“Enternasyonal Şalala”

21 07 2007

Mano Solo‘ya saygılarımızla…



Şark Tuhafiyesi

18 07 2007

Diyarbakır Ulu Camii (Fotoğraf: Dick Osseman)

Diyarbakır’dayım. Sanırım Erkan’ın dediğine geldim ve gazetecilik yanım yine ağır bastı. İtalyan Il Sole 24 Ore gazetesi adına, ben ve Alberto Negri seçimleri izlemek üzere “Doğu’nun Paris’i” de denen Diyarbakır’dayız…

İşin Paris kısmını pek tartışmak istemiyorum, ama bildiğim ve sözümü esirgemekten çekinmeyeceğim bir şey varsa, o da bu kenti aslında en güzel anlatacak tamlamanın eski Hançepek Mahallesi’nde karşılaştığım bir mağazanın adında saklı olması: “Şark Tuhafiyesi“…

15 yıllık gazetecilik hayatımda beni her daim şaşırtan, olmadık anlarda inanılmaz goller atan, içinde insanoğlunun yaratabileceği cenneti ve cehennemleri barındıran bir “Şark Tuhafiyesi” burası…

Bugün beni iki kere daha şaşırtmayı başardı bu güzel kent. Bu şaşkınlıklarımın birincisini, dünyanın en huzur verici mekânlarından biri olan ve Ermeni+Bizans+Emeviyye+Selçuklu+Artuklu ortak prodüksiyonu muhteşem avlusuyla Ulu Camii‘deki küçük mihmandarımız Hüseyin (yaş 11) sayesinde yaşadım. Bu güzel hikâyeyi ilk fırsatta anlatacağım sizlere…

İkinci şaşkınlığım ise bugün birbirinin peşi sıra yaptığımız Akın Birdal ve Abdullah Arzakçı röportajlarında gerçekleşti. Bu isimlerin birincisi, İnsan Hakları Derneği’nin eski yöneticisi, DTP’nin Diyarbakır’da desteklediği bağımsız adayken; diğeri cumhuriyet tarihinde Diyarbakır’dan muhtemelen çıkacak ilk “ülkücü milletvekili”!

Güzel memleketimin sürprizleri de burada başlıyor :)… Bu seçimlere Diyarbakır’da özellikle sıkı asılan MHP’nin Diyarbakır 1. sıra adayı Abdullah Arzakçı, sadece meydanlarda değil, partisinin il kongresinde de Kürtçe konuşan; anne tarafından Zaza, baba tarafından ise Kürt olduğunu, annesinin Türkçe bilmediğini söylemekten çekinmeyen bir aday. Vallahi şaka değil! “Ne mozaiği ulan!” söylemiyle çelişen bu renkli aday ile MHP’nin Diyarbakır’da ilk milletvekilliğini kazanmasa bile eskiden yüzde 2′lerde dolaşan oyunu birkaç kat artıracağı kesin gibi.

Akın Birdal ise DTP’nin bu dönemde meclise sokacağından herkesin emin olduğu bağımsız adaylardan biri. Meydanlarda konuşmasını Türkçe yapıyor, DTP içinde varlığını herkesin bildiği ama konuşmadığı şahinler/güvercinler çatışmasında uzlaşma kültürünü savunan kesimin sözcülerinden biri.

Diyarbakır’da seçimlerin (Baskın Hoca ve sevgili Ufuk Uras’ı hariç tutarsak) İstanbul’dakinden çok daha renkli geçtiğini söylemek mümkün. Bugün DTP, Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda yarım milyon kişinin katılacağı dev bir miting düzenleyecek ve şehirde göze batan bir polis yoğunluğu da yok.

Neyse, onu bunu bırakıp, dünyanın en güzel avlusunun yanı başında bir evde büyümüş olan, Diyarbakırlı bir dosta bıraksak mı sözü?

AFFET BİZİ LAMBA

Öyle sarmaş dolaş olduk,
O kadar geçtik ki kendimizden
Lambayı söndürmeyi unutmuşuz,
Perdeleri çekmeyi de.
Meğersem sabah olmuş;
Gün pencereden bizi gözetler.
Cânım geceye veda etmek lazım;
Günün gösterdiği yoldan gitmek lazım,
Affet bizi lamba,
Seni buralara kadar sürükledikse,
Geceki sarhoşluğumuza bağışla.
Vakit varken dönsen memleketine;
Tutsak biz de her günkü yolumuzu.
Haydi uğurlar olsun;
Gecemiz sana emanet.

Cahit Sıtkı Tarancı

(…)

Fotoğraf: Dick Osseman



Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…”

26 11 2006

"Yazı yazmam için bana çiçek, kuş özgürlüğü değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğü istiyordum."

(Sait Faik Abasıyanık - Balıkçısını Bulan Olta adlı öyküden, syf 49)

 

Pardus... Özgürlük İçin...

"Sait Faik", Pardus 2007′nin en yeni betasının kod adı. 100 yıl önce, 18 Kasım 1906′da doğan öykücü Sait Faik Abasıyanık‘a adadık bu sürümü.

Peki, neden?

Aslında iki cevabı var bu sorunun. Birincisi, herkesin malumu. Martıların, sarhoşların, balıkçıların, dülger balığının, sokakların, İstanbul’un ve avareliğin yazarını bir de biz analım dedik. İstedik ki, Sait Faik’i sevenlerin, okuyanların, okuyup da hayal kuranların, martılara simit atanların sayısı artsın; İstanbul’a âşık olanların birkaç tane daha nedeni olsun…

İkinci nedenimiz ise biraz daha "derin" bir mevzuu…

"Özgürlük için" kod adımız Sait Faik olsun dedik! Öyle suya tirit bir özgürlük için değil, üzerinde düşündükçe daha da güzelleşen türden bir özgürlük. Yine Sait Faik’in deyimiyle söylemek gerekirse; bizim istediğimiz "çiçeğin ya da kuşun özgürlüğü" değil. Başka türlü bir şey bizim istediğimiz, ne ağaca benzer ne de buluta benzer… *

Bize içimizdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğünü istiyorduk! Öyle bir özgürlük olsun ki içinde yanlışı düzeltme özgürlüğü, korsan yazılım kullanmama özgürlüğü, seçme/vazgeçme özgürlüğü, dünyayı değiştirme hakkı, tembellik hakkı, aşk, eğlence ve bolca da içtenlik bulunsun!

Bu nedenle kampanya sloganımızı da "Özgürlük için" diye belirledik. Bu fikir ilk olarak, bir Pardus geliştiricisi olan Barış Metin‘in eşi Burçin’den çıktı. Ardından da proje yöneticimiz Erkan Tekman sloganı sahiplendi. Ekipten Umut Pulat ise bu sloganı taşıyan bir sürü şirin banner ve button/düğme hazırladı.

(…)

Sizlerin desteğine önümüzdeki dönemde daha çok ihtiyacımız olacak. Bu nedenle, tüm özgür yazılım destekçileri ile güçlerimizi birleştirerek, Türkiye’nin bugüne kadarki en büyük "viral/guerilla marketing" projelerinden birini hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Projemizin birinci ayağı, "Özgürlük için.." ve "Pardus 2007" yazan banner ve butonların aynı anda yüzlerce, hatta gücümüz yeterse binlerce sitede birden yayınlanmasını sağlamaktan geçiyor.

Sesimizi çoğaltmaya ihtiyacımız var! Bloglarınızda, kişisel sitelerde, sokakta, okulunuzda bizim sesimiz olun!

Siz de bizim gibi "özgürlüğüne düşkün" ve özgür yazılımlara "birbirinin ardına sıralanan anlamsız 0 ve 1′ler"den öte bir anlam yüklüyorsanız, sizleri de aramıza bekleriz!

Özgürlük için…

Pardus 2007…

 

[ratings] 



Google her şeyi bilir!

23 06 2006

Dost Irak halkı
Google’ın çeviri aracını sanırım biliyorsunuzdur… Google Translate aracına gidiyorsunuz ve seçeneklerden “Arabic to English’i seçiyorsunuz. Buradan sonrası çok kolay, Arapça “Irak halkı” anlamına gelen شعب يباد metnini yapıştırıp cevabın gelmesini bekliyorsunuz. “People annihilated” (yok edilen halk) diye mi çevrildi? Vardır herhalde bir bildiği Google’ın!

[ratings]



Denizi ilk defa gören çocuğun
birdenbire yaşlanması

30 04 2006

van gölü.jpg

Yer: Van ili

Zaman: 1999 yılının sonbaharı

Tam altı yıl önceydi. Nasılını hatırlamıyorum ama bir anda kendimi Van’da bir minibüste, yanımda Kuzey İtalya’nın en zengin yerleşim bölgelerinden biri olan Alessandria kentinin belediye başkanı ile birlikte bulmuştum. Minibüs içinde ben, Abdullah Öcalan’a "Başkan" diyen HADEP’liler, her biri ayrı telden çalan dört İtalyan ve bir de benzerliğinden ötürü İtalyanlarla aramızda "Saddam" adını taktığımız, susmak bilmeyen bir tip. Arkamızda ise ikisi beyaz, birisi ise üzerinde her yerinden devlet akan korkutucu bir yazı karakteriyle "Resmi Hizmete Mahsustur" yazan üç Reno. Devlet protokolüne uygun bir sıralamayla aktarmak gerekirse; Van Emniyet Amirliği, Milli İstihbarat Teşkilatı ve JİTEM

Abdullah Öcalan’ın Roma’ya sığınıp, "Infernetto" sokağından çıkmadığı ve İstanbul sokaklarında İtalyan marka buzdolaplarının yakıldığı günlerin nevrotik havası hâlâ geçmemiş. İtalyanlara, İtalyan olan her şeye ciddi bir güvensizlik var. Minibüsümüzü ve bizi her an izleyen güneş gözlüklü "devlet ricali"nin varlığı ve malum kabalıkları, İtalyan heyetinin "az gelişmiş" bir Latin Amerika diktatörlüğüne geldiklerine dair inançlarını daha da pekiştiriyor.

"Hayır" diyorum içimden, "Benim ülkemde JİTEM diye kuruluş aslında yok, sadece bir hayal bu…" Yıllar önce bir TBMM araştırma komisyonu bir konuda JİTEM’in görüşüne başvurmak için Genelkurmay’a yazı yazdığında, cevaben "Yasal prosedürü henüz yerine getirilmediği için böyle bir daire bünyemizde bulunmamaktadır" yollu, aslında cevap içinde bambaşka bir cevabın daha saklı olduğu bir mektup almıştı.

"Gabriel Garcia Marquez ‘Albaya Mektup Yazan Kimse Yok’u burada yazmalıydı…" diye düşünüyorum. Mektup ne kelime, karşımda duran yüzbaşının kendisi aslında "var ama yok"! Kara gözlüklerinin arkasından etrafa korku aşılayan, sarkık bıyıklı, etrafındakilere "çorbasına düşmüş sinek" edasıyla bakan birisi, Jitem yüzbaşısı. Ama dedim ya, kendisi "kâğıt üzerinde" aslında var olmamasına karşın, burada "derin devleti" ete ve kemiğe büründürüyor.

Tutuklanmamamızın tek sebebi, yanımızdaki İtalyan belediye başkanının varlığı. Olası bir tutuklamada ortaya çıkacak kepazeliğin büyüklüğü, bizi şimdilik koruyor. Ama bu bile beni rahatlatmış değil. Malum, bu ülke çok değil, birkaç yıl önce, Franz Kafka‘yı bile DGM’de yargılayıp, mahkeme heyetine hakaretten altı ay hapse mahkûm etmişti! [1]

HADEP’lilerse başka bir âlem. Dağdakilere "gerilla" diyorlar, Abdullah Öcalan’a ise "Başkan"! Bir "kirli savaş"tan bahsediliyor ama sadece hep tek bir tarafın kirli çamaşırları ortada. Öldürülen binlerce masum insandan, öğretmenlerin katledilmesinden, iş makinelerinin yakılmasından, eroin ticaretinden, örgüt içindeki infazlardan bahsedilmiyor elbette…

Bölgede siyaset yapmak çok zor. Her iki taraf için de "ya onlardansındır ya da bizden"… İkisinin ortası ya da "hiçbiri" gibi bir tercih asla olmadı ve olacağa da benzemiyor.

Aklı biraz başındakilerse, işin "her iki taraf için" gün geçtikçe biraz daha boka sardığının farkında. İş Kürtler için boka sarıyor çünkü sadece dağdaki savaşı değil, Irak’ta Amerikalılar ile ortaklaşa oynadıkları tehlikeli kumarı da kaybettiler. Yarın ABD bölgeden çıktığında, ilk kurban onlar olacak. Sadece Iraklı Sünnilerin, Şiilerin ya da Türkmenlerin değil; İran ve Suriye’nin de düşmanlığını kazandılar.

İş, Türkler için de boka sarıyor çünkü ortada giderek büyüyen bir nefret var. Taksicisinden mahalle berberine dek Türkiye’nin batısında yükselen öfkenin, ülkeyi bir kardeş kavgasına götürmesinden korkarım…

(…)

Ha, bir de İtalyanlarımız var elbet! Ben bunları düşünürken, İtalyan heyeti, Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde denizi ilk defa gören çocuğun birdenbire yaşlanması neyse [2], işte onu yaşıyor…

Neden mi? Çünkü tezekten yapılma evlerin karşısındayız![3] "Tezek" İtalyancaya nasıl çevrilir? "Hayvan kazuratından tükürüklü köfte mantığıyla üretilen yakacak"ın ferhanşensoycalamacası şöyle bir şey olabilir mi acaba: "Lö kombustible dö la merde dö la hayvan productee avec lö logic dö la köfte dö la tucuruque"?

Hadi çevirdin, bununla ev yapıldığını; daha da acıklısı, bunun içinde 18 nüfuslu bir "türdeşinin" yaşadığını, Allah’ın İtalyanına nasıl anlatırsın?

Van’ın 5 kilometre doğusunda, Erek Dağı’nın eteklerinde kurulmuş Bostaniçi Beldesi’ndeyiz. Anlatanların ve 10/25 sayılı ve 14/01/1998 tarihli TBMM Araştırma Komisyonu Raporu’nun yalancısıyım; 3.428 köy ve mezranın yakıldığı o günlerde, Van’ın hemen dışındaki birkaç yüz haneli Bostaniçi Beldesi’nin nüfusu, köylerden gelen göçle, 90′ların ortasında bir anda 2.000′lerden 17.000′e fırlamış!

İstanbul’un bile sonuçlarını taşıyamadığı bu göç karşısında, Bostaniçi’nin hiçbir şansı olmamış. Kanalizasyonların sokakta aktığı, su şebekesinin bazı mahallelerinin yakınına bile uğramadığı, kız çocukların okula gitme oranının yüzde 20′lerde dolaştığı, genç kız intiharlarında (bir ay içinde 16 kişi) Türkiye’nin en yüksek ikinci oranının yakalandığı, ürkütücü bir yerleşim bölgesine dönüşmüş burası…

İşte bunun için Van’dayız. Yerel Gündem 21 ve Uluslararası Belediyeler Birliği (IULA-EMME) ile bunu bir projeye dönüştürmek için çalışıyoruz. İtalyan Alessandria Belediyesi, Bostaniçi’nin içme suyu projesini finanse etmeyi kabul etmiş durumda.

Bakalım bunu projeyi hayata geçirebilecek miydik? 2000 yılının başında, hayatımdaki en büyük amaçlardan biri, bunu gerçekleştirmek olmuştu…

Gelecek hafta: Başıma ne dert aldığımın meğerse farkında değilmişim. 20.000 kişiye su götürme çabasının altı yıllık macerası ve mutlu son… Gelecek haftaki kısımda işin bir de Linux’u ilgilendiren kısmı olacak.

 


Dipnot 1: 13 Mart 1996 günü "Düşünceye Suçu’na Karşı Girişim" eylemi çerçevesinde yasaklı bir kitaba yayıncı olarak imza attıkları gerekçesiyle DGM karşısına çıkan 184 yazardan Mahir Günşıray, söz sırası geldiğinde elindeki kitaptan şu sözleri okumuştu:

"Siz kimsiniz? Ne yapıyorsunuz burada? Ne demek oluyor bu adalet komedyası? Sorguya çekilen niçin başkası değil de benim? Bunu bilmek isterdim. Siz de bilmiyorsunuz. Emirleri uyguluyorsunuz. Ve bu ad, her nasılsa benim olan bu ad, bir başkasının da olabilirdi. Bir badanacının mesela. Buradan çıkınca evinize gidecek, annenizi, karınızı, çocuklarınızı kucaklayacaksınız. Teker teker alınınca, her birinizin bir insan olması, hepinizin bir vicdanı olması… İşte bunu anlayamıyorum!"

Savcı, yerinden fırladı: "Bize hakaret ediyor, suç duyurusunda bulunuyorum!"

Sözler, Günşiray’ın o günlerde sahneye koyduğu Franz Kafka’nın "Duruşma" adlı oyunundandı. DGM, Kafka’yı sanık olarak 10. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yolladı. Böylece, Aziz Nesin’in ölümüyle 184′e inen sanık sayısı tekrar, 185′e yükseldi. Franz Kafka ne yazıktır ki hiçbir duruşmaya katıl(a)madı! Günşıray ise Kafka’nın bu satırları yüzünden 6 ay hapse mahkûm oldu.

Dipnot 2: Doğru kelimeyi bulamayınca, Edip Cansever’in "Ben Ruhi Bey Nasılım" şiirinden aldığım bu muhteşem mısraya sığındım. Kusurum affola…

Dipnot 3: Tezekten evi açıklamalıyım, aslında bu evler killi bir toprağın samanlı bir tezek ile karıştırılıp, kalıplanarak güneşte kurutulması ile elde edilen briketler aracılığıyla yapılıyor. Evin iç duvarlarından birine yapıştırılan tezeklerse, dışarda 80 santim kar varken içersinin ılık kalmasını sağlıyor.

Dipnot 4: Yazıdan alınarak, beni bölücülük ya da faşolukla itham edecek salakların tam listesini, önümüzdeki günlerde yorum bölümünde görebilirsiniz.

[ratings]



Berlusconi başkan, İtalya şampuan!

6 02 2006


Bir süredir yoğunluktan ve tembellikten ötürü Burkina Fasa Fiso‘ya ve Moleschino‘ya yazamıyordum. Aslında anlatacak o kadar çok şey birikti ki… Hangi birinden başlasam?

Eğlenceli bir konuyla başlayalım. Konumuz, İtalyan demokrasisinin gülü; Fininvest’in başkanlığını yaptığı dönemde yargıçlara rüşvet verdiği ispatlanmış; mahkemede Gladio uzantısı P2 locasına üye olmadığını söyleyen, 1826 nolu üye olduğu ortaya çıkınca hafızası yerine gelen; vergi kaçırdığı mahkeme kararları ile sabit, Silvio Berlusconi…

Bugünlerde dünyanın en demokratik seçim yasalarından birine dayanan İtalyan seçim sistemini olabilecek en adaletsiz hesaplamayla değiştirmekle uğraşan (Bizdeki sistemi bugün bir İtalyan’a verseniz, öpüp başına koyar, o kadar!) Silvio Berlusconi’den tüm İtalya’nın “sıtkı sıyrılmış” durumda.

Silvio Berlusconi’yi nasıl anlatabilirim ki size? Bir an için, Aydın Doğan’ın Türk televizyon kanallarının yüzde 91′ini kontrol ettiğini; Ali Şen’in Fenerbahçe’ye ömürboyu başkan seçildiğini; Türk Gladiosu’nun gözbebeği ve “Susurluk kahramanı” Mehmet Ağar’ın iktidara geldiğini, üstelik MHP ve DEHAP ile koalisyon (Berlusconi’nin neo-faşist Gianfranco Fini ve ayrılıkçı Umberto Bossi ile yaptığı türden) kurduğunu hayal edin… Bu üç adamın üzerine bolca Cem Uzan şerbetinden gezdirip, oluşacak karışımı bir kapta “kulak memesi” kıvamına gelinceye kadar karıştırın…

Voila! Ve işte karşınızda Silvio Berlusconi!

İşte böyle bir şey olsa gerek, Silvio Berlusconi tarafından yönetilmek… Aklı başında, orta zekâ seviyesinin üzerindeki her Türk için “bir kâbus” olabilecek bu senaryo, İtalya’da 1994′ten beri gerçek!

Bir süre önce Burkina Fasa Fiso’da Silvio Berlusconi’nin “baş belası” olan bir blogger’dan bahsetmiştim sizlere… Ünlü İtalyan komedyen Beppe Grillo, artık günde 200.000′e (yazıyla: iki yüz bin!) yaklaşan ziyaretçi sayısıyla, binlerce blogger’dan toplanan paralarla verilen tam sayfa gazete ilanlarından sonra İtalyan bloggerları yeni bir eyleme çağırdı: Wikipedia’daki Silvio Berlusconi maddesini yeniden yazmak!

Çağrıyı izleyen gün içinde, İtalyan Wikipedia’sındaki Silvio Berlusconi maddesine tam 23.000 kişi katkıda bulundu! Neler dökülmedi ki ortaya? Mahkeme kararları, P2 locasının sırları, Berlusconi’nin muhtemelen kendisinin bile unuttuğu ortaklıkları, eski gazete küpürleri… İşe bir süre sonra Berlusconi taraftarlarının da katılmasıyla inanılmaz bir “edit savaşı” yaşandı.

Sonuçta, Wikipedia yönetimi olaya el koymak zorunda kaldı ve İtalya’da mart ayında yapılacak seçimleri etkileyebileceği gerekçesiyle, bu maddeye yapılan eklerin yüzde 95′ini silerek maddeyi dondurdu. Wiki’de çare tükenmez elbette, Berlusconi karşıtları hemen kendi özgür Wiki-media’larını kurdular :)…

Acaba diyorum, münbit Anadolu topraklarından kaç tane böyle “Kollektif Wiki araştırma dosyası” çıkar? Pardon, birileri “Tansu Çiller”, “Susurluk”, “12 Eylül”, “Özal Ailesi” mı dedi?

Ne kötüsünüz…

(…)

Hadi, sizlere İtalya’dan birkaç Berlusconi fıkrasını anlatayım:

“İtalyan posta idaresi, üzerinde başbakan Silvio Berlusconi’nin resmi olan pullar bastırmış. Ancak birkaç gün sonra pulları piyasadan toplamak zorunda kalmışlar çünkü İtalyanlar pulun yanlış yüzüne tükürüyormuş!”

“Cennette kıyamet gününü bekleyen San Pietro (Katoliklerin en büyük azizi ve Roma Kilisesi’nin kurucusu) bir gezintiye çıkmaya karar vermiş. Diğer Katolik azizleri, melekleri tek tek ziyaret ettikten sonra tanrının huzuruna çıkmış. Tanrı kocaman bir tahtta oturuyormuş ve arkasındaki duvarda milyonlarca saat asılıymış. San Pietro saygılı birkaç kelamdan sonra dayanamamış sormuş:
- Efendim, arkanızdaki bu saatler nedir?
- Onlar günahkâr kullarım için. Her günah işlediklerinde saniyeyi gösteren ok ‘bir tık’ ileri gidiyor.
San Pietro saygıyla susmuş. Duvardaki saatleri sessizce seyretmeye devam etmiş. İki dakika sonra tekrar dayanamamış:
- Efendim, şimdilerde İtalya’yı yöneten kulunuz Silvio Berlusconi’nin saatini burada göremiyorum?
- Ha, o mu? Onu ofiste vantilatör olarak kullanıyorum!”

Not: Şimdi bazılarınız “Madem o kadar kötü, Berlusconi’yi neden seçiyor İtalyanlar?” diye soracak. Cevabını ilerde vereceğim.
.



Meksika’dan bir mektup var!

22 12 2005


Tam 11 gün önce, bana çok uzaktan, Meksika Chiapas’tan bir mektup geldi :). Özetle söylemek gerekirse, Zapatista hareketi (EZLN) isim değiştiriyor ve tüm dünyadan Zapatistalar hakkında yazı yazmış “çeşitli bloggerları”, yeni bir mücadelenin parçası olmaya davet ediyorlar. Bu kampanyanın henüz kesinleşmemiş adı “Zapatistas InterGalactica”. Subcomandante Marcos yine bol bol internetten, futboldan, edebiyattan, Meksikalı yerli halklardan, felsefeden ve “rüyaların hızı”ndan* bahsedecek :).

Ve böylelikle de Marcos aynı anda dünyanın tüm dillerinde yazan “ilk bloggerı” olacak. Bu, bana da yapılan ve beni açıkçası çok onurlandıran bir teklifti… Diğer Moleschino üyeleri ile mail grubumuzda tartıştıktan sonra; bunu Burkina üzerinden değil ama, Moleschino aracılığı ile hayata geçirmeye karar verdik.

Evet, doğru duydunuz! Bir süre sonra “Subcomandante” üyemiz olacak :)…

Sadece bu kadar mı? Değil elbette :). Aramıza bir de “büyük bir yazar” katılıyor. RSS üzerinden, kendisinin bir öyküsünün her gün bir bölümünü yayınlayacağız.

Yılbaşından sonra Moleschino epey bir hareketlenecek anlayacağınız.

* Not: Ah, Evet! Ağzımdan kaçırdım :). “Rüyaların Hızı” Subcomandante Marcos’un eğer yanılmıyorsam Türkçe’ye hiç çevrilmemiş bir yazısının adı. İspanyolca aslından çevirisine başlandı, yakın bir gelecekte Moleschino‘da yerini alacak. Ama önce birkaç ısınma yazısı…



Gülay Göktürk’ün sınırları var mı?

15 12 2005


“Atatürk Fenerbahçeli miydi yoksa Galatasaraylı mı?” tartışmasının gazı yetmemiş olacak ki, Türk neo-liberalizminin mümtaz temsilcilerinden Gülay Göktürk, köşesinden “şu minvalde” bir salvo atış yaptı:

“Atatürk yaşasaydı, 1950′lerde Adnan Menderes tarafından alaşağı edilirdi. 27 Mayıs ihtilalcileri ile muhtemelen işbirliği yapacak ve belki de 70′lerde Bülent Ecevit’in ortanın solu hareketi karşısında yenilip köşesine çekilecekti!”

“Gülay Göktürk kimdir?” diye soracaklara hatırlatalım, kendileri 70 öncesi FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) kadrosu içinde bulunan, sonra bu gruptan ayrılarak Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan ile Dev-Genç’in çekirdek kadrosu içinde yer alan, 12 Mart sonrasındaysa Doğu Perinçek, Gün Zileli, Cengiz Çandar ile birlikte “maocu” TİİKP’yi (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) kuran “profesyonel devrimci” bir ablamızdır…

12 Eylül’ün işkence tezgâhlarından da geçen Göktürk, 1989′da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Türk sosyalist solunda yaşanan çöküntü sonrasında, çareyi “solculuğun kızgın kumlarından neo-liberalizmin serin sularına” atlamakta bulan ekip içinde yer aldı.

Yeni Yüzyıl’da çalıştığı dönemde köşe yazılarını The Observer’un yazarlarından Erica Jong’dan arakladığı anlaşılınca, “Siz hiç mi komşunuzun bahçesinden erik çalmadınız?” diyerek kendini savunan bir düşünürümüzdür.

Gülay Göktürk’ün “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım? Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım!” dediği yazısıysa hiç kuşkusuz, pedofiliyi (sübyancılık) savunan makalesiydi… Sübyancıların sübyanlara zarar vermedikleri sürece, “cinsel tercihlerini” özgürce yaşayabilmesini savunan Gülay Göktürk, animasyon filmler ile yapılacak “çocuk pornosu”nun kimseye rahatsızlık vermemesi gerektiğini savunmuştu!

Şimdilerde “profesyonel devrimcilik” kariyerine Nazlı Ilıcak, Aykut Işıklar ve Cengiz Çandar’lı “Bugün” gazetesinde (eski Tercüman) devam eden Gülay Göktürk’ün Türk düşün hayatına yaptığı katkılar saymakla bitmez.

Ne yalan söyleyeyim, benim için Gülay Göktürk, kendi düşünürlerini “yaratamamış” Türk neo-liberalizminin “omurgasızlığının” bir sembolüdür…

(…)

Atatürk’ü mü tartışmak istiyorsunuz? Bu adama “çok şey” borçluyuz ama madem istiyorsunuz, tartışalım! Ama adam gibi, saçmalamadan ve “teyzemin testisleri olsaydı tıpkı amcam gibi olurdu” türünden faraziyeler üreterek değil!

“Atatürk’ü putlaştırmayalım” mı demek istiyorsunuz? Evet, bence de putlaştırmayalım, bu ülkede Atatürk’e en büyük kötülüğü “Ben Atatürkçüyüm” diyenler yaptı! Sanırım “en azından” burada birleşiyoruz.

Doktrin tartışalım, tarih tartışalım, siyaset tartışalım! Ama bunu lütfen “namusluca” yapalım. Bunu yapmadığınız sürece, bir zamanlar “Atatürk yaşasaydı, Refah Partisi’ne oy verirdi!” diyen Erbakan kadar komik olursunuz…

(…)

Aklıma bir fıkra geldi, anlatmadan olmayacak:

Tanrı dünyayı yaratırken, halklara da şekil vermeye karar vermiş. Cebrail’i çağırmış yanına:
-Gel bakalım, şimdi seninle halklara bazı özel yetenekler vereceğiz! Herkese eşit davranmak için her ülkeye sadece iki özellik vereceğiz.

Tanrı biraz düşünmüş:
-Önce Fransızlarla başlayalım işe. Onlar hem romantik olsun hem de iyi yemek yapmayı bilsinler.

Cebrail önündeki kağıda bunu not almış.
- İngilizlere kurnazlığı ve çalışkanlığı verelim!

Cebrail önündeki kağıda bunu da not almış.
- İtalyanlar hem neşeli olsunlar hem de sanatçı ruhuna sahip olsunlar!

Cebrail önündeki listeye bakmış, “Efendim” demiş, Türkleri unuttunuz…”

Tanrı uzun uzun düşünmüş…
- Türkler dürüst, zeki ve sağcı olsunlar!

Cebrail şaşırmış: “Efendim, Türklere üç özellik birden verdiniz…”

Tanrı omzunu silkmiş:
- Amaaan, içlerinden işlerine gelen iki tanesini seçsinler işte!

Türk sağının en büyük sorunu budur. Türklerden “hem zeki hem dürüst hem de sağcı” çıkmıyor; sağcı olanlarsa ya “zeki” ya da “dürüst” değiller…

Gülay Göktürk hangi sınıfa giriyor sizce?