“Partizan değilim, sadece asiyim..”

20 08 2005

2 Ağustos 2004…
O gün, Fellini’nin rüyaları, dünya savaşlarının son acıları,
siyah-beyaz renkli tüm güzel kadınlar,
hepsi ama hepsi, beyaz atlara binip, bu dünyadan göçtüler…

Fotoğraf sanatının yaşayan iki büyük ustasından biriydi. Henri Cartier-Bresson, geçen yıl bu zamanlarda, Paris’teki evinde ölmüştü. Geriye, bir tek Sebastiao Salgado kaldı. Şansıma, her iki ustayı da yakından tanıma fırsatım oldu…

Bresson, fotoğrafçı arkadaşlarının deyimiyle, “Carpe Diem Ustası”, Magnum Ajansı’ndaki diğer fotoğrafçıların aksine, hiçbir zaman hayatı ciddiye almayan, gününü gün eden, yarını düşünmeyen bir “serseri”ydi… O sadece mesleğini değil, hayatını da fotoğraf kareleri ile yaşayan, “sonsuz yetenekli bir serseri”ydi…

1930’lu yıllarda Louis Aragon’un komünist gazetesi Ce Soir için çalışırken, ünlü şaire bir tartışma sırasında söylediği cümleler tam da onu anlatıyor: “Ben bir partizan değilim, sadece bir asiyim!”

Bir asi gibi hayatı dolu dolu yaşasa da, bir gün ölmekten hiç korkmadı. Le Monde ile yaptığı bir röportajda, çektiği karelere binlerce dolar ödeyen Amerikan basınından neden hoşlanmadığını açıklıyordu: “Asla ölümden konuşmuyorlar. Bu yüzden, yaşamdan ölüme geçişin belli belirsiz olduğu Meksika ve İspanya’yı tercih ediyorum…”



“Dostum Salgado”

26 06 2005

“Bu fotoğraflar, bu devasa trajedinin figürleri, umutsuz bir heykeltraşın taşa ya da ağaca yonttuğu heykeller midir? Burada fotoğrafçı yoksa bir heykeltraş mıdır? Ya da tanrı? Ya da şeytanın ta kendisi? Ya da çıplak gerçeğin kendisi?”

(Eduardo Galeano/17 kez Salgado)

Herkes bana Salgado’yu soruyor. “Anlatsana Ali, o adam seni nasıl buldu? Neler yaptınız 37 gün İstanbul’da? Nasıl dayak yediniz pazarcılardan?”

Çoğu zaman anlatmadım, yaşadıklarım sadece bana kalsın istedim. Zaman zaman ağzımdan çıkanlar da büyük şehirlerin altında dolaşan gizli dehlizlere, Bizans definelerine dair inanılması güç “şehir efsaneleri”ne benziyordu:

“Dünyanın yaşayan en büyük iki fotoğrafçısından biriymiş”;

“Kodak sadece Salgado yüzünden Tri-Max filmlerin üretimini durdurmaktan vazgeçmiş. Leica ise yeni bir objektifi piyasaya çıkarmadan önce ona gönderirmiş. Eğer o beğenmezse, piyasaya sürmezmiş”;

“Ününün doruğundayken ortalıktan bir anda kaybolmuş. Üç yıl kimse bulamamış. Bir gün elinde 240 bin kare fotoğraf ile çıkmış ve uluslararası bir kampanya ile hepsini satmış! Parasıyla da üç yıl boyunca fotoğraflarını çektiği Brezilyalı topraksız köylülerin yaşadığı binlerce dönüm araziyi satın alarak, köylülere dağıtmış!”

Dürüst olmalıyım. Bu hikâyelerde gerçeğin nerede başlayıp, nerede bittiğini ben bile bilmiyorum!

Salgado. Tam adıyla; Sebastião Riberio Salgado… Ünlü fotoğrafçı. Ekonomist. Legion D’Honeur ile ödüllendirilen gazeteci. Çektiği tek kare fotoğrafla ünlü fotoğraf ajansı Magnum’u batmaktan kurtaran kişi. Muhalefet kendisine Brezilya cumhurbaşkanlığını önerdiğinde, “Politikacı olursam, yalan söylemeyi öğrenirim” diyerek nazikçe reddeden aydın…

Örnekleri çoğaltmak mümkün: Brezilya’nın Don Kişot’u. Kazandığı para ile çılgıncasına Amazon ormanı satın alan, Amazon’da kesilen yağmur ormanlarının yerine 5 milyon ağaç diken kişi. Brezilyalılar içinse sadece “Salgado”.

Bu ismi Latin Amerika’da inanılması güç birtakım efsaneler ve öyküler izliyor her gittiği yerde. Salgado’nun adının etrafında oluşan bu sisli hâle yüzünden onun hakkında gerçek olmayan öyküleri anlatmaktan korkarım sizlere…

Olsun. Ben yine de anlatmak istiyorum “Dostum Salgado”yu. Tanımış olmaktan gurur duyduğum, hayatımdaki en büyük olayı anlatacağım sizlere. Efsanevi bir foto-muhabir olarak değil, sadece “bir insan portresi” olarak Salgado’yu…

Modern çağ simyacısı
Hikâye bu ya… Bir gün Brezilya’da çok büyük bir yangın çıkmış. Hem de Amazon Yağmur Ormanları’nda!

Bütün hayvanlar canlarını kurtarmak için bölgeden kaçıp, yangından uzaklaşmaya çalışıyormuş. Kaçanlar arasında Amazon’un hâkimi, “ormanın ruhu” olan siyah jaguar da varmış… Kaçarken üstlerinden ters yöne, yangının kalbine doğru uçan küçük bir sinek kuşu görmüş jaguar. Yangının üstüne gelmiş ve küçük gagasından birkaç damla su bırakmış aşağı… Ardından diğer hayvanların saklandığı göl kıyısına gelmiş, gagasına su alıp tekrar bırakmış yangının üzerine.

Kafası karışan siyah jaguar sinek kuşunun yanına gelip sormuş: “Bunu neden yapıyorsun? Yoruldun ve birazdan kanatların yanmaya başlayacak. Düşecek ve öleceksin. Tüm bu yaptıkların boşuna olacak. Yangını söndüremezsin ki!”

Sinek kuşu başını sallamış: “Evet söndüremem… Sadece elimden geleni yapmaya çalışıyorum…”

Salgado isminin etrafında oluşan efsanelerin yarattığı sisli hâle kaldırıldığında, ortaya aslında çok basit bir gerçek çıkıyor: Salgado sadece elinden geleni yapmaya çalışan biri.

Nesli tükenen bir sinek kuşu, Salgado…

Dünyanın en çok kazanan fotoğrafçılarından biri ama parasını hayır işlerine harcıyor. İsterse ömrünün geri kalanını Pasifik’te satın aldığı bir adada zenginlik içinde geçirebilir ama Kongo’da çocuk felcinden ölen yüz binlerce çocuğu kurtarmak için WHO adına fotoğraf çekiyor.

Salgado’yu antik çağların simyacılarına benzetmek mümkün. Suyu altına çevirmek isteyen simyacıların yüzyıllardır aradığı sırrı o çoktan bulmuşa benziyor: “dokunduğunu altına çevirmeyi”!

Belki alegorik olacak ama Salgado aynen Kral Midas gibi dokunduğunu altına çevirme yetisine sahip. Bu kulağa okşayıcı gelen yetenek, az daha Midas’ın sonunu getiriyordu, çünkü açlıktan ölmek üzereydi Kral…

Bu yetenek Midas’tan sonra sadece iki kişiye sahip oldu. Birincisi Picasso’ydu. Onun bir şeyi satın alması için sadece resmini çizmesi yeterliydi. Nitekim Picasso Güney Fransa’daki bir şatoyu tuval üzerine resmini yaparak satın almıştı. Midas’ın lâneti belki Picasso’yu değil ama evlatlarını vurdu. Picasso öldüğünde, ardında kalabalık bir mirasçı kuyruğunu ve onların avukatlarını bırakmıştı…

Salgado, Midas’tan miras bu yeteneği seleflerinden farklı bir şekilde kullanıyor. Brezilya’da içlerinde üç yıl yaşayarak fotoğraflarını çektiği topraksız köylülerin işgal ettiği araziyi, o fotoğrafları satarak satın aldı. Ve o insanlara dağıttı…

Belki de bu yüzden Midas’ın laneti Sebastião Salgado ile son buldu.

“Bok içinde doğdum”
Evimdeki ansiklopediden Salgado maddesini açıyorum. Şöyle diyor: “Brezilyalı fotoğrafçı Salgado, 1944 yılında sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi.”

Salgado ile birlikte olduğum bir ayı aşkın süre içinde onunla çocukluğundan hiç konuşamadık. Bir kere hariç.

Yanılmıyorsam 98-99 kışıydı ve biz Kemer Country Golf Club’ın 200 metre ötesindeki Göktürk Mahallesi’ndeydik. Hayatımda ilk defa bir golf sahası görmüştüm. Karın altında bile yemyeşil bir halı gibi duruyordu. Biz ise milyon dolarlık süperlüks villaların birkaç yüz metre ötesinde, Güneydoğu’dan henüz göçmüş insanların yerin yarım metre altında yaşadıkları çamurdan evleri çekmeye gidiyorduk. Kar yağarken yürüdüğümüz yol -adına yol denebilirse- diz seviyesine kadar çamur içindeydi. Tüm dikkatime rağmen botum ayak bileğime kadar çamura bulanmıştı. Mahallenin muhtarı ise ayakkabısının tekini balçığın içinde bırakmıştı bile…

- Sebastião, hiç fena değilsin çamurda… Botunu kirletmemişsin bile. Nasıl beceriyorsun bunu?

- Evladım, sana nasıl doğduğumu anlatmamış mıydım? Ben bok içinde doğdum!

Ötesini bilmiyorum. Tek bildiğim, fakir bir çiftçi ailesinde doğduğu ve daha beş yaşındayken kaderinin sonradan fotoğraflarını çektiği insanlarla birleştiği… O da bir göçmendi. Beş yaşındayken geldiği küçük kasabadan 120.000 kişilik bir diğerine göç etmesi ise ise 15’ine rastlıyor. Politik nedenlerle ayrıldığı Brezilya’dan Fransa’ya mülteci olarak gelişi ise 27 yaşına…

Angola’ya kimse gitmeyince…
Salgado, lisans eğitimini fotoğraf dışında bir sahada, ekonomi alanında yaptı. Marksist bir dünya görüşüne sahip olması, onun sadece sanatını değil, akademik kariyerini de değiştirdi. 70’lerin başında Brezilya’da iktidardaki faşist yönetim, Salgado’nun da üyesi bulunduğu politik hareketin önderlerini öldürmeye başlar. Salgado ve karısı Lélia için “siyasi mültecilik” dönemi başlamıştır. Fransa’ya göç edilir. Fransa onlara vatandaşlık hakkını vermez.

Salgado çeşitli işler yapar Paris’te. Fotoğraf makinesi ile tanışması ise çok geç bir yaşta, 29’unda gerçekleşir. Tam bir rastlantıdır… Rivayetlere göre Angola’da UNITA’cılarla hükümete bağlı güçler arasındaki içsavaşta dört fotomuhabirini kaybeden Paris Match dergisi, bölgeye gönderecek yeni bir muhabir bulamaz! Post bu sefer gerçekten pahalıdır, savaş muhabirlerinin hiçbirinin gözü kesmez o cangıla girmeye…

Salgado, karısının kamerasını aldığı gibi Angola’ya gider. Gidiş o gidiş… Döndüğünde savaşın en güzel fotoğraflarını çeker.

1974-1975 arasında Sygma, 1975-1979 arasında da Gamma Ajansı için çalışır. Ardından, daha sonra ekonomik krizden kurtulmasına vesile olacağı Magnum Ajansı üyeliğine seçilir! (Reagan’a karşı düzenlenen suikast girişiminin çekilen tek kare fotoğrafıdır Magnum’u iflastan kurtaran. Çeken de Salgado’dur.) Artık dünyaca aranan bir foto muhabirdir.

Öteki Amerika’nın peşinde yedi yıl
Salgado’yu Salgado yapan, onu pek çok çağdaşından ayıran çalışma yöntemidir. Ona göre, projelerinde iyi sonuca ulaşmak, fotoğraflanan insan ile kurulan ilişkiye bağlıdır. Bu yüzden Salgado çalışmalarını gerçekleştirirken, fotoğraflayacağı kişiler ile benzer koşullarda yaşar, onların yolculuk ettiği şekilde yolculuk eder. Projeleri genellikle uzun soluklu projelerdir ve bu süre içerisinde önemli giderlerini kendi bütçesinden karşılar. 1977-1984 yılları arasında yedi yıl boyunca Brezilya’da uzak dağ köylerini gezerek hazırladığı “Other Americas/Öteki Amerikalar (1986)” adlı albümü buna güzel bir örnek.

Fransız Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü ile 15 ay boyunca Afrika’nın Sahra bölgesini gezerek yaptığı “Sahel: l’Homme en Détresse/Sahra: Izdırap İçindeki İnsan” adlı çalışması bir diğer ilginç çalışmasıdır Salgado’nun… Dünya Afrika’daki açlık sorununu Salgado’nun bu çalışması ile ilk kez “öğrenir”!

Salgado, 1986 ve 1992 yılları arasında o ana kadar ki en büyük projesi olan “Workers/İşçiler (1993)” üzerinde çalışmaya başladı. Salgado bu albümü hazırlarken 26 ülke gezerek müthiş bir işçi profili çıkartır! Kimi eleştirmenlere göre “Workers”, Karl Marx’tan sonra yazılmış en iyi “manifesto”dur!

Terra: Yurtsuzların mücadelesi
Sadece benim için değil, birçokları için Salgado’nun en büyük çalışması hiç kuşkusuz “Terra”dır. Terra, Brezilya’da zengin toprak sahiplerinin geniş arazilerini (Latifundia) işgal eden on binlerin öyküsüdür. Ordu ve toprak sahiplerinin karşısında bir avuç çamurlu toprak için direnen, yurtsuzların mücadelesidir bu albüm.

Burada biraz efsanelerin büyülü dünyasında kaybolmak fena olmayacak. Rivayet odur ki, ününün doruğundayken bu insanların arasına katılan Salgado, üç yıl ortalıktan deyim yerindeyse neredeyse “kaybolur”. Bu üç yılın sonunda 240 bin kare ve bu 240 bin kareden seçilen “çok özel 56 kare” vardır. Aynı anda Guggenheim, Tate Gallery, Louvre gibi dünyanın en önemli yedi sanat galerisinde sergilenen 56 kare, “çok büyük rakamlara” koleksiyonerlere satılır. Salgado bu paraya dokunmaz. Serde marksistlik de olduğundan, geriye kalan 239 bin küsur kare fotoğraf, üzerine 5-10-15 sterlin gibi sembolik rakamlarla uluslararası bir kampanya ile satılır! Bu parayla Brezilya’da topraksızların arazileri satın alınır ve köylülere dağıtılır!

Dedim ya, o yaptıklarıyla fotoğrafçılar arasında kulaktan kulağa yayılan bir efsane… Eğer hikâyede abartı varsa, günahı Ara Abi’nin (Güler) boynuna! Ancak efsane olmadığı kesin olan bazı gerçekler de var. Fransa’nın yıllarca vatandaşlık vermediği Salgado’ya Legion D’Honeur vermesi gibi…

Bu eğlenceli hikâye burada da bitmiyor. Rivayet odur ki, Fransız Hükümeti ayıbını anlayıp ona vatandaşlığını teklif eder. Bu sefer de Salgado kabûl etmez! Mülteci olarak kalmayı Fransız pasaportuna tercih eder…

Bu arada Salgado ile yaptığım 37 günlük İstanbul çalışmasını, yaşadıklarımızı yine anlatamadım. Biliyorum. Belki yerimiz dardı, belki bana kalsın istedim…

Bugün sizlere Salgado’yu, söylemekten gurur duyduğum şekliyle “Dostum Salgado”yu anlattım.

Nesli tükenen bir sinek kuşu, Salgado… İster misiniz yazıyı Eduardo Galeano’nun muhteşem bir yazısının başlığıyla bitirelim?

17 kere Salgado!

Çünkü insanlığa daha fazla Salgado lazım…



1922 yılında Afyon’da “birdirbir” oynamak…

20 06 2005


Saat 23:25 ve Focus‘un temmuz sayısını nihayet bağladık… Özgür son sayfaları kontrol ederken, benim yorgunlukla yazdığım son dakika resimaltlarım ile dalgasını geçiyor. Tarkan ise, “Şaka maka, bu ay bir sürü aksilik oldu. Dergi elemanlarının biri Amerika’ya diğeri ÖSS sınavına gitti derken ayın büyük bir kısmını iki kişiyle atlattık. Ama bana tek bir yazının iki günlük gecikmesi hariç, tüm işler zamanında geldi! Açıkçası, bu ay kime girdi, onu çok merak ediyorum?” diyor…

Bu ay sanırım bana ve Özgür’e girdi. Bir yanda, apar topar Amerika’ya yolcu ettiğimiz Umida’nın “İstanbul Efsaneleri”nin hammaliyesi; öte yanda ise yazmak zorunda kaldığım iki araştırma konusu… Bunların birinden bahsetmiştim, Volvo Ocean Race… Diğeri ise çok daha zor bir konuydu. Tarih boyunca bizim ders kitaplarımızda okuduğumuz savaşları, acaba “öteki taraf” nasıl yazmıştı? Aslında uzun yıllardır köşesinden bucağından bulup bir kenara attığım notları derlemem açısından yararlı; ulaşılan bilgiler açısındansa ilginç bir araştırma oldu…

Neler çıkmadı ki bu yazıyı yazarken? Çaldıran Meydan Savaşı’nı Şah İsmail kazanmış, Preveze diye bir deniz savaşı hiç olmamış, Balkanların dört asır boyunca Osmanlı toprakları olmasını sağlayan II. Kosova Savaşı’nı ise aslında Sırplar kazanmış! Tabii, bu onların iddiası… Buna benzer 10 ilginç tarihi olayı, karşı tarafın bakış açısını anlatarak aktarmaya çalıştık. “Kim Galip?” başlığını attığımız bu çalışma, bence hoş oldu.

Bu arada bizim tarafta da hiç bahsedilmeyen ya da unutmaya çalıştığımız ayrıntılarla da karşılaştık. Örneğin, yukardaki fotoğraf… Dergide altına malum nedenlerle sadece “Yunan askerleri yerli halk ile birdirbir oynarken!” diyerek geçiştirdiğimiz (anlayan anlar artık) bu kare, “işgal” altındaki bir Türk kasabasında çekilmiş. Tarih, 12 Mayıs 1922. Yani Büyük Taarruz’a sadece birkaç ay kala… “Yerli halk”ın başındaki sarıklardan Türk oldukları anlaşılıyor. Yunan ordusunun IX. Kolordu’suna bağlı askerlerle, “şaka gibi” belki ama, birdirbir oynuyorlar!

Kurtuluş Savaşı’nın bu yüzünü pek bilmeyiz. Bunu yazmaya kalkıştığı için Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı”sı yakıldı bu ülkede… Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı’nı sadece düşmana karşı değil, yer yer “bu halka rağmen” kazandıklarını söylemek, onların verdiği mücadeleyi küçültmez, olsa olsa sadece büyütür.

Bunu niye mi anlattım? Bilmiyorum. Belki de iki satırlık kısa bir fotoğraf altına yazamadığım iki kelimenin eksikliğini hissetmem, belki de bloga içimi dökme isteği… Bunun için bana kızmayın, olur mu?

Not: Gelecek yazım, söz, Linux üzerine olacak…