Kediler ikiye ayrılırmış…

16 02 2007

Cesaria Evora
Kediler ikiye ayrılırmış: Sahibini kedi sananlar ya da kendini insan sananlar…

Bizimkisi ikinci sınıftan sanırım. Penguen dergisinde Selçuk Erdem’in sayfasını dikkatle okuyan, limonlu Freşa’larımı içen, yatakta beni iten “aşağılık varlık”ın son numarası şu: Cesaria Evora dinlemeyi seviyor beyimiz! Hele hele Ausencia‘yı söylediğinde kuyruğunu keyifle bir metronom gibi aşağı-yukarı sallarken görmelisiniz eşek herifi :)…

Ultra marjinal bir kedimiz var anlayacağınız…

Şeytan diyor şunu .pisi paketi yap, arkasından GPL ile eşe dosta dağıt! Hedenede hanım kızlar hödenee al fistanı hönkürdümde fedenee… Di mi Cevat Abi? Evet Benjamin!

(…)

Not: Pirimiz Deli Cevat’ın şu sözü çerçeveletilerek tüm sınıflara asılmalı: “Öffff çok sıcak, öfff çok sıcak, çıkarıcam şu saati sonunda o olacak!”



Ken Parker “yolu yarıladı”…

10 01 2007

Evim güzel evim
Fi tarihinde sizlere memleketin sayısı giderek azalan "fight-club"larından birinin sahibi olan Murat Mıhcıoğlu ve Rodeo Yayıncılık’tan bahsetmiştim hatırlarsanız. Hatta bir ara çizgi roman kahramanlarının da yüzüne çizgilerin yerleşmesinden dem vurarak "Biz mi yaşlanıyoruz yoksa çizgi roman kahramanları mı?" diye sormuştum

Görünüş o ki, belki herkes değil ama en azından bir sıra dışı nesil olarak bizler yaşlanıyoruz… Artık pek kimsenin yüzüne bakmadığı çizgi roman kahramanlarımızı da yanımıza alıp, güzel beyaz atlara binerek uzaklaşacağız bir süre sonra bu dünyadan.

70′li yıllarda doğanların "Alaska" adıyla müptelası olduğumuz ve Rodeo tarafından muhteşem bir kaliteyle yayınlanan Ken Parker da bizler gibi "yolu yarılamışa" benziyor… Hem gerçek hem de mecazi anlamıyla yolun yarısında…

59 maceralık yolun 30′uncusunda yani şu an piyasada olan sayıda, Ken Parker’ı bu kez ailesiyle görüyoruz. “Evim, Güzel Evim” adlı bu macerada, Ken baba ocağına dönüyor; biz de ailesiyle ve çocukluk arkadaşlarıyla tanışma fırsatı buluyoruz. Sekiz yıllık bir aradan sonra "eve dönen" Ken Parker, 30. macerası ile bir de güzel sürpriz yapıyor bizlere: sessiz sinemanın ünlü Laurel-Hardy ikilisi ile Vahşi Batı’da karşılaşıyoruz!

Rodeo’dan çıkmış Ken Parker ve Dylan Dog serilerine ait kitapların tekrar-dağıtımları da devam ediyor: Rodeo Çizgi Roman Pakedi #4 kanalıyla, Ken Parker dizisinden 6 farklı kitap dağıtılmış durumda. İki kitap ve bir de özel kitap ayracından oluşan 10 YTL’lik bu paketleri sakın kaçırmayın! :)



Varan 3: PC Magazine’den Tremulous, Warsow ve diğerleri…

8 01 2007

Trapper

Amerika’nın tayfunları ve selleriyle ünlü güzide tatil merkezlerinden (New Orleans) bildiren geliştiricimiz A. Murat Eren, Pardus oyun depolarında bulunan Tremulous için çok hoş bir yazı yazmış. Yazısına koyduğu ekran görüntüsünde gözüken frag rakamlarından Tremulous’da dövecek adam aradığı belli olan Meren’in sözü üzerine söz söyleyecek halimiz yok elbette… Onun yazısında en sevdiğim bölümü aşağı alıntılıyorum:

"Tremulous gerçekten çok başarılı bir oyun. Açık kaynak kodlu yazılım anlayışının gücünü gösteren bir yaratıcılığın ve birlikte çalışmanın ürünü olduğu için de ayrıca seviyorum. Bu noktada Quake II ve III’ün oyun motorunun kaynak kodunu açan ve Nexuiz, Tremulous, Warsow gibi oyunların ortaya çıkmasını sağlayan ID Software’in ileri görüşlülüğünü ve cesaretini tebrik etmek gerekiyor. ID Software’in böyle bir şeyi sadece ortada kendi oyun motorlarını kullanan bir sürü oyun olsun, insanlar coşup eğlensin diye yapmadığını biliyordum fakat fazla oyun oynayan birisi olmadığım için ID Software’in bu işten ne kazandığını anlayabilmek için biraz araştırmam gerekti. Yazılan-çizilenlerden gördüm ki özetle ‘Return to Castle Wolfenstein’ın, oynayanlar tarafından çok daha beğenilen ‘Wolfenstein: Enemy Territory’ye, Quake II’nin kendisinden onlarca kat daha iyi olan Quake III’e dönüşmesi ve ID Software’in şirket olarak değerini ikiye katlaması gibi bir geri dönüşü olmuş bu kararın. Her neyse. Benim asıl bahsetmek istediğim şey, her gün en az 20 dakikamı sömüren Tremulous…"

Baricade

 

Tremulous’un son olarak PlanetQuake‘de okurların oylarıyla en iyi GPL Quake oyunu seçildiğini belirtelim. Quake III kaynak kodlarının daha da geliştirilmesiyle elde edilen bir oyun motorunu kullanan Tremulous, birbirinden çok farklı yapıların (insan/böcek) savaşını son derece ilginç bir oyun zekâsıyla harmanlıyor.

Quake oyun motorunun GPL yani Genel Kamu lisansı ile dağıtılıyor olması, bir zamanlar Unreal oyun motorunun arkasına düşen ID Software’i yeniden ayağa kaldırdı. Hatta kaldırmak ne kelime, John Carmack servetine servet katmaya devam etti ve Quake motoru mükemmelleşerek rakibinden çok daha az sistem kaynağına ihtiyaç duymaya başladı… Yanılmıyorsam bir aralar, Quake turnuvalarında birinci olanlara garajındaki Ferrarileri hediye ediyordu Carmack :)!

Quake motorunun hızlı gelişiminin ardında yatan sır, elbette açık yazılım dünyasının Quake II ve III motorlarına yaptıkları katkılarda saklıydı. Carmack, Genel Kamu Lisansı’nın çok iyi bir "iş modeli" yarattığının farkına varmıştı. Üstelik bu lisans modelinin küçük firmalara rekabet gücü sağlarken, en çarpıcı fikirlere de fırsat tanıyordu. Quake oyun motorunun GPL ile dağıtılması her iki tarafın da işine yaradı: Carmack yeni ürünlerini geliştirirken sayısız geliştiricinin katkısına sahip oluyor, ürününü rakibinden daha hızlı pazara sunuyor ve küçük firmalar üzerinden ciddi paralar kazanıyordu; küçük firmalarsa oyun başına 350.000 dolar, her yeni platform için ekstra 50.000 dolar ve oyunun gelirinden yüzde 3 pay vermek yerine, kendi geliştirdikleri Quake motoru üzerinde oyun tasarlayarak var olmayı başarıyorlar. Üstelik Doom3 motorunu oyun endüstrisinin "büyük abilerine" ciddi rakamlara satmaya devam eden John Carmack’a muazzam bir geliştirici desteğini de sağlayarak!

Nitekim bugün ortalıkta üç resmi Quake oyun motoru sürümünden çok daha fazla "Quake motoru" var: Darkplaces, Qfusion, Tenebrae, Telejano, Twilight bunların sadece birkaçı…

Eskiden "Linux ortamında oynanacak güzel oyun yok ki!" serzenişlerini sık sık duyardık. Görünüş o ki, bu tablo inanılmaz bir hızla değişiyor. Nitekim, bu durumun yavaş yavaş aylık PC dergileri de farkına varmaya başladılar. Örneğin, bu ay Pardus 2007 Kurulum CD’sini okurlarına hediye eden bir diğer dergi olan PC Magazine dergisi, DVD içersine de Pardus oyun deposunda yer alan beş "tam sürüm" oyunu attı…

Pardus 2007 kurulumunun üzerine "tatlı niyetine" Tremulous, Warsow, Nexuis, Warzone 2010 ve Ufo: Alien Invasion’ı oynamak isteyenlere önemle duyurulur!

 PC Magazine kapak



Pardus neden “Anadol STC”dir?

3 01 2007

Anadol "Sport Touring Car"
Sevgili Erkan Tekman, Erhan Ekici’nin son blog girdisine kıvrak bilek hareketleriyle son derece zekice bir cevap vermişe benziyor.

"Kıvrak bilek hareketleriyle" çünkü Anadol STC 16′nın öyküsünü benim gibi bilmeyenleri "ters köşeye" yatırmayı başardı… Anadol’un Reliant-Ogle imzasını taşıdığını bilen pek çokları için Anadol, düpedüz bir İngiliz tasarımıydı ve Erkan’ın işbu itirazı daha ilk teşbihde çökmüşe benziyordu! 

İşin "zekice" kısmı da tam burada başlıyor. Çünkü Erkan’ın sözünü ettiği araç, Anadol STC 16… Başlangıcı, gelişimi ve sonuçlarıyla Anadol STC, Cumhuriyet tarihinin en ilginç Ar-Ge çalışmalarından biridir. Benim "metin okumama" göre Pardus’un bugünü, geleceği ve önünde duran tehlikelere dair bazı ipuçlarını da veren bir hikâyesi varmış Anadol STC’nin…

Bu ilginç hikâyeyi anlatalım o halde:

1960′ların sonlarındayız… O günlerde Türkiye’nin ilk seri üretim bantına sahip olan Anadol’u üreten Otosan, o zamanki teknolojik partner olan İngiliz Reliant’ın desteği olmaksızın, çift kapılı bir spor araba tasarlamaya ve üretmeye karar verir. Hedef, bu aracın Türk mühendisliği ve tasarımına dayanmasıdır. Koç ailesinden Erdoğan Gönül’ün bastırmasıyla, Belçika Kraliyet Akademisi’ni bitirip yüksek resim mastırı yapan ve Fransa, İngiltere ile İtalya’da çeşitli araba firmalarına tasarımlar yapan "harika çocuk" Eralp Noyan Türkiye’ye getirtilir.

Eralp Noyan’ın çizdiği ilk çizgiler yönetimde revizyonlara uğrar ve bu süreç Eralp Noyan’ın projeyi bırakması ile sonuçlanır. Yerine İngiliz tasarımcı Carl Orsen getirilir. Carl Orsen, Eralp Noyan’ın çizimlerinden yola çıkıp, koca burunlu, Jaguar bozması denemelerin arkasından işi bırakmak zorunda kalır. Ardından Hyundai firmasını Hyundai yapan efsane tasarımcı Crosswhite göreve getirilir. Crosswhite ilk çizimleri görünce: "Bu adamı bulun, hemen işi bitirsin!" der…

Tekrar Otosan’a dönen Noyan, STC 16′nın ilk tasarımlarını altı ayda elden geçirir ve maket üzerindeki düzeltmeler tamamlanınca gerçek model ortaya çıkar. Ortaya çıkan araç, bugün için bile pek çok araba için güçlü sayılabilecek 1600 CC’lik motora sahip, iki kişilik, uzun burunlu, agresif görünümlü, ralli tipi deri direksiyonlu, 200 kilometre kadranlı (Yıl 1971, dikkatinizi çekerim! A.I.) Anadol STC’dir. Nitekim, halk arasında STC’nin açılımı "Süper Türk Canavarı"na dönüştürülür :)…

Anadol STC (Sport Touring Car) 16′nın mühendislik çalışmalarını Ekber Onuk, Bernar Nahum, Jan Nahum, Günay Atuk, Kadri Nişel, Necdet Oral, Zeki Diker‘den oluşan efsane bir ekip yürütmüştü. Tasarım sürecinde yaşanan aksamalara ve diğer Anadol’lardan farklı bir şasi ve motora sahip olmasına karşın 11 ay gibi kısa bir sürede ilk prototip hazır hale getirilir.

Her neyse, bu efsane ekibin 176 adet ürettiği bu araç, her ne kadar 1970′lerin Türkiye’sinde "spor araba" satmaya kalkışmak gibi ticari açıdan yanlış bir öngörüyle yola çıkmış olduysa da, Türk otomotiv sektörüne en çok katkıda bulunan proje oldu. O projeden elde edilen birikimle Türkiye’nin ilk ulusal askeri aracı Böcek’in (bu araç geleceğin SUV‘larının atası sayılır) üretimi, Mazda’yı Mazda yapan Wenkel Motor’un Türkiye’de geliştirilmesi ile döneminin en gelişmiş özelliklerine sahip olan ve Ford grubunun "hükümet düzeyinde" baskı uygulayarak  üretimini engellediği "Çağdaş" prototipi bu dönemde ortaya çıkar.

 Anadol Bocek 202 adet üretildi

(…)

Peki, Anadol STC 16′yı yaratan "efsane ekip"e ne oldu? Hemen anlatalım.

Eralp Noyan, Bursa Motor Sanat Okulu’nu bitirdikten sonra dünyanın en iyi arabalarının üretildiği İtalya’ya gitmeyi kafasına doyan deli dolu bir gençtir. Napoli’den edindiği bir kız arkadaş sayesinde İtalya’ya geçer. Mühendis kariyerini saklamak zorunda kalarak, 20 yaşında Ferrari fabrikasında hademelik yaparak profesyonellik kariyerine ilk adımını atar. Belçika Kraliyet Akademisi’ni bitirdikten sonra Avrupa’nın otomotiv devleri tarafından keşfedilir. Anadol STC macerasından sonra aynı ekipten Ekber Onuk ile çalışmaya ve Türk Deniz Kuvvetleri için hücumbot tasarlamaya devam ediyor.

Ekber Onuk, sınıfında dünyanın en gelişmiş hücumbotları kabul edilen Kaan MRTP’lerin üretildiği Yonca-Onuk Tersaneleri’nin sahibi bugün. Kompozit malzemeden üretilen ve Stealth özellikli bu botlar, yarı-aktif değişken geometrili yapıya sahip. Dünyada çok az ordunun sahip olduğu bu teknoloji, Ekber Onuk’un oğlu Kaan Onuk tarafından geliştirilmişti. Kaan Onuk, Türkiye’ye dönüşünden kısa bir süre sonra esrarını hâlâ koruyan bir trafik kazasında öldü. Onun yarattığı Stealth teknolojisi bugün MRTP sınıfı hücumbotlarda kullanılıyor.

Bernar Nahum, Anadol’un Türkiye’de üretilmesini sağlayan cesur girişimcilerdendi. Otosan sonrasında Beko’yu kurdu. Beko’nun "BE"si onun adından gelmektedir :).

Jan Nahum, Tofaş’ı bir montaj fabrikası olmaktan çıkaran ve özgün tasarımlı araçlar üreterek FIAT grubunun tüm dünyadaki en büyük ikinci fabrikası kılan CEO’dur. Tofaş’ın ardından İtalyan FIAT Grubu’nda patronluğa kadar yükselen Nahum, Petrol Ofisi FMS takımı ile GP2′de ilk yılında birincilik kazanan bir Formula takımının da patronu oldu.

Ekibin geri kalanı Otosan’dan sonra Ford, FIAT ve Toyota gibi Türkiye’de üretim yapmaya karar veren devlerin üretim bandını kurulmasına yardımcı olacaktı. Anadol, sonraları pek çoklarının üzüntüyle itiraf edeceği üzere, Türkiye’nin bir otomotiv devi olma yolunda kaçırdığı en büyük fırsat olacaktı. Anadol ile yılda 42 bin araç üretilip özgün tasarımların yapıldığı sırada, ortada ne bir Honda ne de bir Hyundai vardır…

(…)

Şimdi gelelim, "kıssadan hisse" kısmına…

1) Pardus’un başarısı ya da başarısızlığını bugün "cetvelle" değil; belki de 15-20 yıl sonra, bu projede yer alan isimlerin ilerde imza atacağı çok daha büyük çaplı işlerle ölçmemiz gerekeceğini düşünüyorum. Pardus’un asıl başarısı, gelecekte bir A. Murat Eren, Barış Metin, Görkem Çetin ya da Çağlar Onur’un kişisel kariyerleriyle doğru orantılı olacak.

2) Pardus’un "ticari başarısı", bilgisayarına Pardus yükleyen son kullanıcı sayısından çok, etrafında oluşturacağı ve çözüm odaklı iş modellerinde saklı olacak. Olası bir "başarı ya da başarısızlık" sadece Pardus’un değil, Türkiye’deki tüm "açık kaynak"a dayanan iş modellerinin "başarısı ya da başarısızlığı" olacak. Kimse kendini kandırmasın…

3) Pardus, tüm "günahı ve sevaplarıyla", Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük ve en uzun soluklu açık kaynak kodlu yazılım projesi. Bu deneyim, Türkiye’de bir açık yazılım ekibinin ilk defa bu çapta kaynak yönetimi, iş geliştirme, pr ve basınla ilişkiler gibi süreçlerle tanışmasını sağladı.

4) Ve bence en önemli "kıssadan hisse": Geçmişte otomotiv sektörünün kaçırdığı trene benzer bir fırsat, bugün Pardus ile Türk bilişim sektörü oyuncularının önünde duruyor. Açık yazılım bugün bir felsefeden çok, gelecek vaat eden ve dünya devleriyle rekabet etmeyi sağlayabilecek bir "iş modeli".

 

Sözü İskender Aruoba’nın satırlarıyla bitirelim:

"Soichiro Honda 1906′da doğdu; fakirdi. Çocukluğundan itibaren, bisiklet ve otomobil tamirciliği yaptı. İlk otomobilini -iki kişilik bir spor otomobil- 1963′te yaptı; ama asıl Honda adını duyuran ‘Civic’ 1972′de yapıldı. Chung Ju-Yung 1915′te doğdu. O da fakirdi, o da tamirci idi. 1968′de Ford ile lisans anlaşması yaparak, Kore’de Ford Cortina üretti; işi öğrendi ve 1974′te, Guigiaro’ya Hyundai Pony’yi çizdirdi ve üretmeye başladı. Vehbi Koç, bu iki ‘Uzakdoğu Henry Ford’undan’ daha büyüktü. 1901 Temmuz’unda doğdu. Varlıklı idi. Bakkallık ile başlayan esnaflık hayatını, ticaret üstüne kurdu. Otomobili seviyordu, 1966′da üretti; ama otomobilci değildi! Otomobilin ‘özgürlük’ sattığını anlayamadı…"

Bakalım, Pardus’un da aslında "özgürlük sattığını" kimler anlayacak?

[ratings]



Vista “sudan ucuz”

9 12 2006

vista_business.JPG

IT Business Weekly dergisinin gelecek hafta çıkacak 296. sayısında yayınlanacak olan yazıdan alıntıdır…

(…)

Ocak ayının 30′unda Microsoft, iki yıllık bir gecikmenin ardından uzun süredir beklenen yeni nesil işletim sistemi Vista’nın son kullanıcı sürümlerini duyuracak. Microsoft tarafından resmen açıklanan bilgilere göre, “orta sıklet” bir Vista için mevcut sistemde en az 40 GB sabit disk, 1 GB RAM bellek ile 2.0 Ghz ve üstü bir işlemcinin olması “öneriliyor”.

2001 yılından itibaren açılan tüm kamu bilgisayar alım ihaleleri ve Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı’nın son 6 yıllık istatistik ve yıllık tahminleriyle bir araya getirildiğinde, karşımıza çok çarpıcı bir tablo çıkıyor. Türkiye’de kamu sektörünün Vista’ya “ne kadar hazır” olduğuna ilişkin aşağıdaki tablo son derece çarpıcı:

vista_tablo.jpg

Yukardaki tabloda, Vista’nın tüm görsel özelliklerinin kullanılabilmesi için gerekli olan minimum 64 MB bellekli ekran kartı hesaplamaya katılmadı. Bu ölçütün de hesaplamaya dahil edilmesi durumunda, Vista’yı kullanabilecek sistemlerin sayısı “çok daha dramatik” bir şekilde düşüyor….

Peki, Vista’ya geçişin kamuya maliyeti ne olacak?

Çok kaba bir hesaplama yapalım: Vista kullanamayacak sistemler yerine yeni alınacak sistemlerin maliyetinin mütevazı bir öngörü ile “400 USD donanım + 100 dolarlık lisans" (Bu 100 doların içinde MS Office de bulunsun!) bedellerinden oluşacağını varsayalım. Vista ile “çöpe atılacak” 620.000 sistemin maliyeti yaklaşık 310.000.000 USD civarında.

Donanım güncellemesi ile Vista’ya yükseltilebilecek sistemlerin beher yükseltme bedelinin, -yine mütevazı bir tahminle- 100 dolar civarında olacağını ve aynı lisans bedellerinin burada da geçerli olacağını hesaplandığındaysa, bu taraftaki geçiş süreci maliyetinin 40.000.000 doların üzerinde gerçekleşeceğini görüyoruz. Bu geçişe hazır olan sistemlerin lisans bedelleri de dahil edildiğinde, çıplak maliyet “500 milyon Amerikan Doları”nı geçiyor. Bu hesaplamaya eğitim süreçleri, sistem entegrasyonu, üçüncü parti kapalı yazılımlar gibi süreçler eklendiğinde, maliyet daha da büyüyor…

Bir başka deyişle, bu parayla tam teşekküllü 15 hastane, 1000 öğrenci kapasiteli 800 okul, Türkiye’nin 4000 köyüne sağlık ocağı götürülebilirdi…

Özgür yazılımlara geçişin maliyetinin çok düşük olduğu sık sık anlatılır… Peki, ya "geçmemenin" maliyeti?

(…)

Neyse, enseyi karartmayalım.

"Özgürlük için" diyelim…

Pardus... Özgürlük İçin...

[ratings]



“Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir…”

23 11 2006

 Tekdir ile uslanmayanin hakki kotekdir!
Bir süre önce burada hikâyesini anlattığımız Eloy Bey’in HP ile olan bilek güreşi nihayet sona ermişe benziyor…

"Ayıplı mal" sattığını kabul etmeyen, bozuk ürününü aylarca tamir edemeyen, yenisiyle de değiştirmeyi reddeden HP firması; bloglar üzerinden başlayan dayanışma üzerine geri adım attı. Eloy Bey’in hevesini bile alamadan servise rehin bırakmak zorunda kaldığı dizüstü bilgisayar, bir üst model ile değiştirilerek kendisine "nihayet" gönderildi.

Neymiş efendim? Hakkınızı sonuna kadar arayacaksınız, hakkınızı ısrarla savunmaktan vazgeçmeyeceksiniz ve blogların gücünü küçümsemeyeceksiniz! Bir şey daha öğrendik elbet, Ziya Paşa’nın o ünlü beyitinin ne kadar doğru olduğunu…

HP hem korkunç bir PR sınavı vermiş oldu, hem de blog camiasından güzel bir dayak yedi. Darısı, müşteriye saygısız diğer firmaların başına…

 

Not: Eloy Bey’in sitesinin sağ sütununun altında ne güzel bir buton/düğme varmış öyle! :)



Design is more than a style. Is an attitude.

28 10 2006

Koln kenti
Yaklaşık beş gündür Köln’de, bir katılımcı olarak Orgatec’deyim. "Orgatec de ola ki?" diyeceklere kısaca anlatalım:

Orgatec her iki yılda bir, dünyanın 50 kadar ülkesinden 1200 kadar tasarım ve dekorasyon devinin bir araya geldiği bir uluslararası buluşma. Her ne kadar eski şaşaasından çok şey kaybetmiş olsa da, ölüsü bile bu buluşmanın dünyanın en önemli 10 tasarım etkinliğinden birisi olması gerçeğini değiştirmiyor. Belki işin "show" kısmında Milano’nun çok gerisinde ama yine de tasarım dünyasının ticari yanını hissetmek ve ergonomiye dair endüstride verilen cevapları görmek açısından son derece öğretici bir yer burası.

Her neyse, dünya gözüyle, tasarım dünyasının ünlü isimlerinden birkaçıyla şahsen tanışma fırsatını bile buldum burada. Adamlar bir dünya markası olmalarına; peşlerinde Sony, British Airways, Herman Miller, Phillips, Apple ve nicesinin peşinde koşmasına (Bu kadar ipucu verdikten sonra isim zikretmemek olmaz, iMac’in efsane tasarımcısı Ross Lovegrove da buradaydı) rağmen son derece mütevazı bir tavıra, hatta "dervişce" diyebileceğim bir iç huzura/dinginliğe sahipler. Elle tutulur hiçbir şey üretmeksizin sadece başkalarını eleştiren yığınların gürültülü dünyasında, işlerine/sanatlarına odaklanmışlar.

Benim için bu muhteşem insanlardan biri de, son birkaç ayımı aynı amaç doğrultusunda ve onun için harcamaktan gurur duyduğum Aziz Sarıyer‘dir.

Benim hayatımdaki ikinci Salgado‘dur o… Nedenini ilk fırsatta, memlekete dönünce yazacağım.

 

 

28 Ekim 2006

Köln/Almanya

 

Fotoğraf: Elke Wetzig

[ratings] 



Blogların gücü adına…

19 10 2006

 HP Logo.jpg
Bugün sayfalarımızı bir konuk yazara açtık. Nedenini, yazıyı okuyunca anlayacaksınız…

(…)

Selamlar,

Size HP hakkında birşeyler anlatmaya geldim :) Hazır olun biraz uzun. Vaktim yok diyenler son 10 satıra atlayabilirler :)

Haziran başında HP Pavilion 5176eu model laptop almıştım.

http://www.cisday.org/2006/06/05/may-day-may-day/


http://www.cisday.org/2006/06/08/heycandan-baslik-bulamadim/

Yaklaşık 1,5 ay kullanımdan sonra bir takım sorunlarla karşılaştım. bunlar;

    * Bilgisayarın birden elektrik kesmesi,
    * Windows başlangıç ekranının takılı kalması,
    * Bazen hiç açılmama,
    * Pille bi saatlik çalışma sonrası pilin bitmesi,
    * Düşük performansla çalışması,
    * ve ekranda lekeler.

Tamire gönderdim, işlemci, anakart, harddisk değişeceği için (Evet "ne kaldı geriye?" dediğinizi duyar gibiyim.) ve parçalar yurtdışından geleceği için bir ay kadar bekledim. Tabi bu sırada işin hızlandırılması için defalarca görüşme yaptım.  Birinci ayın sonunda, bana muadil makine vereceklerini sölediler üç gün içinde parça gelmediği taktirde. Üç gün sonra ise yanlış anladığımı böyle bir şeyin mümkün olmadığından bahsettiler. Şikayet bildiriminde bulundum. Biraz bastırınca parçalar birdenbire yurtdışından geldi ve makineme takıldı. Ancak o geldiği sırada ben yurtdışında olduğumdan kavuşma sürecimiz biraz daha uzadı.

Seyahat sonrası makineyi aldığımda, ekrandaki sorunun giderilmemiş olduğunu gördüm. Bunun yanında batarya sallanıyordu ve bilgisayarın üzerinde giden kumandası yoktu. Hiçbir yazılım kurmadan bir arkadaşımın dv4000 serisi bilgisayarı (benimki dv5100) ile (ki birkaç aydır kullanılan ve birçok yazılım kurulmuş olan) performans karşılaştırması yaptım. Daha düşük işlemci hızına, ekran kartına, harddiske ve RAM’e sahip olmasına rağmen benim makinemden çok daha iyi performans verdi.

Bunlar da olduktan sonra ertesi gün makinenin değiştirilmesi için görüştüm, yine bunun mümkün olmadığından, arzu edersem makineyi tekrar merkeze gönderebileceğimi söylediler. İki gün sonra kargo gönderdiler ve bilgisayarı gönderdim. Ertesi gün merkez ofisten bir bey aradı beni. Uzun uzadıya onunla da görüştük, yeni makine gönderseler bile aynı arızanın onda da olabileceğini, tamir edildiğinde belki eski makinenin sıkıntı yaratmayacağını söyledi. Beni bu konuda ikna edemediğini çünkü işyerinde kullanamadığım HP makinemin anakartı değiştikten sonra eski performansını vermediğini söyledim. Ayrıca benim yeni aldığım makinem ikinci defa servise gitmişti. Bu sırada telefon kesildi ve bir daha aramadılar.

HP’nin kalite politikasını okuduğumda müşteri ve sonuç oldaklı olduğundan, hızlı hareket edildiğinden bahsedilmiş.

Şimdi geldiğim noktada,

  • Ben hâlâ kullanmadığım bir makinenin parasını ödüyorum.
  • Yeni almış olduğum bir makine servise gidiyor, bir kısım problemleri yapılmadan geri geliyor ve tekrar gönderiyorum.
  • Geldiğinde eksik parçayla geliyor.
  • Performans açısından beklediğimin yanına bile yaklaşmıyor. (tabi ki performans burada subjektif gibi görünebilir, sonuçta her zaman için en yüksek performansı bekler müşteri diyebilirsiniz ancak benim beklentim minimum, daha düşük bir modelle kıyaslama yapıldığında daha başarılı olmasıdır.)
  • HP alırken, HP’nin marka günü, şirketimin HP ile çalışıyor olması ve yaptığım araştırmalarda servis olarak HP’nin diğer markalara göre çok daha iyi olduğunun söylenmesi gibi kriterleri gözönüne aldım. Ama şimdi emin değilim.
  • Makinem servisteyken AMD çift çekirdekli modelini piyasaya çıkarıldı, arada çok fiyat farkı olmadan. aldığımda en üst AMD modeli iken hiç kullanmadan model düştü. Şimdi bu iki aylık süreç içinde paramı geri almış olsaydım biraz daha üzerine koyar şimdiki en üst modeli alabilirdim.


Çözümü Türkiye’de bulamayınca ekte görmüş olduğunuz yazışma serisi başlamış oldu global HP ile. Ancak bu da bir çözüm getirmedi. Hâlâ para ödüyorum, kullanamadığım bir internet bağlantım ve aksayan işlerim var. Ve iki aydan fazla olmasına rağmen hâlâ makinem gelmiş değil. Yenisini bırakın, eskisi bile! Çünkü hâlâ parça bekliyor!!!!

Artık pes ettim ve bu süreci yayınlamaya karar verdim ve mümkün olduğunca çok ses getirerek.

Size bu hikâyeyi anlatma sebebime gelince blogumda yayınlayacağım yazının bir kısmından alıntı yaparak ya da tamamını (biraz zor ya neyse :)) link vermeniz ve yayınlamanız. Hatta mümkünse trackback. Tabi ki yayınlamak gibi bir zorunluluğunuz yok ;)

Yazının adresi: http://www.cisday.org/2006/10/16/hp-hakkinda-birseyler/

Trackback adresi: http://www.cisday.org/2006/10/16/hp-hakkinda-birseyler/trackback/

Blogların gücü adına. Eloy-man