Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • Kampanya
  • İletişim

Varan 3: PC Magazine’den Tremulous, Warsow ve diğerleri…

8 Ocak 2007

Trapper

Amerika’nın tayfunları ve selleriyle ünlü güzide tatil merkezlerinden (New Orleans) bildiren geliştiricimiz A. Murat Eren, Pardus oyun depolarında bulunan Tremulous için çok hoş bir yazı yazmış. Yazısına koyduğu ekran görüntüsünde gözüken frag rakamlarından Tremulous’da dövecek adam aradığı belli olan Meren’in sözü üzerine söz söyleyecek halimiz yok elbette… Onun yazısında en sevdiğim bölümü aşağı alıntılıyorum:

"Tremulous gerçekten çok başarılı bir oyun. Açık kaynak kodlu yazılım anlayışının gücünü gösteren bir yaratıcılığın ve birlikte çalışmanın ürünü olduğu için de ayrıca seviyorum. Bu noktada Quake II ve III’ün oyun motorunun kaynak kodunu açan ve Nexuiz, Tremulous, Warsow gibi oyunların ortaya çıkmasını sağlayan ID Software’in ileri görüşlülüğünü ve cesaretini tebrik etmek gerekiyor. ID Software’in böyle bir şeyi sadece ortada kendi oyun motorlarını kullanan bir sürü oyun olsun, insanlar coşup eğlensin diye yapmadığını biliyordum fakat fazla oyun oynayan birisi olmadığım için ID Software’in bu işten ne kazandığını anlayabilmek için biraz araştırmam gerekti. Yazılan-çizilenlerden gördüm ki özetle ‘Return to Castle Wolfenstein’ın, oynayanlar tarafından çok daha beğenilen ‘Wolfenstein: Enemy Territory’ye, Quake II’nin kendisinden onlarca kat daha iyi olan Quake III’e dönüşmesi ve ID Software’in şirket olarak değerini ikiye katlaması gibi bir geri dönüşü olmuş bu kararın. Her neyse. Benim asıl bahsetmek istediğim şey, her gün en az 20 dakikamı sömüren Tremulous…"

Baricade

 

Tremulous’un son olarak PlanetQuake‘de okurların oylarıyla en iyi GPL Quake oyunu seçildiğini belirtelim. Quake III kaynak kodlarının daha da geliştirilmesiyle elde edilen bir oyun motorunu kullanan Tremulous, birbirinden çok farklı yapıların (insan/böcek) savaşını son derece ilginç bir oyun zekâsıyla harmanlıyor.

Quake oyun motorunun GPL yani Genel Kamu lisansı ile dağıtılıyor olması, bir zamanlar Unreal oyun motorunun arkasına düşen ID Software’i yeniden ayağa kaldırdı. Hatta kaldırmak ne kelime, John Carmack servetine servet katmaya devam etti ve Quake motoru mükemmelleşerek rakibinden çok daha az sistem kaynağına ihtiyaç duymaya başladı… Yanılmıyorsam bir aralar, Quake turnuvalarında birinci olanlara garajındaki Ferrarileri hediye ediyordu Carmack :)!

Quake motorunun hızlı gelişiminin ardında yatan sır, elbette açık yazılım dünyasının Quake II ve III motorlarına yaptıkları katkılarda saklıydı. Carmack, Genel Kamu Lisansı’nın çok iyi bir "iş modeli" yarattığının farkına varmıştı. Üstelik bu lisans modelinin küçük firmalara rekabet gücü sağlarken, en çarpıcı fikirlere de fırsat tanıyordu. Quake oyun motorunun GPL ile dağıtılması her iki tarafın da işine yaradı: Carmack yeni ürünlerini geliştirirken sayısız geliştiricinin katkısına sahip oluyor, ürününü rakibinden daha hızlı pazara sunuyor ve küçük firmalar üzerinden ciddi paralar kazanıyordu; küçük firmalarsa oyun başına 350.000 dolar, her yeni platform için ekstra 50.000 dolar ve oyunun gelirinden yüzde 3 pay vermek yerine, kendi geliştirdikleri Quake motoru üzerinde oyun tasarlayarak var olmayı başarıyorlar. Üstelik Doom3 motorunu oyun endüstrisinin "büyük abilerine" ciddi rakamlara satmaya devam eden John Carmack’a muazzam bir geliştirici desteğini de sağlayarak!

Nitekim bugün ortalıkta üç resmi Quake oyun motoru sürümünden çok daha fazla "Quake motoru" var: Darkplaces, Qfusion, Tenebrae, Telejano, Twilight bunların sadece birkaçı…

Eskiden "Linux ortamında oynanacak güzel oyun yok ki!" serzenişlerini sık sık duyardık. Görünüş o ki, bu tablo inanılmaz bir hızla değişiyor. Nitekim, bu durumun yavaş yavaş aylık PC dergileri de farkına varmaya başladılar. Örneğin, bu ay Pardus 2007 Kurulum CD’sini okurlarına hediye eden bir diğer dergi olan PC Magazine dergisi, DVD içersine de Pardus oyun deposunda yer alan beş "tam sürüm" oyunu attı…

Pardus 2007 kurulumunun üzerine "tatlı niyetine" Tremulous, Warsow, Nexuis, Warzone 2010 ve Ufo: Alien Invasion’ı oynamak isteyenlere önemle duyurulur!

 PC Magazine kapak

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Hayat, Kültür, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…”

26 Kasım 2006

"Yazı yazmam için bana çiçek, kuş özgürlüğü değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğü istiyordum."

(Sait Faik Abasıyanık - Balıkçısını Bulan Olta adlı öyküden, syf 49)

 

Pardus... Özgürlük İçin...

"Sait Faik", Pardus 2007′nin en yeni betasının kod adı. 100 yıl önce, 18 Kasım 1906′da doğan öykücü Sait Faik Abasıyanık‘a adadık bu sürümü.

Peki, neden?

Aslında iki cevabı var bu sorunun. Birincisi, herkesin malumu. Martıların, sarhoşların, balıkçıların, dülger balığının, sokakların, İstanbul’un ve avareliğin yazarını bir de biz analım dedik. İstedik ki, Sait Faik’i sevenlerin, okuyanların, okuyup da hayal kuranların, martılara simit atanların sayısı artsın; İstanbul’a âşık olanların birkaç tane daha nedeni olsun…

İkinci nedenimiz ise biraz daha "derin" bir mevzuu…

"Özgürlük için" kod adımız Sait Faik olsun dedik! Öyle suya tirit bir özgürlük için değil, üzerinde düşündükçe daha da güzelleşen türden bir özgürlük. Yine Sait Faik’in deyimiyle söylemek gerekirse; bizim istediğimiz "çiçeğin ya da kuşun özgürlüğü" değil. Başka türlü bir şey bizim istediğimiz, ne ağaca benzer ne de buluta benzer… *

Bize içimizdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğünü istiyorduk! Öyle bir özgürlük olsun ki içinde yanlışı düzeltme özgürlüğü, korsan yazılım kullanmama özgürlüğü, seçme/vazgeçme özgürlüğü, dünyayı değiştirme hakkı, tembellik hakkı, aşk, eğlence ve bolca da içtenlik bulunsun!

Bu nedenle kampanya sloganımızı da "Özgürlük için" diye belirledik. Bu fikir ilk olarak, bir Pardus geliştiricisi olan Barış Metin‘in eşi Burçin’den çıktı. Ardından da proje yöneticimiz Erkan Tekman sloganı sahiplendi. Ekipten Umut Pulat ise bu sloganı taşıyan bir sürü şirin banner ve button/düğme hazırladı.

(…)

Sizlerin desteğine önümüzdeki dönemde daha çok ihtiyacımız olacak. Bu nedenle, tüm özgür yazılım destekçileri ile güçlerimizi birleştirerek, Türkiye’nin bugüne kadarki en büyük "viral/guerilla marketing" projelerinden birini hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Projemizin birinci ayağı, "Özgürlük için.." ve "Pardus 2007" yazan banner ve butonların aynı anda yüzlerce, hatta gücümüz yeterse binlerce sitede birden yayınlanmasını sağlamaktan geçiyor.

Sesimizi çoğaltmaya ihtiyacımız var! Bloglarınızda, kişisel sitelerde, sokakta, okulunuzda bizim sesimiz olun!

Siz de bizim gibi "özgürlüğüne düşkün" ve özgür yazılımlara "birbirinin ardına sıralanan anlamsız 0 ve 1′ler"den öte bir anlam yüklüyorsanız, sizleri de aramıza bekleriz!

Özgürlük için…

Pardus 2007…

 

[ratings] 

Yorumlar
11 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür, Politika, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Ötesini ben uydururum Hidayet…”

20 Kasım 2006

 Hist, hist!
Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor.

"Dostumu öldürdüm abi!" diyor. "Sakla beni."

Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simitin susamları kokan cebime girip kayboluyor.

"İsmin ne senin?" diye sesleniyorum cebime.

"Hidayet"

"Neden öldürdün, Hidayet?"

"Seviyordum be abi!"

"Nasıl seviyordun, Hidayet?"

"Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba, derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi. Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o yol göstermeyince aptal aptal bakardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden."

"İsmi neydi?"

"Pakize"

"Sonra Hidayet?"

"Sonra abi… Hava kararırdı. Susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. Afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez Pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, sıcacık."

"Sahiden mi?"

"Yok be yalancıktan, hülyadan be abi! Artık konuşur dururdum be abi."

"Sus, gelen var Hidayet."

Hidayet, paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzüldü.

Yağmur dinmişti. ortalık bir parça ağarmış gibiydi.

Hidayet cebimden seslendi:

"Anlatayım mı ötesini abi?"

"Anlatma, yeter bu kadarı."

"Peki abi, sustum. Nasıl istersen abi. Ama anlat beni Panco’ya emi?"

"Anlatırım Hidayet."

"Ama ötesi daha kıyak abi."

"Ötesini ben uydururum Hidayet. Sen çık cebimden. Palto da ıslandı. İkinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum"

"Peki abi"

Cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. Karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı…

(…)

100. yaşın kutlu olsun Sait Faik!

[ratings]

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Design is more than a style. Is an attitude.

28 Ekim 2006

Koln kenti
Yaklaşık beş gündür Köln’de, bir katılımcı olarak Orgatec’deyim. "Orgatec de ola ki?" diyeceklere kısaca anlatalım:

Orgatec her iki yılda bir, dünyanın 50 kadar ülkesinden 1200 kadar tasarım ve dekorasyon devinin bir araya geldiği bir uluslararası buluşma. Her ne kadar eski şaşaasından çok şey kaybetmiş olsa da, ölüsü bile bu buluşmanın dünyanın en önemli 10 tasarım etkinliğinden birisi olması gerçeğini değiştirmiyor. Belki işin "show" kısmında Milano’nun çok gerisinde ama yine de tasarım dünyasının ticari yanını hissetmek ve ergonomiye dair endüstride verilen cevapları görmek açısından son derece öğretici bir yer burası.

Her neyse, dünya gözüyle, tasarım dünyasının ünlü isimlerinden birkaçıyla şahsen tanışma fırsatını bile buldum burada. Adamlar bir dünya markası olmalarına; peşlerinde Sony, British Airways, Herman Miller, Phillips, Apple ve nicesinin peşinde koşmasına (Bu kadar ipucu verdikten sonra isim zikretmemek olmaz, iMac’in efsane tasarımcısı Ross Lovegrove da buradaydı) rağmen son derece mütevazı bir tavıra, hatta "dervişce" diyebileceğim bir iç huzura/dinginliğe sahipler. Elle tutulur hiçbir şey üretmeksizin sadece başkalarını eleştiren yığınların gürültülü dünyasında, işlerine/sanatlarına odaklanmışlar.

Benim için bu muhteşem insanlardan biri de, son birkaç ayımı aynı amaç doğrultusunda ve onun için harcamaktan gurur duyduğum Aziz Sarıyer‘dir.

Benim hayatımdaki ikinci Salgado‘dur o… Nedenini ilk fırsatta, memlekete dönünce yazacağım.

 

 

28 Ekim 2006

Köln/Almanya

 

Fotoğraf: Elke Wetzig

[ratings] 

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Coğrafya, Hayat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“İran’ı sevmek için 41 neden” ve Moleschino…

22 Ekim 2006

bir_iran_evi2.jpg
Son zamanlarda inanılmaz bir tempo içindeyim, bunda hem işlerin yoğunluğu hem de aynı anda pek çok iş ve uğraşı bir arada götürme inadım rol oynuyor. Bu nedenle de Burkina Fasa Fiso‘ya bir zamanlar harcadığım zamanın beşte birini bile artık ayıramıyorum.

Neyse ki hayatımın bir başka köşesinde Moleschino var ve oraya bu daha sık yazıyorum. Moleschino, hem birbirinden farklı ilgi alanlarına sahip yazarlarının fikir zenginliği, hem de son derece renkli okur yorumlarına (Geçenlerde birisi peygamberliğini ilan ederek bizi kendi dinine çağırdı) sahne olmasından ötürü, o ortamda yazmak çok daha keyifli.

Son yazdığım yazının düzeltmelerini yaparken, ansızın Burkina’da uzun zamandır hikâye anlatmadığımın farkına vardım. Belki de bu yüzden eskisi kadar sevmiyor, bir kenarda yetim bir şekilde bekletiyorum Burkina’yı…

İyisi mi, Moleschino’dan ödünç bir hikâye ile bir geri dönüş yapalım eski göz ağrımıza… Bu alıntının yapıldığı yazının ilk kısmına buradan, ikinci kısmınaysa şuradan ulaşabilirsiniz.

Karabük’te kol gibi demirler düzeliyor, bu site de düzelecek elbet…

(…) 

42) Hoseyniye Emini (Hüseyin’e emanet): Bir varmışlı bir yokmuşlu zaman kiplerinde, Ahmet Han adında biri, İran’ın en zengin beylerbeylerindenmiş. İşte o zamanlardan birinde, İran şahı Tebriz’deki yazlık sarayından Rey kentine dönerken, yolu her yanı bakımlı, köylüleri zengin mi zengin bir köyden geçmiş. Yanındaki vezire sormuş:

"Bu kimin köyüdür böyle?"

Vezir, "Beylerinizden Ahmet Han’ındır" demiş.

Neyse, bir sonraki mola yerine doğru yola koyulmuşlar. Birkaç saat kadar gittikten sonra başka bir bol çeşmeli, zengin bir köyde durmuşlar. Şah yine soracak olmuş:

"Peki, bu köy kimindir?"

 Vezir çekinerek yine aynı cevabı vermiş: "Beylerinizden Ahmet Han’ındır."

Yol boyunca hangi zengin, müreffeh köyde duracak olsalar o köyün Ahmet Han’ın (İsmini hatırlayamadığım için uydurdum-A.I.) olduğunu, biraz canı sıkılarak ama çokca da kıskançlıkla öğrenmiş İran Şahı. En sonunda dayanamayıp, patlamış:

"Kimmiş bu Ahmet Han! Götürün bakalım beni onun evine!"

Şah’ı Kazvin kentinin içinde, muhteşem bir konağa götürmüşler. Köşkte tek bir cam olmamasına rağmen, içerde yüzlerce renkli gölge dolaşıyormuş. Pencereler, eşi görülmedik bir şekilde güneşte parıldıyor, içeriye seyredeni sarhoş eden çeşitli ışık oyunlarını bırakıyormuş. Meğerse Ahmet Han, tüm konağın vitraylarını cam yerine Karagöz-Hacivat figürlerinin de yapıldığı gergedan derisinden yarı şeffaf/renklendirilmiş süslemelerle kaplamış! Bütün bir konak, tavanını süsleyen aynalarla birlikte bir masal sandığını andırıyormuş…

Şah, kendi sarayından bile güzel olan bu konağı ve sahibini çok kıskanmış… Konağa "usulünce" el koymak için Ahmet Han’a herkesin duyacağı bir şekilde seslenmiş:

- Ahmet Han, çok güzel bir saray yapmışsın! Burası "şahlara layık" bir yer olmuş!

Ahmet Han’dan ses çıkmamış.

- Ahmet Han! Sana diyorum! Bir "şaheser" olmuş burası!

Ahmet Han yine duymamazlığa gelmiş. Şah hiddetlenmiş:

- Ahmet Han! "Şahane" bir konak olmuş burası. Çok güzel!

Ahmet Han başını yerden yavaşça kaldırmış, kimsenin beklemediği bir cevabı yapıştırmış:

- Sahibi daha da güzel!

İran şahı çok hiddetlenmiş kendisini küçümser gibi konuşulmasından. Korumalarının elleri Ahmet Han’ın boynunu oracıkta almak için kılınçlarının kabzalarına uzanırken, öfkeyle haykırmış şah:

- Demek öyle seni densiz! Kimmiş sahibi bakalım buranın!

- Hazreti Hüseyin‘dir efendim!

Konağını o dakika Hz. Hüseyin’e vakfeden Ahmet Han, böylelikle hem evini hem de boynunu kurtarmış… Bugün, halkın "Hoseyniye Emini" yani "Hüseyin’e emanet" dediği bu konak, İran’ın "ulusal hazine"lerinden biri ilan edilmiş durumda. Camlaşıncaya kadar inceltilen ve renklendirilen gergedan derisiyle kaplı bu konağın eşsiz vitrayları, insana dev bir Karagöz-Hacivat sahnesinin içinde olduğunu düşündürür…

[ratings]

Fotoğraf: Flickr (Horizon)

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Coğrafya, Kültür, Sanat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

470 macerası (3. Bölüm): Direkler

1 Ekim 2006
yelken, hayat

ilkyardim cantası.jpg
"Havada-karada-suda" uyduruk işletim sistemlerinin düşmanı, 800×600 ekranda üç pencere ile çalışabilen pazarlama yalanlarının korkulu rüyası, intergalaktik işletim sisteminin can verdiği "470"imiz nihayet bugün direklerine kavuştu!

İstanbul Yelken Kulübü‘nden Tolga Rangavis -ki kendisi dünya tatlısı bir adammış, bugün bunu öğrendik- büyük bir jest yaparak, kulubün temiz kullanılmış iki direğini "uygun bir fiyata" satın almamızı sağladı.

Direk deyip de geçmemek lazım, satın aldığımız direkler her ne kadar ikinci el olsa da, olimpik ölçülerde ve bizden önce önce çeşitli yarışlarda (Avrupa Şampiyonası diye bir laf duydum sanki:) kendilerini ispatlamışlar. Yani direklerimiz, teknemiz gibi olimpik standartları yakalamış durumda!

Peki, şimdi geriye "kabaca" neler kaldı?

  1. Ana yelken bumbası (İYK aracılığıyla hallediliyor)
  2. Bir adet ana yelken, flok ve balondan (spinakker) oluşan armamız (Yine İYK aracılığıyla hallediyoruz)
  3. Yeni salma ve dümen palaları (Atölyede kendimiz yapıyoruz)
  4. Iskota makarası (Edineceğiz elbet)
  5. Teknelerin şu an bulundukları atölyede küçük bir jelkot makyajı ile "jilet gibi" yapılması ve boyanması
  6. Beşinci işlemin tamamlanmasını takiben teknelerin İYK’ya götürülmesi
  7. İYK tamirhanesinde direk pabucu, cem kilitlerin yerlerine bağlanması

Gürer ile bir aksilik olmazsa, bir iş daha yapacağız. İYK’nın "lisanslı" sporcuları olacağız!

(…) 

Yukardaki resme gelince…

Kendileri Pardus teknesine satın alınan ilk "donanım"tır. Bu bir "ilkyardım seti"dir, bazı münafıklarca başka başka yorumlar yapılabilir, lütfen bu yalanlara kanmayınız!

[ratings]

Yorumlar
10 yorum var
Kategori
Hayat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

470 macerası (2. Bölüm):
Ship Ahoy!

22 Eylül 2006
yelken, gpl, hayat

Görkem Çetin, Gürer Özen ve bendeniz, bir süre önce hikâyesini yine burada anlattığımız teknelerimize nihayet kavuştuk! Haramidere’deki bir atölyeden kamyonetle bu iki tekneyi nasıl getirdiğimizi anlatmadan önce, şu 470 neymiş onu bir anlatalım…

gurer ve ben calisiyoruz gorkem ise fotograf cekiyor :)

470, adını kendi uzunluğundan alan olimpik sınıf bir yelkenlidir. İlk olarak 1963′te ünlü Fransız deniz adamı/gemi inşaa mühendisi André Cornu tarafından tasarlanan bu tekne, dünyanın en başarılı centerboard formlarından biri olarak kabul edilir.

4 metre 70 santim boyuyla o kadar dengeli bir tasarımdır ki bu, çoğu modern yelkenlinin de kalkış noktası olmuştur. Sadece 120 kiloluk bir ağırlığa sahip olmasına karşın, 25 metrekareyi aşan (balon ile) yelken alanı ile sizi kelimenin tam anlamıyla uçurabilir! Bir anda 20 Knot‘lık hızlara ulaşmak ve sudan iki metre yukarda trapeze kalkmak (teknenin yanından dışarı doğru uzanarak dengeyi kurmaya yönelik, son derece keyifli bir olay) kesinlikle sürpriz olmaz…

Öte yandan, yelkencilikten anlayan bir baba-oğulun da fazla zorlanmadan kullanabileceği bir teknedir 470. Zaten André Cornu’nun bu tekneyi tasarlarken amacı da, tam olarak budur. 1910 yılında doğan Cornu, oğluyla birlikte kullanabileceği, hızlı, atletik ve eğlenceli bir tekneyi tasarlamayı hedeflemişti. Gerçekten de 470, hem durgun sulu göllerde hem de kıyılarda esen şiddetli havalarda kullanabileceğiniz, farklı havalarda farklı keyifler sunan, sıradışı bir teknedir. Rüzgâra hükmetmeyi bilmeyenlerin ise kesinlikle "uzak durması" gereken bir tehlikeli alettir!

470, iç hacim itibariyle de bir pirat ya da 420 kadar rahatsız edici de değildir. Devrildiğinde kolay kolay batmaz ve suda tekneyi çevirerek eski haline getirmek de çok zor değildir. Bir 470 ile "kafa dinlemek" için Adalar’a doğru yelken basabilir, iyice uzmanlaştıktan sonra kıyıdan kıyıya seyretmek ve sert havalara dikkat etmek kaydıyla daha uzun mesafeleri de katedebilirsiniz…

Ha, bu arada çok da pahalı bir tekne değildir. Bu aralar üçümüze (Ben, Gürer ve Görkem) sağdan soldan yöneltilen "Abi, duydum ki bir yat almışsınız, nereden buldunuz bu kadar parayı?" türünden sorular arttığından, hemen bir açıklama getirelim:

Teknemiz adı üstünde bir 470′tir ve bir balıkçı sandalıyla aynı boyda olan bu teknenin hammaddesi, apartmanlardaki su depolarında da kullanılan fiberglass olduğundan, son derece ucuzdur. Birinci el fiyatı ne kadardır bilemeyeceğim ama eğer bizim gibi nerede arayacağınızı biliyor ve biraz da "şanslı"ysanız, çiçek gibi bir ikinci elini bizim gibi 650 liraya düşürmeniz de mümkün!

Evet, yatımızı pardon "470"imizi 650 liraya aldık! Bir başka deyişle, kişi başına tam 216 lira! Ayıptır söylemesi, abim Cüneyt Işıngör’ü de kandırıp, hazır bulmuşken ikincisini de satın aldık! Ve tüm bunlar bir tonluk fiber su deposundan ucuza geldi :)…

Şimdi sıra teknelere direk bulmakta…

Yakında bu dünyada dikili bir de "direğimiz" olacak. Gerisini de o gün anlatırız artık.

 


Not: Eskiden Karayipler’de, ufukta bir tekne göründüğünde, direğe çıkan korsan "Ship Ahoy!" yani "Ufukta bir tekne!" diye bağırarak arkadaşlarına haber verirmiş. Bizimki de biraz o hesap: Ufukta teknemiz görünmeye başladı… :)

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Hayat, Kültür, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

İstanbul Tasarım Haftası’ndan notlar

16 Eylül 2006

Çok az vaktim olduğundan ve fuar alanındaki sık sık kopan bir kablosuz bağlantıyı kullandığımdan, aklıma takılanları kısa notlar halinde geçiyorum:

Buradayız!

  • Istanbul Design Week geçen yılki gibi yine Eski Galata Köprüsü’nün üzerinde. "Eski Galata Köprüsü nerede?" diye soracaklara hemen söyleyelim; Balat kıyısında, Haliç’in içine uzanmış bir yarım köprü…
  • Galata Köprüsü’nün bilinçli bir şekilde yakıldığı günü (Evet, yanmadı yakıldı!) dün gibi hatırlıyoruz. Sınıf arkadaşım Pelin Tayanç ile o gün ders çıkışında köprü altında karşılıklı içmeye karar vermiştik. Köprüye vardığımızda cayır cayır yanıyordu. Hüngür hüngür ağladığımızı hatırlıyorum.
  • Köprüye dair en eski anılarımdan biri, 1984 yılında okula gitmek için üzerinden her gün "fındıkburun" tabir edilen otobüslerle geçişimdir. Fındıkburunlar o yıldan sonra hizmetten kalkmıştı. Bu otobüslerin yolcu indirme kapısı, aracın tam arkasındadır. Bu nedenle de durağa geldiğinizde sağ tarafa doğru değil, yolun tam ortasına inerdiniz. Hiç unutmuyorum, bir keresinde inerken, şöförün aracı kaykıttırmasından ötürü arkadaki renonun kaportasının üzerine düşmüştüm :)
  • İstanbul Tasarım Haftası’nın en güzel yanının "köprünün kendisi" olduğunu söyleyebilirim. Sıkıldığımda arkamı dönüyorum ve karşıma Galata Kulesi, Fatih Camii, Fener Patrikhanesi’nden oluşan muazzam bir manzara çıkıyor. Bu köprüyü hâlâ çok seviyorum!
  • Köprünün üst kısmı Türkiye’nin önemli tasarım ve dekorasyon firmalarına ayrılırken; alt kat, genç tasarımcılara ve üniversitelere bırakılmış.
  • Polisan ziyaretçilerin renklendirmesi için iki farklı dev İstanbul manzarasını panolara çizdirmiş. Ancak halkımız resmin üzerine "Ali Ayşe’yi seviyor, Çarşı ulan, Suphi rullaz" gibi şeyler yazdığı için bu sabah panolar değiştirildi. Yeni gelen panolar da an itibariyle mundar olmuş durumda…
  • "Köprü üstü" standlarının çok daha profesyonel ve çarpıcı olduğunu söylemeliyim. Benim açımdan en ilgi çekici tasarımlar buradaydı. Aziz Sarıyer, Can Yalman, Reha Erdoğan gibi ünlü tasarımcılar buradaydı ve bence en çok ilgiyi de onlar çekti.

Arc masa

  • Artistanbul olarak yer aldığımız Alparda standından bahsetmeliyim. Aziz Sarıyer‘in Arc isimli masası ile "En İyi Tasarım" ödülüne aday gösterildiğimiz şu dakikalarda standımız gazeteci kaynıyor. Demin Wallpaper dergisi ile tanıştık, onlara yarın balık-ekmek yedireceğiz :)
  • "Köprü altı"na gelince… Burası daha çok genç tasarımcılara ayrılmış olmasına ve dünya çapındaki tüm tasarım etkinliklerinde en çok ilgiyi genç yeteneklerin yer aldığı bölümler çekmesine rağmen (Milano’da mesela her yıl dünyanın dört bir yanından gelen genç yetenekleri ağırlayan Satellite, Milan Design Week’in kâbesi sayılır ve ekstra para ödenerek gezilen tek bölümdür!) ne gariptir ki, İstanbul Tasarım Haftası’nın en sönük kısmı da burasıydı! Bunu artık neye yormak gerekir, bilemedim.
  • Eskiden çalıştığım kurum olduğu için "tevazu" göstermeyeceğim: Hürriyet Grubu’nun bu tür organizasyonlarını üstlenen DDF nefret edilecek bir organizasyon becerisi gösteriyor. Söz verdiği hizmetlerin hiçbirini adam gibi vermeyen DDF’in adı "köprüyü satma" becerisi göstermiş olduğu için "Sülün Osman"a çıkmış durumda! Gelecek yıl zor satarlar..
  • Köprüde balık ekmek henüz yiyemedim, kısmet yarına…
  • Tasarım fuarı burada, uyduruk etkinliklere (Cebit) katılan Pardus nerede? :)

Neyse, geri kalanı yarın paylaşırım sizlerle :)…

 
Köprüaltı muhabiriniz-Ali 

 

Fotoğraflar: Aslan parçası Dexigner‘dan..

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Coğrafya, Kültür, Sanat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries Next Entries »

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Yazı takvimi

Kasım 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Biliyor Musunuz?


Son Yorumlar

  • Dünyanın en devrimci balığı yazısı için İran’ı sevmek için 41 neden - ÖmürDediğin.com tarafından yapılan yorum
  • Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…” yazısı için Özgürlük, bağımsızlık ve gelecek için Pardus | teknoist.com tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için ForumSefasi tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için serdar tarafından yapılan yorum
  • Nobel’i kim alacak? yazısı için seda tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (92)
  • Blogger (29)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (57)
  • Kültür (52)
  • Politika (24)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)

Arşiv

  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (4)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…
  • Just for fun!

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox