayı 1796’nın 7 Mart’ında onaylayınca, metin yürürlüğe girdi. Kongre, böylelikle Osmanlı Devleti’nin resmen vergi mükellefi oluyordu!

Amerika, 1796′nın 4 Kasım’ında Trablusgarb’ın, 1797′nin 28 Ağustos’unda da Tunus’un dayıları ile anlaşmalar imzaladı. Trablusgarb ile varılan anlaşma uyarınca Amerikan tarafı Trablusgarb beyi Yusuf Paşa ile “divan”ına Amerikalı esirlerin iade edilmeleri karşılığında 40.000 İspanyol doları ödüyor, Trablusgarb’ın ileri gelenlerine altın ve gümüş saatler, elmas yüzükler ve pahalı kumaşlardan yapılmış kaftanlar vermeyi taahhüt ediyordu.

Yine Türkçe olan bu anlaşmanın ilginç taraflarından biri, besmeleyle başlayan metnin hemen girişinde “Bu belge dünyanın hâkimi, denizlerin ve karaların hükümdarı, kralların efendisi, sultanlar sultanı, imparatorlar imparatoru, Sultan Mustafa Han’ın oğlu Sultan Selim Han’ın dikkati nazarları altında imzalanmıştır. Allah, O’nun hükmünü daimi kılsın” şeklindeki ifadelerin yer almasıydı ve bu ifadeler, metni Türk tarafının dikte ettirdiğini göstermekteydi.

Bu anlaşmada dikkat çeken bir diğer husus, anlaşmanın 11. maddesinde “Hiçbir şekilde köklerini Hıristiyanlık dininden almayan, Amerika Birleşik Devletleri” gibi bir ibarenin kullanılmasıdır! Ertesi yıl anlaşma biraz daha genişletildi. Önceki haraç miktarına ek olarak, 36 toplu Crescent firkateyni Cezayir Dayısı’na “hediye” edildi. 1797 yılının haraç listesinde ise, bir başka firkateyni, Handullah’ı görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri çaresizlikten, kendilerini haraca bağlayan Türk ve Arap korsanlara “donanma” düzmekteydi!

Trablusgarb Beyi’nin hizmetindeki Türk korsanların hayal gücü daha da genişti. 1798 yılı için Amerikalıların vereceği 115.000 dolar haracın dışında, bir küçük madde daha kondu anlaşmaya: Trablusgarb ufuklarında görünen Amerikan gemilerini selamlamak için gemi başına bir fıçı barut!

Amerikalılar çaresizdi. Dönem, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulduğu yıllardır ve yeni yeni kurulan bu ülke Kuzey Afrika’nın Türk ve Arap korsanları ile baş etmek bir yana, kendi sahillerini bile koruyamamaktadır. İnternet üzerinden de kolaylıkla erişebilecek Ulusal Kongre Kütüphanesi kayıtlarına göre, Amerika Birleşik Devletleri2nin 1800 yılı bütçesinde 2.000.000 dolar “haraç ödemeleri”ne gitmişti. Bir başka deyişle, o günkü ABD bütçesinin yüzde 20’si!

“Sen benim kölemsin”
Mayıs 1800’de, George Washington’ın ünlü amirali Bainbridge, yeni Cezayir dayısı Mustafa Bey’e her zamanki haracını ödedi. Tam ayrılacakken, Cezayir dayısı, bir elçisini padişahın İstanbul’daki sarayına götürmesini istedi. Bainbrigde bu isteği kibarca reddetmeye çalışsa da ve Cezayir dayısı buna emretti: “Sen bana haraç ödediğinde kölem oldun demektir. Bu yüzden sana canımın istediği gibi emretmeye hakkım var!”

Kalenin silahları Bainbridge’in firkateynine nişan almıştı. Bu yüzden Brainbridge boyun eğdi ve Amerikan bayrağını pruvada, Cezayir bayrağını ise kıçta dalgalandırma şartıyla talebi kabul etti. Bainbridge Cezayir dayısının elçisini İstanbul’a götürdüğünde, ilk defa ABD bayrağını Osmanlı Devleti’ne gösterme fırsatını da buluyordu. Osmanlı padişahı III. Selim ve maiyeti şaşırdılar. Amerika Birleşik Devletleri diye bir devlet olduğundan haberleri bile yoktu. Saraylılar Kristof Kolomb hakkında sadece belli belirsiz dedikodular duymuşlardı.

Bainbrigde, Amerika’nın büyük denizin ötesindeki bir ülke olduğunu ve Kristof Kolomb tarafından keşfedildiğini söyledi. Bainbridge ve Osmanlı Kaptan-ı Deryası sıkı dost oldular. Hatta padişah, Bainbridge’in küstah Cezayir dayısı tarafından rahatsız edilmemesi için bir de ferman verdi!

Bainbridge, dönüş yolunda Amerikan Donanma Sekreteri’ne şöyle yazdı: “Umarım bir daha haraç ödemek için Cezayir’e yollanmam; en azından beni toplarımızın namlusuna koyup ateşleyerek, haracı teslim etme görevini vermediğiniz sürece!”

Jefferson’dan “culüs bahşişi” isteyen paşa
George Washington’nun ardından John Adams, o günlerde yeni bir devlet olan Amerika Birleşik Devletleri’nin ikinci başkanı olur. Yeni başkanın “gelenek görenek” konusunda pek bilgili olmadığına kanaat getiren Trablusgarb beyi Yusuf Paşa, 1799 yılında dostunu uyarmayı uygun bulur. Yusuf Paşa, “Ölen yüksek makam sahibi adına o makama gelen yeni başkanın Trablus Krallığı’na bir hediye sunması” gerektiğini, Adams’a bir ferman yazarak, lisan-ı münasip ile anlattı. Tüm bunlara ek olarak, “hediye” miktarının 10.000 dolar olduğunu belirtmeyi de ihmal etmedi.

10.000 dolarından haber alamayan ve sabırsızlığı üst seviyeye ulaşan Yusuf Paşa, aradığı fırsata 1801 yılında kavuştu. Adams yerini Thomas Jefferson’a bırakmıştı. Garb Ocakları’nın yönetiminde yer alan tüm yöneticiler gibi “yeniçeri kökenli” olan Yusuf Paşa, yeni başkan Jefferson’dan 225.000 dolarlık “cülus bahşişi”ni talep etti. Jefferson kızgınlıkla bu talebi reddetti.

“Gelin elimi öpün!”
Trablusgarb beyi Yusuf Paşa da kızgındı. Paşa, derhal Amerikan temsilcilerinin huzuruna çıkmaları ve hatalarını kabul ederek el öpmelerini emretti! 225.000 dolarlık cülus bahşişinin yanı sıra, Yusuf Paşa’nın seçeceği türden 25.000 dolarlık malın “hediyesi”ni uygun buldu! İlk mesajın yeterince ciddiye alınmaması Yusuf Paşa’yı bu defa daha “ikna edici” davranmaya itti. Mesaj netti: Ya “hediye” ya da savaş!

Savaş çıktı. Trablusgarb dayısı Yusuf Paşa, Amerikan tarihine “First Barbary War” adıyla geçecek olan savaşı, 10 Mayıs 1801 tarihinde başlattı.


Trablusgarb paşasının ABD’ye savaş ilan etmesi üzerine Jefferson, Amerikan donanmasını Akdeniz’e gönderdi. Tunus ve Cezayir savaştan hemen çekilirken, Trablusgarb ve Fas, aralıklarla 1815’e dek sürecek olan zorlu bir mücadeleye giriştiler. 1803 Ekim’inde Trablusgarb dayısı, Amerikan donanmasının en iyi firkateynlerinden biri olan Philadelphia’yı ele geçirerek, gemi kaptanı amiral William Bainbridge ve tüm mürettebatını esir aldı.

Philadelphia’nın kaptırılması, Amerikalıların küçük düşmesine neden oldu. Bunun üzerine, 16 Şubat 1804 tarihinde Amerikan donanması tarafından alınan ilginç ve radikal bir uygulanmaya kondu. Enterprise’ın kaptanı olan genç teğmen Stephen Decatur, Trablusgarb limanına girerek, bir zamanlar Amerikan donanmasının en iyi gemilerinden biri olan Philadelphia’yi ateşe verdi ve ülkesine bir kahraman olarak döndü!

Not 1: Umida Salih ve Ali Işıngör’ün birlikte hazırladıkları bu dosya, Focus dergisinin Ağustos 2004 sayısında yer aldı. Dergideki yazı, önemli oranda kısaltılarak buraya alınmıştır.

[ratings]

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Tarih, Türkiye
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Kayıp şehrin sokak haritası

26 Ağustos 2005
focus, tarih, istanbul


Çok çalışmam lazım, çooook! İki gündür uyku tutmuyor beni. Çok yoğun bir çalışma dönemine girdiğimde dünyanın en huysuz, nalet adamı olur çıkarım. Yine öyle bir döneme girdim.

Dün ekim sayısının gündem toplantısını yaptık ve hayatımdaki en yoğun iş yükünü aldım üzerime. Bu ay derginin hem kapak konusunu hem de özel ekini ben yapacağım. İyimser tahminlerle 32 sayfalık bir ekin üzerine 9 sayfalık bir kapak dosyası demek bu…

Ekim ayında Focus’un yanında vermek için üzerinde harıl harıl çalıştığım ekin adı: “Kayıp Şehrin Sokak Haritası”. Megaralılardan bu yana 3.000 yıllık bir yerleşime sahne olan bu kentin şehir planı, bugün bile bazı yerlerde varlığını hiç değiştirmeden koruyor. Öyle ki, bazı sokakların sadece adları değişmiş! Fetih öncesi İstanbul’unu resmeden kimi gravürlerde, oturduğunuz ya da içinden geçtiğiniz bazı sokakların 800 yıl önceki halini görebilirsiniz!

1.200 yıl önceki kilise yazmalarına, 1470′lerden kalma Nuremberg yazmalarına, Matrakçı Nasuh’un minyatürlerine bakarak bir şehrin kaybolmuş sokak haritasını çıkartacağız bu ay… Zor, zor olduğu kadar da sayısız arkeolog ve tarihçi ile konuşmamızı, onlara danışmamızı gerektirecek bir ek bu…

Aslında uzun bir süredir merak ettiğim ve üzerine 3-4 yıldır çeşitli bilgi kırıntılarını topladığım bir konuydu bu. İstanbul’un bazı mahalleleri (Samatya, Balat, Küçükpazar, Laleli’nin arka sokakları) şehir planı açısından, üç aşağı beş yukarı, 1.000 yıl öncesine kıyasla hiç değişmemiş durumdalar. Örneğin, Kocamustafapaşa tren istasyonunun arkasındaki Marmara Caddesi ya da Cankurtaran mahallesinin sokakları 1.000 yıldır sadece isim değiştirdiler. Örnek mi?

Nuremberg Yazmaları adıyla ünlenen ve 1470 ile 1495 arasına tarihlenen ünlü gravür kitabında yer alan, yukardaki İstanbul tablosunda örneğin, Amiral Tafdil Sokağı’nı görmemek mümkün mü? Hartmann Schedel’in çizdiği bu gravür, bugün bile bir turistin işine yarayabilir… Haritadaki gerçeklik muhteşemdir: II. Bayezid zamanında Ayasofya’nın henüz iki minaresi vardır, Hipodrom’un bugün de ayakta duran güney kanadını, Teodosius sütununu, Küçük Ayasofya’yı (?) ve son dönemde arkeolojik kazılarda temelleri bulunan Aya Ekklesia’yı görüyoruz haritada!

Semt isimleri ise başka bir âlemdir. Bugün kullandığımız bazı semt ve sokak adlarının “Bizans azizlerine” ait olduğunu söylesem ne dersiniz? Belki de bunu yazmamak en iyisi, neme lazım, birileri “istemezüük” diye ayaklanır, 1.000 yıllık sokağın adını değiştirilmesine de ben vesile olurum! Eh, bu vebalin altında da yaşanmaz…

Neyse, devamını açıkçası ben de merak ediyorum :)…

Kapak konumuza gelince… Bunu bir süreliğine daha gizli tutmak istiyorum, ama emin olun, herkesten önce siz öğreneceksiniz!

Sağlıcakla-Ali

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Coğrafya, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries Next Entries »

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Biliyor Musunuz?


Son Yorumlar

  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi… yazısı için sohbet tarafından yapılan yorum
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? yazısı için istanbul kckcekmece satilik daire tarafından yapılan yorum
  • Bir geliştirici olmak… yazısı için istanbul kckcekmece satilik daire tarafından yapılan yorum
  • 10 kaplan gücünde geliyoruz! yazısı için ela kurt tarafından yapılan yorum
  • Blogların gücü adına… yazısı için atakan tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (92)
  • Blogger (29)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (58)
  • Kültür (52)
  • Politika (25)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)

Arşiv

  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (5)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…
  • Just for fun!

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Bunları dinliyorum

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox