Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • Kampanya
  • İletişim

Venezüela ve Hiçbiryer Ülkesi arasında

27 Kasım 2005
politika, galeano


İlginç bir diktatör bu Hugo Chavez. Mazoşist ve intihar eğilimli: halkın kendisini iktidardan indirmesine izin veren bir anayasa yarattı ve görevden alınabileceği bir referandum düzenleyerek böyle bir şeyin gerçekleşmesini göze aldı. Venezüella’da olan bu referandum dünya tarihinde ilk kez meydana geliyordu. İktidardan indirilmedi. Ve bu Chavez’in beş yıl içerisinde, sevgili Bush’u tatile gönderecek bir şeffaflıkla kazandığı sekizinci seçim oluyor.

Kendi anayasasına bağlı olan Chavez, muhalefet tarafından teşvik edilen referandumu kabul etti ve kendini halkın iradesine tabi kıldı: “Siz kendiniz karar verin.” Şimdiye kadar başkanlar sadece ölüm, hükümet darbesi, ayaklanma veya parlemento kararıyla iktidarlarına son verdiler. Referandum, yenilikçi bir doğrudan demokrasi biçimini gündeme getirdi. Olağanüstü bir hesap verebilirlik ve sorumluluk: Dünyanın hangi ülkesinde kaç tane başkan buna izin vermeye hevesli olabilirdi? Ve kaç tanesi sonrasında başkan olmaya devam edebilirdi?

Büyük medya şirketleri tarafından yaratılan tiranlığı, korkutucu zalimliği sadece Latin Amerika’da değil dünyanın pek çok yerinde kolayca tökezleyip düşen ve enerjiye ihtiyaç duyan demokrasiye müthiş miktarda vitamin enjekte etti.

Bir ay önce, Tanrı’nın küçük meleği, büyük medya şirketlerinin hayranlık duyduğu demokrat Carlos Andrés Pérez açıkça bir hükümet darbesi ilan etti. Kibar ve açık bir şekilde “şiddet yolunun” Venezüela’da tek olanaklı yol olduğunu doğruladı ve “Latin Amerika’nın kendine özgü yapısının bir özelliği olmadığı için” referandumu küçümsedi. Latin Amerika’nın kendine özgü yapısı, yani bizim eski mirasımız: Sağır ve dilsiz halklar.

Geçen yıllara kadar, seçimler varken Venezüelalılar denize girmeye gidiyordu. Oy kullanma bir zorunluluk değildi ve halen de değil. Fakat ülke tam bir ilgisizlikten tam bir coşku durumuna geçti. Seçimlerin şiddeti, şafak vaktine kadar bekleyen insanların oluşturduğu kocaman kuyruklar, saatlerce süren gergin bekleyiş, oylama aygıtının bütün yapılarını bir sel gibi kuşattı. Demokrasi çökeltileri, ölülerin oy kullanmak gibi kötü bir geleneğine sahip olduğu, bazı yaşayanların ise -belki de Parkinson hastalığından dolayı- her seçimde birkaç kez oy kullandığı bu ülkedeki sahtekârlıktan kaçınmak için kullanılan en son model teknolojinin uygulanmasını da zorlaştırdı.

Tam bir ifade özgürlüğüne sahip olan televizyon ekranları, radyo dalgaları ve günlük gazetelerin sayfaları “Burada ifade özgürlüğü yok!” diye iddiada bulunuyorlar. Chavez rutin olarak hakaret ve yalanlar yağdıran bu ağızların birini bile kapatmadı. Kamuoyunun fikrini zehirlemek için düzenlenmiş, cezalandırılmayan kimyasal savaş devam ediyor. Venezüela’da kapatılan tek televizyon kanalı -Kanal 8- Chavez’in kurbanı değildi. Nisan 2002’de birkaç günlüğüne başkanlığı ele geçirenlerin, hükümet darbesi sırasında çabucak geçiveren saatlerinde yaptıkları bir şeydi.

Ve Chavez hapisten çıktığında ve çok yoğun bir kalabalığın arasında başkanlık koltuğuna yeniden oturduğuna büyük medya şirketleri haberleri vermediler. Özel televizyon tüm günü Tom ve Jerry çizgi filmlerini oynatarak geçirdi.

Kral çalkantılı nisan günlerinin çekildiği görüntüleri ödüllendirince, bu ibretlik yayınlar İspanya Kralı’nın kaliteli gazetecilik ödülüne layık görüldü. Bu görüntülerin çekilmesi bir dümendi. Vahşi Chavez yanlılarının masum silahsız hasımlarının yaptığı bir toplantıya ateş açtığını gösteriyordu. Çürütülemez kanıtlarla gösterilen şeylere göre böyle bir toplantı hiç yapılmamıştı. Fakat görünüşe göre bu ayrıntının önemi yoktu, çünkü ödül geri alınmadı.

Çok kısa bir süre öncesine kadar petrol cenneti Suudi Venezüela’da yapılan nüfus sayımı resmi olarak bir buçuk milyon kişinin okuma-yazma bilmediğini ve medeni haklardan mahrum kayıtsız beş milyon Venezüelalı olduğunu tespit etti.

Bunlar ve başka pek çok görünmez insan, kimsenin ikâmet etmediği Hiçbiryer Ülkesi’ne geri dönmeye istekli değil. Bu kadar yabancı olan ülkelerini fethettiler: Bu referandum bir kez daha burada kalacaklarını kanıtladı…

Eduardo Galeano
(Uruguaylı gazeteci, yazar ve serseri)

Kaynak: ZMag Türkiye
Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Edebiyat, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Çekik gözlü ölüm

18 Kasım 2005
çin, insan hakları


Geçen hafta yazdığım Amerikan Ordusu’nun Felluce’de kimyasal silah kullanma hikâyesi, Türkiye gündemine epey gecikmiş bir şekilde de olsa, nihayet düştü… Haber dün NTV ve CNN Türk haber bültenlerinde üçüncü haber olarak geçti. Pentagon sözcüsü Yarbay Barry Venable, doğruluğu tartışılamayacak bu görüntüler karşısında “Savaşan düşmana karşı yangın bombası olarak kullandık” derken, fosfor bombasının bir kimyasal silah değil, konvansiyonel bomba olduğunu söylemiş. Eskilerin “secaat arzederken sirkatin söylemek” dedikleri tam bu olsa gerek…

Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi “vatandaşları” olarak madem gündemi bir hafta öncesinden izliyoruz, bildiğimiz yolda devam edelim.

Benden duymamış olun ama önümüzdeki günlerde, Çin’de varlığı uzun bir süredir kulaktan kulağa fısıldanan ama artık reddedilemez bir noktaya varan bir gerçeği konuşmaya başlayacağız: “Çok uluslu şirketlerin toplama kampları”nı!

Evet, yanlış okumadınız… Dünyanın bir köşesinde çalışma kampları hâlâ var! Tıpkı Nazilerin Yahudiler, Polonyalılar, Çingeneler ve eşcinseller için açtığı kamplar gibi! Hatta Auschwitz kampının girişindeki ünlü “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak özgürleştirir) mottosunun yerini “Laodong Gaizao” (Çalıştırmak dönüştürür) almış. Bu kampların tek bir farkı var: Yahudi ve Çingenelerin yerini, burada Çinliler almış durumda!

Peki, ne yapılıyor bu kamplarda? Çin Komünist Partisi’nin 1950′lerde aldığı bir kararla kurulan LaoGai çalışma kamplarında bugün önemli bir kısmı “politik suçlu” olmak üzere, çeşitli sebeplerden dolayı hüküm giymiş 4 ila 6 milyon tutuklu mevcut. Tam sayısı bir “devlet sırrı” olan bu kamplardan tüm Çin Halk Cumhuriyeti’nde 1.100 kadar olduğu tahmin ediliyor.

1990′ların sonunda Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapılarını dünyaya açmasıyla beraber, bu kamplar “ucuz işgücü” arayışındaki çok uluslu dünya devleri için bulunmaz bir fırsat oldu. “Çin Mucizesi”, kulaktan kulağa anlatılan ve “ayda 15-20 dolara çalışan ve hiç şikayet etmeyen işçiler”in sırtı üzerinde yükseliyordu. Çin malı tekstil ürünleri, bir milyon liralık elektronik saatler, 30-40 milyona satılan iş makineleri herkesin işine geliyordu. Ve kimsenin de işine gelmiyordu sormak: “Nasıl?” Çok uluslu firmalarsa Çin Hükümeti ile yatırım pazarlıklarını, kendilerine sağlanacak “LaoGai” işçilerinin sayısı pazarlığına çoktan dökmüşlerdi bile.

Evet, bu hapishanelerin kapısında yazan “Çalışmak dönüştürür” sloganı bir doğruyu işaret ediyor: Çinli mahkûmların elinde basit bir deri parçası önce bir Adidas topuna, sonrasında ise dünya pazarında çil çil dolarlara dönüşüyor…

Ortalıkta, LaoGai fabrikalarına dair korkunç raporlar dolaşmaya başladı. Avrupa Parlamentosu’nun dünkü birleşiminde de gündeme gelen bu konu, önümüzdeki günlerde tartışılacak konuların ilk sıralarına yerleşecek.

Peki, hangi uluslararası firmalar, üretimlerini her biri “bir şirkete” dönüşen LaoGai çalışma kamplarında yaptırıyor? Uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarında pek çok dev firmanın adı geçiyor: PepsiCo, Gatorade, Coca-Cola Company, Kellogg, Bosch, Puma, Adidas ve bu satırlara sığmayan diğerleri…

Acaba “bu liste” de NTV ve CNN Türk’de yer alır mı dersiniz?

Yorumlar
5 yorum var
Kategori
Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Gözünüze görünemem, Göze görünmez ölüler…

12 Kasım 2005
ırak


Bu yazıyı yazmadan önce çok düşündüm. Yazmalı mıydım? Belki kahvaltınızı boğazınıza dizeceğim, belki de “Ne gereği vardı?” diyeceksiniz…

Yazmalıydım. Ölüler kapımızı birer birer çalıyor, siz görmüyor olabilirsiniz onları, çünkü göze görünmezmiş ölüler…

Felluce’de yaklaşık bir yıldır dünya basınının sözünü etmediği sivil kayıpları, “göze görünmeyen ölüleri” nihayet bir İtalyan gazeteci, Sigfrido Ranucci gördü. Irak’ı “kitle imha silahları”na sahip olduğu gerekçesiyle işgal eden ama sonrasında bu silahları bulamayan Amerika Birleşik Devletleri, bir süredir Felluce’de “kimyasal silah” kullanıyor…

Bu silahın adı, Beyaz Fosfor. Amerikan askerlerinin taktığı adla söylemek gerekirse, “Willy Pete“… Napalm bombasının oğlu da diyebilirsiniz. Tek farkı, bu yangın bombasının Amerikan ordusu için “ekonomik değer” anlamına gelen binalara, petrol tesislerine ve hatta insanların giysilerine bile zarar vermeksizin, sadece canlı dokuları yakması. Felluce sokaklarındaki, günlük kıyafetlerinin içinde kömürleşen cesetler, “Beyaz Fosfor”un marifeti…

İtalyan Rai24 televizyonu muhabiri Sigfrido Ranucci’nin Felluce’ye gizlice girerek çektiği bu görüntüler, 1980 tarihli Konvansiyonel Silahlar Konvansiyonu ile yasaklanan bu kimyasal silahın Irak’ta sivil halk üzerinde nasıl kullanıldığını belgeliyor. ABD’nin kara mayınları dışındaki maddelerini imzalamayı reddettiği bu konvansiyon, sivil halka karşı misket bombası, yakıcı silah ve lazerin kullanımını engellemeyi amaçlıyor.

Amerika Birleşik Devletleri ordusu Irak’ta hâlâ kimyasal silah arıyor… Felluce’ye bakmaları yeterli halbuki. Onlar kimyasal silahları, dünyanın geri kalanı ise ölüleri görmemeye devam ediyoruz…

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Nâzım Hikmet - Ölü Kızcağız

(…)

Biliyorum. Bu güzel hafta sonunuzu belki de mahvettim… Yoksa gerçekten de “göze görünmez” mi ölüler?

Yorumlar
21 yorum var
Kategori
Hayat, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Karl Marx ve mahdumları

6 Kasım 2005
felsefe, marx


“Teoriden sonra hayat var mı?”

Aslında yazmak istediğim ilk yazının başlığı buydu. Marx’ı anlamaya çalışmakla, marksist olmanın ayrımının bile bilinmediği ülkemizde, Karl Marx’a dair bir blog yazısı yazmak çok tehlikeli olabilir.

Yazının tam da burasında, Karl Marx’ı Marks&Spencer mağazasının Lorel’i sanan yüzde 80′lik bir okuyucu profili, siteden kaçacak mesela :)…

Neyse, kalanlarla yola devam edelim… Akşamın bu saatinde, politik tartışmalara girmeksizin, “insan Karl Marx”a dair birkaç anekdot anlatmak istedim.

Karl Marx’ın “İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen, onların bilinçleri değildir; bu maddi koşullar, onların bilinçlerini belirler” sözü, onun hayatını da özetler gibidir… Prusya hükümeti tarafından Fransa’ya, oradan Belçika’ya, Belçika kralının da “ricasıyla” İngiltere’ye postalanmıştı. Londra’da ilk kaldığı mahalle, şimdilerde petrol zengini bir Rus’un futbol takımına başkanlık ettiği, Chelsea mahallesidir. İşin garibi, Karl Marx’ın şöhretinin doruklarında olduğu 1849 yılında, onunla aynı sokakta oturan bir de ilginç komşusu vardı: “Vatan şairi” Namık Kemal!

Namık Kemal’in o dönem yazdığı mektuplardan, o sıralar Avrupa’yı sarsan sosyalizm akımının varlığından, en azından haberdar olduğunu biliyoruz. Gariptir, “kapı komşusu” Karl Marx’a dair tek bir satır yer almaz mektuplarında.

Her neyse, Karl Marx ve ailesi, Chelsea’deki daire için komisyoncuya verdikleri kira bedeli, ev sahibine ulaşmayınca, onur kırıcı bir şekilde evlerinden atılırlar. Tek çare, kentin en fakir semtlerinden olan Soho’ya taşınmaktır. Parasız günler başlayacaktır artık. Sekiz çocuğundan Heinrich süt alacak parayı bulamadığından, Franziska bronşitten, Edgar ise “nedeni bilinmeyen” bir hastalıktan öldü.

Edgar’ın neden öldüğü, on yıllar sonra anlaşılacaktı: 19. yüzyılın başlarında Londra kentini saran veba salgınında ölenler, Soho mahallesinin bulunduğu yere gömülmüştü ve bu civara yerleşenlerin sonradan açtığı kuyulardan çekilen mikroplu suyu kullananlar, aynı hastalıktan on yıllar boyunca öleceklerdi!

18 yıl boyunca gündüzleri çeşitli işler yaparak ailesinin geçimini kazanmaya çalışan Marx, akşamları arkadaşı Fredrich Engels’in de yardımıyla Das Kapital’i yazdı. Sadece Das Kapital mi? Değil elbet, bir düzine kitap ve yüzlerce makale yazdı ama bu yazdıklarından kazandığı telif, onun deyimiyle, “İçtiği tütünün parasını bile karşılamıyordu…” Nitekim, Das Kapital’in ilk baskısı sadece 200 adet satacaktı.

Marx’ın “aile babalığı” ise çok tartışmalı bir konu. Kimilerine göre mükemmel bir babaydı. Çocukları okuma yazmayı öğrenmeden önce, Shakespeare’in sonelerini ezbere biliyordu. Hayatta kalan çocukları, gelecekte İngiliz ve Fransız sosyalist hareketlerine yön verecek, peşlerinden milyonları sürükleyeceklerdi… Kimilerine göreyse, Karl Marx, politik mücadele yüzünden ailesini açlığa mahkum eden, karısı Jenny ölüm döşeğindeyken arka odada hizmetçi ile kırıştıran, içkiyi ve kadınları çok seven zayıf bir adamdı.

Gerçek, ikisi arasında bir yerlerde olmalı. Marx’ın zayıf bir kişi olmadığını, tam tersine son derece baskın bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, pek de örnek bir aile babası olmadığı bir gerçek.

Marx’ın ortodoks marksistler tarafından en sevilmeyen lafı, bir tartışma sırasında söylediği, “Beyler, kusura bakmayın ama ben marksist değilim!” olsa gerek. Fetişleştirilmekten korkan Karl Marx, hayattayken bunu görme talihsizliğine uğramıştı.

Karl Marx’ın -bence- asıl büyük talihsizliğiyse, “artıdeğer” ve “sınıfsal çatışma” gibi paradigmalarından çok, insanlığın gelişiminin komünizm ile son bulacağı gibi “tarihsel determinist” öngörülerinin ciddiye alınması oldu. Marx’ın ideolojisinin eksik yanı, kapitalizmin her yerde aynı şekilde yaşanacağı varsayımıyla, toplumsal gelişme ve modernleşmeyi gözardı etmesiydi. Bu yanıyla, Marx’ın, tarihin sonunun geldiğini ve kapitalizmin nihai zaferini ilan eden Francis Fukuyama ile aynı yanılgıya düştüğünü söylemek olası…

Marx’ın son derece eğlenceli bir adam olduğunu söyleyebilirim. Hatta bizlere çok benzeyen bir adam. 18-20 yaşlarındayken Marx, hemen hepimizin geçirdiği ergenlik problemlerini çok yoğun bir şekilde yaşar. Önce Hıristiyan olur, ardından da satanist! Hatta bu dönemde birkaç satanik şiir bile yazar! Bu bunalımlı dönemi, Marx çabuk atlatır.

Şimdi, ben bunu burada yayınladım ya… Yarın birileri çıkar, “Marx satanistti!” diye haber de yapar!

Her neyse… Eşitsizliğin kaynağını bize muhteşem bir şekilde veren Karl Marx’a bugün hepimiz çok şey borçluyuz. Onun ortaya attığı politik kavramlar etrafında gelişen 150 yıllık politik mücadele sonrasında; hafta sonu tatili, 35 saat çalışma süresi, yaygın sağlık sigortası sistemi, emeklilik hakkı gibi “lükslere” sahip olduk.

(…)

Bu arada, çok sevdiğim bir anektod var. Onu size anlatayım:

Hikâye bu ya, modern sosyolojinin babalarından olan Émile Durkheim’e biri soracak olmuş:

- Efendim, siz kitaplarınızda hep Karl Marx’dan alıntılar yapıp, onun ortaya koyduğu kavramları inceliyorsunuz. Ama Marx’ın adını bugüne kadar hiç anmadınız. Ona karşı mısınız?”
- Fizikçiler, yerçekimini buldu diye her seferinde Newton’u neden anmaya gerek görmüyorlarsa, ben de o yüzden Marx’ın adını anmıyorum.

(…)

Kıssadan hisse… Karl Marx bugün yaşasa, karşılıklı birer kadeh rakı içmekten hoşlanacağımız bir ihtiyar; insanlığın gelişimi ve toplumsal eşitsizliklerin kaynağı üzere kafayı yormuş ve bu sorulara bugüne kadar verilebilmiş en iyi yanıtları sağlayan filozof; kadını ve içkiyi seven bir çapkın; ölmeden önce Türkçe’yi öğrenmeye niyetlendiği rivayet edilen bir “tatlı adam”dır…

Devrimlerden önce birer doz alınması, tavsiye olunur. Aşırı dozda kullanımı, şiddete yatkınlık, totalitarizm ve en kötüsü “hayal kırıklığı” gibi kontrendikasyonlara yol açabilir.

Bu arada, dünyada ve Türkiye’de solun haline bakıp bakıp üzülmeyin, olur mu? Merak etmeyin, bu dünya kimseye Karl Marx… :)

Not: Başlık, Derrida’nın bir kitabının başlığıdır. Sakin kafayla, iki ay gibi bir zaman dilimine yaymadan okunursa, körpe bünyelere zarar verebilir.

Not 2: Hayatım boyunca yazdığım en savruk yazılardan biri oldu bu. Yarın bir aksilik olmazsa, Pardus RootFS 0.2′ye dair gözlem ve önerilerimi yazıp, kendimi affettireceğim…

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Kendini Commonist sanmak!

28 Ekim 2005
creative commons, dylan dog, marx


Son günlerde acayip eğleniyorum. Arkadaşın biri işi gücü bırakmış, Copyleft’e ve Creative Commons’a dair dehşetengiz bir yazı dizisi yazıyor. Kısa bir süre önce “Korsan kitaplara karşı çıkan Marksistler de varmış!” gibi bir başyapıta imza da atan bu arkadaşı ciddiye alacak falan değilim elbet…

Türkiye’de Creative Commons ve GPL dair yapılan hiçbir toplantıda kendisini göremediğimiz bu arkadaş, son olarak “Commonist” lafına ve kızıl renk CC logolarına takmış. “Kendilerini komünist sananlar” diye uzunca da bir yazı yazdı… :)

Off offf! Geçtiğimiz günlerde Ortadoğu gazetesi tarafından “İstanbul’u Yunan’a vermek isteyen, dış mihrakların AB uzantılı maşası” ilan edilmiştim, şimdi de komünist olduk! Yazıdan anladığım kadarıyla, tam komünist de değilmişiz, kendimizi öyle sanıyormuşuz! Üstüne üstlük sadece ben değil, geçen CC toplantısına katılan tüm ekip zan altında! İbne gibin, puşt gibin bişii’yiz yani… (*)

Öncelikle birisinin bu arkadaşa her gördüğü CC’nin Sovyetler Birliği’nin CCCP’si olmadığını anlatması lazım. O logo eski Aeroflot’un sembolüydü ve Bill Gates abimizin Creative Commons için “Bırakın bu komünist ayaklarını” mealinde bir takım laflar etmesi üzerine, mizahi bir unsur olarak yapıldı, hızla benimsendi. Komünizm ile bir latifeden öte bir ilişkisi yoktur.

“Commonist” olmaya gelince. Bu da hoş bir kelime oyunundan başka bir şey değil. İnsanoğlu ironiden nasibini almamışsa, elbet böyle yanlış anlamalar olabiliyor. Öncelikle “Commonist” olmakla vurguladığımız “masum şey”, materyalist diyalektik ve marksist ekonomi politika falan değil. Creative Commons tamlamasının ikinci kelimesi “Common”ın ta kendisi. Bu kadar basit! Komplo teorileri kurmaya, sayfalar dolusu “komik” tahliller attırmaya gerek yok.

Üstüne üstlük, bu arkadaş, bugüne dek yapılan GPL ve Creative Commons toplantılarına zahmet edip gelmiş olsaydı, bu iki lisansı birbirinden kesin çizgilerle ayırdığımızı, CC’nin “share-alike”lı sürümlerinin dışındaki türevlerinin “copyleft uyumlu” olmadığını sık sık vurguladığımızı bilirdi.

Bu arada buraya kişisel bir not daha yazayım. Creative Commons’ı “copyleft uyumu” için değil, GFDL’e kıyasla çok daha kullanışlı ve esnek olmasından ötürü seviyoruz. GFDL’in eksiklerini kapatan, ihtiyaçlarınıza göre kolaylıkla eğip bükebileceğiniz ve bana göre çok daha anlaşılır bir lisanslama modelidir CC…

(…)

Burada küçük bir itirafta bulunmam gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Fazlamesai‘den Boran Puhaloğlu, benden GPL-CC haber grubu için alternatif isim önerileri istediğinde, ilk önerim “Marxist-Lennonist Commonist Party” olmuştu!

Bir kere biz hepimiz John Lennon’u çok seviyoruz. Marksistliğe gelince, en sıkısından Groucho Marx taraftarıyız! İşin Commonist kısmını da yukarda anlattık zaten…

Kısacası fena yakalandık. İbne gibin, puşt gibin bişiiyiz anlayacağınız…

* Not 1: Kemal Sunal “Kibar Feyzo” filminde ağası rolündeki Şener Şen’e “faşist” kelimesinin tarifini böyle yapar: “Ağam, böle ibne gibin puşt gibin bişiii…”

Not 2: “Para sizi mutlu etmez, çünkü mutluluk da zengindir” der Groucho Marx. Kendisiyle henüz tanışmayanlar, Rodeo Yayıncılık’ın çıkardığı Dylan Dog’lardan birini satın almalı…

Yorumlar
14 yorum var
Kategori
Politika, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Sevgi kelebeği MHP!

18 Ekim 2005
istanbul, politika, kültür


Bugünkü Ortadoğu gazetesinde -Hemen söyleyeyim, MHP’nin yayın organıdır kendileri- bendeniz Ali Işıngör, “İstanbul’u Yunan’a geri vermek isteyen, dış mihrakların AB uzantılı maşası” olarak yer aldım!

Vallahi şaka değil! Sabah henüz uyku mahmurluğunu atamamış bir halde işe gelmiş, ekranla birbirimize boş boş gözlerle bakma faslına dahi geçmemişken, genel yayın yönetmenimiz Özgür Atanur’un şuh kahkahasıyla kendime geldim:

“Oğlum Ali, Ortadoğu gazetesi çeyrek sayfa senden bahsediyor bugün! Seni hedef göstermişler, memleketi parçalıyormuşsun!”

Ne yalan söyleyeyim, yazıyı okudum ve ne demeye çalıştıklarını anlamadım! Yazının başı benim hazırladığım “Kayıp kentin sokak haritası” kitapçığının sanki bir “reklam metniymiş” gibi giderken, sonu Ali Işıngör’ün İstanbul’u Yunanistan’a ya da ne bileyim Vatikan’a hediye etmeyi hedeflemesi ile bitiyordu!

Şimdi bunu niye ciddiye aldığımı sorabilirsiniz. Aslında almıyorum da… Ama şu soru sabahtan beri kafama takılmıyor değil: “Madem İstanbul’un biz Türkler’den önceki geçmişi sizi bu kadar rahatsız ediyor, o halde neden fethini her yıl törenlerle kutluyorsunuz? Her yıl Topkapı surlarına çıkıp, elde kılıçlarla neden bu kenti yeniden fethediyorsunuz? Gizli bir mazohizmden dolayı ya da aslında hâlâ bilinçaltında sizin olmadığını düşünmenizden ötürü mü?”

Halbuki o kitapçıkta şunu anlattığımı düşünüyordum. İstanbul bir imparatorluklar şehridir ve bugün üzerinde “son imparatorları” yani bizler oturuyoruz… Roma’dan gelen, Bizans ile devam eden, Osmanlı ile doruğa çıkan bu kentin tarihini anımsamak, olsa olsa kenti ve şimdiki sahiplerini onurlandırır! Üzerinde oturduğunuz toprak parçası, sadece Osmanlı’nın değil, 2.000 yıl boyunca tüm dünyanın merkeziydi! Arkadaşlar şimdi söyleyeceğim şaka değil: Bugün Yerebatan Sarnıcı’nın yanındaki o taş sütun yani Milion Taşı, oraya dünyanın merkezini göstermesi için konmuştu!

Aslında bir şey daha aklıma geliyor ama… Söylemeye dilim varmıyor.

“Yoksa, o hiç sevmediğiniz Roma’nın ve Bizans’ın “gerçek mirasçıları” olduğunuzu hatırlattığı için mi İstanbul’u sevmiyorsunuz?”

(…)

Bu arada Pardus kapağı yüzünden bir Microsoft sertifikalı sistem mühendisinden hayatımdaki en garip okur mektuplarından birini aldım. İsmi bende saklı bu güzide sistem mühendisimiz, Pardus’un bir Knoppix klonu olduğunu (?), dolayısıyla Linux’un “suyunun suyunun suyu” olduğunu ciddi ciddi savunuyordu!

İşin garibi, bunları yazan arkadaşın aynı zamanda bir Microsoft eğitimcisi olmasıydı! Sabrım günlük “istiab haddini” fazlasıyla aşmış olduğundan, oturup sert bir cevap yazdım. Arkadaşlar, MCSE olmak bu kadar “naylon”laştı mı?

Yorumlar
7 yorum var
Kategori
Politika, Türkiye, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Deniz oğlum, lütfen evine dön!

2 Eylül 2005
blogger, politika


Dün sabah kahvaltısı sırasında “Bakalım bugün ne demiş pabucumun solcuları” diye içinden söylenerek İtalya’nın en çok satan La Repubblica gazetesini açan başbakan Silvio Berlusconi’nin herhalde bütün günü zehir olmuştur…

La Repubblica gazetesine tam sayfa ilan veren bir “blog sitesi”, başbakanın sağ kolu olan ve geçen ay ülkede bir bankacılık skandalının patlamasına neden olan Antonio Fazio’ya “Defol!” diye bağırıyordu!

İlan şu sözlerle bitiyordu: “… Fazio hâlâ yerinde oturuyor ve defolup gitmeyi düşünmüyor. Biz, yani www.beppegrillo.it blog sitesi ve binlerce sade vatandaş, kendi kendine finanse edilen bu doğrudan demokrasi girişimi ile Bay Fazio’dan bundan sonra evinde oturmasını istiyoruz…”

İki ay önce blog demokrasisinin bir örneği olarak yine bu sayfalarda ağırladığımız ünlü İtalyan komedyen Beppe Grillo, sitesinde bir çağrı yapmış ve okurlarından bir günlük gazetede yayınlanacak ilan için beşer avro bağış yapmalarını istemişti.

Binlerce İtalyan bu çağrıya katıldı ve ilan La Repubblica’da yayınlandı. İki gündür İtalya bu ilanı konuşuyor. Beppe Grillo bir blog sitesinin neler yapabileceğini gösteriyor bizlere…

Peki, siz hangi politikacılar için “Defol!” diye bağırmak isterdiniz? Benim listemin başında, Deniz Baykal ve “bugünkü yapısıyla” tüm CHP var…

Not 1: İlan yayınlanmasına rağmen hâlâ Beppe Grillo’nun hesaplarına bağış yağıyormuş… Beppe, birinci ilandan artan ve yeni gelen paralarla yayınlayacağı ikinci “tam sayfalık ilan”ın neye dair olacağını açıkladı bugün. İkinci ilanda, haklarında çeşitli suçlamalar dolayısıyla açılan davalarda hüküm giyen ama milletvekili dokunulmazlığı dolayısıyla hapse girmekten yırtan “milletvekillerinin tam listesi”ni yayınlayacakmış! İtalya şimdiden bu ilanı tartışmaya başladı.

Bu arada, bu listenin TBMM versiyonu, tek bir gazete sayfasına sığar mı acaba? Sadece Van ve Hakkari milletvekillerinin “eroin kaçakçılığı”ndan dolayı Interpol’de tutulan kayıtları, birkaç sayfayı doldurur diye tahmin ediyorum… Meraklısı, Postitler’deki tek bir isme dair kaleme alınan uzuuuuun bir yazıya göz atabilir.

Yorumlar
9 yorum var
Kategori
Blogger, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Irak’a düşen bombalar, kalplerimize de düşecek…

1 Ağustos 2005
politika, zapatista, subcomandante, ırak


Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun erkek, kadın, çocuk ve yaşlılarından selamlar. Bizim sözlerimiz, okyanusu aşabilmek için bulut oldu ki, sizlerin kalplerindeki dünyalara ulaşabilsin.

Bugün tüm dünyada, Bush’un Iraklı insanlara karşı açacağı savaşa “Hayır” demek için protesto gösterileri düzenlendiğini biliyoruz.

Ve zaten tam da öyle denmesi gerekiyor; çünkü bu savaş, ne Kuzey Amerika halklarının savaşı, ne de Saddam Hüseyin’e karşı bir savaş.

Bu savaş, Bay Bush’un temsil ettiği paranın savaşı (ki bu, onun zekâ yoksunu olduğunun kanıtıdır). Bu savaş, insanlığa karşı bir savaş; insanlığın kaderi şu anda Irak topraklarında tehlike altında.

Bu, korkunun savaşı.

Savaşın amacı, Saddam Hüseyin’i Irak’ta yenmek değil. Savaşın amacı, El Kaide’yi ortadan kaldırmak da değil, Iraklıları özgürlüğe kavuşturmak da… Bu savaş adalet için yapılmıyor; demokrasi için de yapılmıyor… Bu terörün amacı özgürlük de değil. Amaç, korku.

Kendisine neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini söyleyen bir polise, dünyanın boyun eğmeyeceği korkusu. İşte bu korkunun savaşı…

Dünyanın, yağmacılığı reddetmesinden duyulan bir korku.

İnsanlığın özünde olan bir isyanın korkusu.

Bütün dünyada bugün harekete geçen milyonlarca insanın barış çağrılarının daha da yükseleceği korkusu.

Irak topraklarına düşecek olan bombaların kurbanları sadece Iraklı siviller, çocuklar, kadınlar, erkekler ve yaşlılar olmayacak. Bu insanların ölümleri, Tanrı’yı ölüm ve yıkımda mazeret olarak göstermek isteyen Bush’un düşüncesizce ve rasgele ilerlediği bu yolda, birer “kaza” olarak adlandırılacak.

Bu aptallığı yöneten kişi olan Bay Bush, (ki aynı aptallık İtalya’da Berlusconi, İngiltere’de Blair ve İspanya’da Aznar tarafından destekleniyor) Irak halkının üstüne boşaltmaya çalıştığı gücü parayla satın aldı.

New York’taki ikiz kulelerin gölgelerinin ve 11 Eylül terör kurbanlarının bahane edildiği büyük bir hileyle, Bay Bush kendini dünya polisinin başı ilan etti. Bunu unutmamak lazım.

Ne Saddam Hüseyin, ne de Iraklılar ABD hükümetinin umurunda değil. ABD’nin umursadığı tek şey, cezalanmayacağından kesinlikle emin olup, dünyanın her yerinde, her an suç işleyebileceğini gösterebilmek.

Irak’a düşecek olan bombalar, dünyadaki tüm ülkelere de düşmek için uğraş verecek. Ayrıca kalplerimize de düşerek, içlerinde taşıdıkları o korkuyu evrenselleştirmiş olacaklar.

Bu savaş, tüm insanlığa karşı, bütün dürüst erkek ve kadınlara karşı olan bir savaş.

Bu savaş, korkunun ne olduğunu bilmemizi istiyor, parası ve ordusu olanın, hakkı da olduğuna inanmamızı istiyor.

İstiyorlar ki, bu savaşı umursamayalım, umutsuzluğu yeni bir din yapalım, susalım, boyun eğelim, vazgeçelim, pes edelim…. ve unutalım.

Cenova asilerinden Carlo Giuliani’yi unutalım.

Zapatistalar, rüyalarında ölülerini gören insanlardır. Bugün, ölülerimiz “HAYIR” diyen bir asiyi rüyalarında görüyorlar.

Bizim için tek bir şerefli kelime var ve bu savaşla yüzyüzeyken tek bir vicdanlı davranış var: “HAYIR” kelimesi ve isyan hareketi.

Bundan dolayı savaşa “HAYIR” demeliyiz.

Bahanesiz ve koşulsuz bir “HAYIR”.

Ölçüsü olmayan bir “HAYIR”.

Lekelenmemiş bir “HAYIR”.

Dünyanın tüm renkleriyle boyanmış bir “HAYIR”.

Net, kesin, bütün dünyada yankılanan, ve nihai bir “HAYIR”.

Bu savaşta tehlikede olan şey, güçlü ve zayıf arasındaki ilişki. Güçlü, gücünü bizim zayıflığımızdan alıyor. Bizim emeklerimiz, bizim kanımızla yaşıyor. Bu nedenle biz zayıf düşerken, o semiriyor.

Güçlüler bu savaşta Tanrı’ya müracaat ettiler; onların gücünü, bizim de zayıflığımızı, kutsal bir planın parçaları olarak kabul etmemizi istedikleri için bunu yaptılar.

Bu savaşın arkasında para tanrısı dışında bir tanrı yok; ölüm ve yıkım arzusu dışında bir hak da yok.

Güçsüzlerin tek gücü onurlarıdır. Savaşarak güçlülere karşı koymak ve isyan etmek için onlara ilham veren de zaten budur.

Bugünkü “HAYIR”, güçlüleri zayıflatacak ve zayıflara güç katacak.

Bazıları, dünya çapında birçok insanı bir araya getiren bu kelimenin savaşı engelleyip engelleyemeyeceğini, veya savaş başladığında, savaşı durdurup durduramayacağını soruyor olabilir.

Ama sorulması gereken soru, “Güçlülerin ölümcül yürüyüşünü durdurabilir miyiz?” olmamalı. Hayır. Sormamız gereken soru şu: Bu savaşı engellemek ve son vermek için elimizden gelen herşeyi yapmazsak, utancımızla yaşayabilir miyiz?

Böyle bir anda, hiçbir dürüst erkek veya kadın sessiz ve ilgisiz kalmamalı.

Hepimiz, kendi sesimizle, kendi yolumuzla, kendi dilimizle, kendi eylemimizle “HAYIR” demeliyiz.

Güçlüler eğer ölüm ve yıkımla korkuyu evrenselleştirmek istiyorlarsa, biz de “HAYIR”ı evrenselleştirmeliyiz.

Çünkü bu savaşa “HAYIR” demek, aynı zamanda, korkuya “HAYIR”, pes etmeye “HAYIR”, teslim olmaya “HAYIR”, unutmaya “HAYIR” ve insanlığımızı reddetmeye “HAYIR” demek olacak.

Bu insanlık için ve neo-liberalizme karşı bir “HAYIR”.

Umuyoruz ki, bu “HAYIR” sınırları aşar, gümrük kapılarından süzülür, dil ve kültür farklılıklarının üstesinden gelir ve insanlığın dürüst ve asil kesimlerini birleştirir -unutmamak gerekir ki bu kesim aynı zamanda çoğunluğu oluşturuyor-.

Çünkü bu, birleştirici ve onurlandırıcı bir reddediştir.

Çünkü öyle reddedişler vardır ki, insan olmanın onurunu tasdik eder.

Bugün gökyüzü, savaş uçaklarıyla ve kontrolü altında oldukları kişilerin aptallığını saklamak için kendilerine “akıllı” diyen füzelerle (Berlusconi, Blair ve Aznar gibileri bu füzeleri savunuyor), hayatın nerede olduğunu ve ölümün nerede olacağını gösteren uydularla, bulanıklaşmış vaziyette.

Yeryüzü ise, dünyayı kana ve utanca boyayacak olan savaş makineleriyle lekelendi.

Fırtına yaklaşıyor.

Ama şafak, sınırları aşabilmek için bulut olan kelimelerin sımsıkı bir “HAYIR”a dönüşmesiyle sökecektir; ve dağılan karanlığın içinden bir “yarın” sıyrılıp gelebilir.

Asi ve onurlu İtalya’nın kardeşleri:

Lütfen biz Zapatistaların size gönderdiği bu “HAYIR”ı kabul edin.

Bizim “HAYIR”ımızın, sizinkiyle ve bugün tüm dünyada çoğalan “HAYIR”larla birleşmesine izin verin.

Yaşasın “HAYIR” diyen isyan!

Ölüme ölüm!

Güneydoğu Meksika dağlarından…

Subcomandante Marcos.

Not 1: Güncelliğini kaybetmeyen bu metni, siteye koydum. Bence hiç de fena olmadı… Bu arada, bir süre önce kırmızı alarm vererek tüm militanlarını yer altına çeken ve yeni bir karar aşamasında olduklarını söyleyen EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), son bir ay içinde Meksika ve tüm dünya soluna mesajlar içeren altı bildiri yayınladı. Subcomandante Marcos, son bildiride, neo-liberalizme karşı alternatif bir siyaset yaratma önerisini tartışmak üzere Chiapas’tan çıkarak tüm ülkeyi baştan başa yürüyeceklerini açıkladı.

Bu yürüyüşün yeni bir “Zapatur” olup olmayacağı henüz bilinmiyor. Hatırlanacağı üzere ilk yürüyüşte, Subcomandante ve adamlarının Chiapas’ta başlattığı yürüyüş, 1.200 kilometre sonra Meksika başkanlık sarayına ulaştığında, tam 5 milyon kişiye ulaşmıştı…

Yorumlar
8 yorum var
Kategori
Coğrafya, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries Next Entries »

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Yazı takvimi

Kasım 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Biliyor Musunuz?


Son Yorumlar

  • Dünyanın en devrimci balığı yazısı için İran’ı sevmek için 41 neden - ÖmürDediğin.com tarafından yapılan yorum
  • Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…” yazısı için Özgürlük, bağımsızlık ve gelecek için Pardus | teknoist.com tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için ForumSefasi tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için serdar tarafından yapılan yorum
  • Nobel’i kim alacak? yazısı için seda tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (92)
  • Blogger (29)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (57)
  • Kültür (52)
  • Politika (24)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)

Arşiv

  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (4)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…
  • Just for fun!

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox