Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • Kampanya
  • İletişim

“Adalet edebiyatın da temelidir”

14 Eylül 2005
blogger, edebiyat, paulo coelho, creative commons


Dün çalışırken bir ara yanımıza “hukukçuların piri” Fikret İlkiz Abimiz geldi. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, kendisi Türkiye’de basın davalarına bakan en önemli hukukçu, gazetecilerin ise en zor zamanlarında “sağ omuzlarında beliren melek” olarak kabul edilir. Neyse, fırsattan istifade kendisine Creative Commons sözleşmesinin hukuki bağlayıcılığını sordum: Cevaben “bu sözleşmenin Türkçe olmamasının bir handikap olabileceğini, mümkünse bu sözleşmenin Türkçesini siteye koymamın faydalı olacağını” anlattı bana.

Konu konuyu açıyordu: “İyi de abi tam tersini düşünelim. Benim adım Paulo Coelho olsun ve kitabımı İngiltere’de basmış olayım. ‘Her hakkı mahfuzdur’ bilgisi kitabın içinde bir yerlerde, ama İngilizce olacak… Ne yani, ben şimdi kitabın içindeki ‘telif hakkı bilgisi İngilizce’ diye bu kitabın içeriğini istediğim gibi kullanabilir miyim?”

“Bana soracak olursan, Creative Commons sözleşmesi bu haliyle de geçerlidir. Ama kullanıcıya bunu anlayabileceği bir dilde de söylemek zorundasın. Bu arada belki bilmiyorsun ama Paulo Coelho’nun adını taklit eden bir yayınevi çıktı, dava açtık onlara!”

Hemen Burkina Fasa Fiso’daki yazıyı gösterdim ona. O anda hiç beklemediğim bir teklifte bulunarak, bu yazıyı dava dosyasına eklemek istediğini söyledi bana.

“Gurur duyarım abi!”

(…)

Kıssadan hisseye gelirsek… Paulo Coelho’nun davasına yavaş yavaş müdahil olmaya başlıyorum galiba! Bu mahkemeden çıkacak karar, Türkiye’de bundan sonra Türk ve yabancı yazarların sadece eserlerinin değil, “isimlerinin” de korunması açısından büyük önem taşıyacak.

Bakalım mahkemelerimiz Umberto Eco, Samuel Beckett, Paulo Coelho’dan mı yana tavır koyacak yoksa Umberitto Ecko, Samyel Berekket, Paullo Ceolho’ları gibilerini mi koruyacak? Sanırım aslında herkes bu sorunun cevabını zaten biliyor…

Bu arada çoğu blogger’ın kullanmaya başladığı Creative Commons sözleşmelerinin acilen Türkçe’ye çevrilmesi gerekiyor. Niyetim, ay başında maaşımı aldıktan sonra, kullanmakta olduğum “Attribution - NonCommercial - ShareAlike 2.5” sözleşmesini bir “yeminli tercümanlık bürosu”na tercüme ettirmek. Bu sözleşmenin tercümesi, benimle aynı sözleşmeyi kullanan pek çok kişinin kendisini rahat hissetmesini sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Peki, ya diğer sözleşmeleri kullananlar?

Not 1: Blog Kardeşliği toplantısından erken çıkmak zorunda kaldım. Toplantıda birkaç arkadaşın haklı olarak Burkina Fasa Fiso’dan şikayetleri olmuş. Bir yazıyı siteye koyduktan sonra tekrar okuyarak üzerinde bazı değişiklikler yapmanın yanlış olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum. RSS’ler her değişiklikte metni yeni bir yazı olarak algılayıp, aboneleri mesaj yağmuruna tutuyormuş. Bundan sonra tüm düzeltmelerimi “elimden geldiğince” yazıyı yayımlamadan önce yapacağıma emin olabilirsiniz!

Not 2: Fikret İlkiz Abimizin de bir blog sitesi varmış bu arada :)… Ne güzel komşumuzsun sen Fikret abi!

Yorumlar
13 yorum var
Kategori
Blogger, Edebiyat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Piedra Irmağı Kıyısında Oturup Ağlama Tesisleri “gururla sunar!”

9 Eylül 2005
edebiyat, paulo coelho, türkler


Karşımda bir kitap var. Adı “Öküz arabasını satan derviş”. Allah allah? Ben bu ismi bir yerden hatırlıyorum ama? Neyse… Kitabın kapağı, bir zamanların kötü Kemalettin Tuğcu romanlarını anımsatsa da, üzerindeki isme bakınca konunun üzerinde daha fazla durmadım: “Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho’nun romanı işte, salak herif! Saçmalamasana!”

Ama beyin saçmalamaya devam ediyor: “Vah! Erdal Öz parasızlıktan böyle kapaklar mı yapmaya başlamış? Zevksizlikten olamaz canım, adamcağız bugüne dek Can Yayınları’nı namusuyla götürdü, herhalde çok parasız kaldı, ondandır…”

Dün Özgür Atanur’u Fotoğrafevi’nin önünde bıraktıktan sonra uğradığım kitapçıda beynim saçmalamayı daha fazla sürdüremedi. Konuyu unuttum gitti… Ta ki, benimle aynı kitaba takılan Ejderha Zamanı’ndaki yazıyı görene kadar!

Şimdi sıkı durun! Kitabı yazan uyanık vatandaşımız, romanının adını Robin S. Sharma’nın “Ferrarisini satan bilge” kitabından araklamış. Kapağın üstüne bir de yazar adı olarak Paullo Ceolho (Paulo Coelho değil!) yazınca olmuş mu sana aslanlar gibi “Tahtakale işi, trikotaj Lakoste” edebiyatı! Vallahi şaka değil!

Ejderha Zamanı bu kitabı yayınlayan Akis Kitap’a birkaç yeni kitap önerisinde bulunmuş. Öneriler şöyle: Samyel Berekket - Godot’u otlatırken, Umberitto Ecko- Gülün Suyu, Danyal Brawn - İbni Sina’nın şifresi.

Akis Kitap bunlara benzer pek çok şahesere imza atmış. Söylemesi zor ama benim favorilerim, “Türklerin uzaylılarla randevusu”, “Ateistler için din kültürü ve ahlak bilgisi” ve “Soğuk bir gazoz ister misin yavrum?” adlı külliyatlar. Sonuncusunun yazarının Nuri Alço olduğunu, sanırım ayrıca belirtmem gerekiyor.

Madem edebiyatımız için birşeyler yapıyoruz, ben de naçizane birkaç öneride bulunarak, Akis Kitap’ın ufkunu biraz daha açmak istiyorum:

  • Ali Fuat Hiçkorkmaz Sineması - Atiye Dorsay (kapağına Alfred Hitchcock resmi konacak)
  • Ne Adamlar Sevdim, Aslında Yoktular… - (Şiir kitabı. Bunu da Atiye yazsın, uyar. Acaba ismini Attiye İlham mı yapsak lan Hüsamettin? -Yok abi ööle çok belli oluyo!)
  • Nutuk - Mustafa Kemal Attiyetürk (Lan dertsiz başımıza bela mı alacan Hüsamettin? - Abi o zaman kitabın adını Mutuk yapalım, şarapçılığa dair bir şey olsun)
  • Asansörün Mucidi Türk: Hasan Sör - (Bilim serisi. Aaağbi, nassı fikir ama? - Efferüm len eşek sıpası! Senden iyi edepiyatçı çıkar la!)

Şaka bir yana, işi gücü bırakıp, Paulo Coelho’ya ve yayıncısı HarperCollins’e Türkiye’deki durumu kısaca anlatan bir mail attım. Gelen cevabı sizlerle paylaşacağım, sanırım epey güleceğiz :).


Bu arada Paulo Coelho’nun tüm dünyada satış rekorları kıran kitabı “Zahir“i sabırsızlıkla bekliyoruz. Simyacı’dan bu yana en iyi kitabı olduğu söylenen Zahir, İran’da çıkar çıkmaz yasaklanmış.

Özel istek üzerine not: “Piedra Irmağının Kıyısında Oturup Ağladım” Paulo Coelho’nun bir kitabının adıdır.

Özel istek üzerine not 2: Mutuk, Şarköy-Mürefte civarlarında üretilen ucuz bir şarabın adıdır. Kimisi “köpek öldüren” deyiminin bu şaraptan doğduğunu iddia eder ki, haksız olduklarını söylemek epey güçtür. Mutuk şarabını rahatlıkla “boya sökücü” olarak da kullanabilirsiniz.

Yorumlar
11 yorum var
Kategori
Edebiyat, Türkiye
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Cittadino” Nazim Hikmet! Subito, Ora!

24 Ağustos 2005
edebiyat, nazım hikmet


Hadi, bugün size bugüne dek hiçbir edebiyat dergisinde “yayımlanmamış”, kimseciklerin bilmediği bir hikâye anlatayım :))… Üstüne üstlük hikâyemiz Nâzım Hikmet’e dair olsun! Ne dersiniz?

Eğer bu satıra geçtiyseniz, demek ki istiyorsunuz… Başlayalım o halde…

Hafızası iyi olanlar hatırlayacaktır, Burkina Fasa Fiso’da bir süre önce “şiir çevirisi” üzerine iki yazı yazmış ve bence bu toprakların gelmiş geçmiş en yetkin çevirmenleri olan Barış Pirhasan ve Can Yücel‘den iki ayrı örnek vermiştim. Bu sefer aynı olgunun “tersine çevrilmiş” bir örneğinden bahsedeceğim. Bir başka deyişle, bir Türk şairinin, Nâzım Hikmet’in İtalyanca çevrilmesinin öyküsünü anlatacağım sizlere…

Biraz da yurtdışındaki “satış rakamlarına” bakarak, Nâzım’ın en iyi çevirilerinin Farsça, Rusça ve İtalyanca çevirileri olduğu anlatılır dost meclislerinde… Farsça’nın nedeni malum; şiir formu olarak Hayyam’ın dörtlüklerinden ve rubai imgelerinden sık sık faydalanan Nâzım, “doğulu bir şiiri batılı bir formda gürül gürül söyleyen” bir şairdir. Rusça’yı da yıllarca Moskova’da yaşamış olmasına, o dili öğrenmesine ve Rus toplumu tarafından bağırlarına basılmasına bağlayabiliriz.

Peki, ya İtalyanca? Nâzım’ın İtalyanca çevirilerinin son derece “yetkin” olduğunu biliyoruz… Halbuki, Nâzım’ın tüm kitaplarını İtalyanca’ya çeviren Joyce Lussu, “tek kelime Türkçe” bilmemektedir!

Hikâyenin aslı, Türkiye’de hiç bilinmeyen bir aşktır… Nâzım’ın Fransızca’dan okuduğu şiirlerine âşık olan Joyce Lussu, 1960′ların “Kızıl İtalya”sında, ünlü komünist lider Emilio Lussu’nun karısıdır. Nâzım Hikmet gibi Emilio Lussu da ülkesinde kovuşturmaya uğradığı için ülkesinden kaçmış, Fransa’ya sürgüne gitmişti… Böyle bir dönemde Roma’da bir araya gelen Nâzım Hikmet ve Joyce Lussu birbirlerine aşık olurlar. Nâzım’ın Roma’daki birkaç aylık misafirliği boyunca büyük bir aşk yaşayan ikili, “biraz Fransızca, biraz Rusça ve çokçası da sabahlara kadar sevişerek” Nâzım’ın şiirlerini İtalyanca’ya çevirirler…

Belki “amiyane bir benzetme” olacak ama, Nâzım’ın aşk dizeleri İtalyanca’ya “yaşanarak” çevrildiği için başarılı olmuştu. Nâzım’ın İtalyanca çevirisi bu nedenle son derece “duru” ve “içten”dir…

Her neyse, Joyce Lussu ve Nâzım Hikmet için bu birkaç aylık ilişki, birkaç yakın dost dışında, herkesten ölünceye kadar sakladıkları bir “sır” olarak kaldı… İkili, Rus ve İtalyan komünist partili yoldaşlarının tepkisinden çekiniyordu. Bu ilişkiyi asıl “imkânsız” kılansa, Joyce Lussu’yu Fransa’da kocasının; Nâzım’ı ise İstanbul’da Münevver’in, Moskova’da ise Vera’nın beklemesiydi!

Joyce Lussu, Nâzım’ın sevdiği “en güzel kadın” olacaktı… Ayrıldıktan sonra, Lussu bir güzellik daha yaparak, Münevver’in Türkiye’den bir yat ile kaçırılmasını sağlayacaktı… Nâzım, 10 yıldır görmediği Münevver ile Memet’ine, onu seven bir başka kadın sayesinde kavuşuyordu. Aşkın büyüklüğüne bakar mısınız?

Neyse, Nazım’ın 1960′da Roma’da yazdığı ve muhtemelen Joyce Lussu için kaleme aldığı şiirin İtalyancası ve Türkçesini alt alta koyuyorum:

La tua anima è un fiume, mio amore
scorre in alto tra le montagne
tra le montagne verso la piana
verso la piana senza poterla raggiungere
senza raggiungere il sonno dei salici piangenti
la quiete dei larghi archi di ponte
dell’erbe acquatiche dell’anatre dalla testa verde
senza raggiungere la dolcezza triste delle superfici piane
senza raggiungere i campi di grano al chiaro di luna
scorre verso la piana
scorre tra le montagne
tirandosi dietro le nubi che si fondono e si separano
portandosi di notte le grosse stelle le stell
e delle cime delle montagne
scorre schiumeggiando
mescolando nel fondo le pietre nere con quelle bianche
scorre coi pesci che nuotano contro corrente
vigili nelle curve
s’inabissa e s’inalbera pazza del proprio fragore
scorre in alto tra le montagne
tra le montagne verso la piana inseguendola
senza poterla raggiungere.

Bu da Türkçesi. En azından artık bu şiirin kime yazıldığını biliyoruz…

Ruhun, bir ırmaktır gülüm,
akar yukarda dağların arasında,
dağların arasından ovaya doğru,
ovaya doğru, ovaya kavuşamadan bir türlü,
bir türlü kavuşamadan uykusuna söğütlerin,
geniş köprü gözlerinin rahatlığına,
sazlıklara, yeşil başlı ördeklere,
düzlüklerin yumuşak kederine kavuşamadan,
kavuşamadan ayışığındaki buğday tarlarına,
ovaya doğru akar,
akar yukarıda dağların arasından,
bir yığılan bir dağılan bulutları sürükleyip,
geceleri iri iri yıldızları taşıyarak
dağbaşı yıldızlarını,
mavi güneşlerini de dağbaşı karlarının,
akar köpüklene köpüklene,
dibinde ak taşları kara taşlara karıştırıp,
akar akıntıya karşı yüzen balıklarıyla,
dönemeçlerde kuşkulu,
uçurumlarda düşüp şahlanarak,
kendi uğultusuyla deli divane
akar yukarda dağların arasından,
dağların arasından ovaya doğru,
ovaya doğru, ovayı kovalayıp
ovaya kavuşamadan bir türlü.

Not 1: Meraklısına bir küçük bilgi. Elimdeki 2002 baskısı “Nazım Hikmet’in Aşk Şiirleri” (Nazim Hikmet -Poesie d’Amore, ISBN: 88-04-34871-2) adlı kitabın kapak içinde “21. baskı” yazıyor. Yanlış anlamayın, Nâzım’ın şiir kitabının “İtalyanca baskısından” bahsediyorum!

Hadi biraz daha şaşırtayım sizi :)), Arnoldo Mondadori tarafından ilk baskısı 1991′in Ocak ayında çıkartılan bu kitap, bu yayınevine geçmeden önce, Lo Specchio tarafından 12 kere daha basılmış! Lo Specchio’dan önceki yayınevlerinin ise kaç adet bastığı bilinmiyor… Bu arada baskı adetlerinin bizdeki gibi 1.000-2.000 değil; 5.000 nüsha olduğunu hatırlatalım.

Not 2: Yolunuz Milano’ya düşerse, benden size bir tavsiye. Leonardo da Vinci İcatlar ve Sanayi Müzesi’ni gezmeyi unutmayın. Müzenin zemin katında, çeşitli matbaa makinelerinin sergilendiği bölümde, bir litograf makinesi göreceksiniz. Litografi makinesinin üzerinde, o makinede basılmış son kağıt duruyor. O kağıdın üzerindeyse Nâzım’ın “Yaşamaya Dair” şiiri… Ben gördüğümde ağlamıştım…

Not 3: (Yazının başlığı) Vatandaş Nâzım Hikmet! Hemen şimdi!

Yorumlar
8 yorum var
Kategori
Edebiyat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Çeviri kadın gibidir: güzeli sadık, sadık olanı güzel olmaz”

30 Temmuz 2005
edebiyat, can yücel, pardus


İlginçtir, “Ne olacak bu Pardus’un hali?” yazısına olumlu ya da olumsuz bir takım tepkiler alacağımı düşünürken, derin bir sessizlikle karşılaştım. Hiç beklemediğim bir başka metne, Can Yücel’in şiir çevirilerine dair olan yazıya ise tam 12 kişiden cevap geldi. Benim için asıl şaşırtıcı olansa, bu 12 kişinin görüşlerini bloga koymak yerine, doğrudan mail adresime göndermiş olmasıydı! Sanırım “blog”, birçoğumuz için hâlâ alışamadığımız bir olgu olmaya devam ediyor…

Bir ara, “Bana gelen mektupları comments kısmına koyayım mı?” diye düşünmedim de değil, ama mektupların sahiplerinden izin almadan böyle bir şey yapmanın doğru olamayacağına karar verdim.

Bu arada düzeltiyorum, Pardus yazısına “bir” tepki aldım! Sevgili A. Murat Eren, adını eksik yazmama, haklı olarak içerlemişti. Kendisinden bu konuda “mahçup bir dille” yazılmış, bu hassasiyetinin nedenlerini çocukluğundaki olaylar örgüsü ile anlatan, okuyunca gülümseten bir mektup aldım.

İnsanların adlarının “doğru yazılması” konusunda titizlenmesinden doğal bir şey olamaz. Madem bundan böyle “daha az Linux, daha çok şiir” yazacağız, konuyu şiire bağlamak için, sözü hemen “e. e. cummings”e getirelim…

İlk iki adının kısa haliyle ve küçük harflerle yazılmasında son derece hassas olan “e. e. cummings”, adının hep bu şekilde yazılmasında ısrarcı olmuş, sınırlı sayıda basılan kitaplarında bile imzasını hep küçük harflerle atmıştı. Bugün bile, e. e. cummings’in yayın haklarına sahip olan vakıf, şairin bu isteğine uyulması konusunda çok hassas davranıyor. Yanılmıyorsam, 80′li yıllarda bu nedenle, şairin bir kitabının kapağının Türkiye’de ikinci kez basılmışlığı bile vardır! Yayınevinin adını hatırladığımda, yazının sonuna bir “not” şeklinde eklerim…

Türk okurlar, e. e. cummings’i, Yeni Türkü’nün “Yağmurun Elleri” adlı şarkısından tanıyorlar. “Konuyu şiire bağlayacağız” dedik ya, burada hemen “düğümü” atalım: O güzelim şarkının sözlerinin ne kadarının e. e. cummings’e, ne kadarının “şiirin çevirmeni” Barış Pirhasan’a ait olduğu, biraz şüpheli… Barış Pirhasan da, tıpkı Can Yücel gibi, şiiri “Türkçe söylemeyi” tercih etmiştir. Ve bence, çok da iyi etmiştir!

küçücük bir bakışın
çözer beni kolayca
kenetlenmiş parmaklar gibi
sımsıkı kapanmış olsam

yaprak yaprak açtırırsın
ilk yaz nasıl açtırırsa
ilk gülünü gizem dolu
hünerli bir dokunuşla…

hiçkimsenin yağmurun bile
böyle küçük elleri yoktur
bütün güllerden derin
bir sesi var gözlerinin

başedilmez o gergin
kırılganlığınla senin
her solukta sonsuzluk
ve ölüm…

Barış Pirhasan’ı şahsen tanımıyorum. Umarım, birazdan söyleyeceklerimden ötürü bana kızmaz: Barış Pirhasan’ın “Türkçe söylediği” bu şiir, e. e. cummings’in asıl şiirini de “aşan” bir metindir!

somewhere i have never travelled,gladly beyond
any experience,your eyes have their silence:
in your most frail gesture are things which enclose me,
or which i cannot touch because they are too near

your slightest look easily will unclose me
though i have closed myself as fingers,
you open always petal by petal myself as spring opens
(touching skilfully, mysteriously) her first rose

or if your wish be to close me, i and
my life will shut very beautifully, suddenly,
as when the heart of this flower imagines
the snow carefully everywhere descending;

nothing which we are to perceive in this world equals
the power of your intense fragility: whose texture
compels me with the color of its countries,
rendering death and forever with each breathing

(i do not know what it is about you that closes
and opens;only something in me understands
the voice of your eyes is deeper than all roses)
nobody, not even the rain, has such small hands

Sözü, Can Yücel’in bir aforizmasıyla bağlayalım mı? “Çeviri kadın gibidir: güzeli sadık, sadık olanı da güzel olmaz!”

Not 1: Bu arada Uludağ ekibine, Focus’tan “kız veriyormuşuz” da haberimiz yok… Kız tarafı olarak, düğünde önlerden bir masa isteriz, haberiniz olsun!

Yorumlar
5 yorum var
Kategori
Edebiyat, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Bir ihtimal daha var…”

29 Temmuz 2005
edebiyat, can yücel, shakespeare, mevlana


Bu yıl 13 Ağustos günü Can Baba’nın aramızdan ayrılışının 6. yılını anacağız. O tarihlerde yeni bir sayının en “civcivli” günlerini yaşayacağımdan, kafamdaki yazıyı şimdiden kağıda dökeyim dedim…

Can Yücel’in pek bilinmeyen bir özelliğinden bahsetmek istiyorum size bugün. Şairliğinin, bohem hayatının, güzel küfürlerinin “gölgesinde kalmış”, ama bence onun asıl dehasını gösteren yanından bahsetmek istiyorum sizlere…

Yanılmıyorsam Jean Cocteau’nun ünlü bir lafıydı: “Şiir öylesine ayrı, öylesine apayrı bir dildir ki, başka herhangi bir dile çevirilemez. Hatta yazılmış olduğu kendi diline bile…” Bu nedenle şiir kitaplarının çevirileri çoğunlukla bir hüsranla sonuçlanır. İtalyanca bilmeyen bir insan için Dante “Dante değildir”; İspanyolca gürlemeyen bir Pablo Neruda “Neruda’nın kötü bir taklididir”; Farsça okunmayan Mesnevi de Mevlana’yı anlamamak* demektir!

Can Yücel, Türk edebiyatında bu aşılmaz dağı aşmak için en çok çaba gösterenlerden biridir. Çevirilerinde serbest davranmış, kendi deyimiyle, şiirleri “Türkçe söylemiştir”. Bir örnekle anlatmak gerekirse, Shakespeare’in 66. sonesini Can Baba şöyle “söyler”:

Vazgeçtim bu dünyadan
Tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri
Avuç açmaya değmez

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
Ezilmiş hor görülmüş el emeği göz nuru
Ödlekler geçmiş başa derken mertlik bozulmuş

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e

Vazgeçtim bu dünyadan
Dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var
O koyuyor adama

Peki, Shakespeare’in ne söylediğini merak ediyor musunuz? Satırına dokunmadan, aşağı alıntılıyorum:

Tired with all these, for restful death I cry,
As to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm’d in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And gilded honour shamefully misplac’d,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgrac’d,
And strength by limping sway disabled
And art made tongue-tied by authority,
And folly, doctor-like, controlling skill,
And simple truth miscall’d simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tir’d with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone…

Can Yücel’in “çevirisine” baktığımızda, 16 . yüzyıl İngilizcesiyle yazılmış metnin içindeki imgelerin “yeniden keşfedildiğini” görmemek mümkün değil. “And captive good attending captain ill”in bir anda “Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e”ye dönüşmesi ya da “mertliğin bozulması” gibi imgelerle, Can Yücel, Shakespeare’in dizelerini, Türk okurlar için anlamını ve ağırlığını kaybetmeyecek bir yere taşır. Bir başka deyişle, “Türkçe söyler”…

Shakespeare’in Hamlet’indeki ünlü “To be or not to be. That is the question!” repliğinin Can Yücel tarafından Türkçe’ye çevrilişi ise bence çok daha mükemmeldir: “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin!”

…Eh be Can Baba! Senin gibi bir adamın ölmesi, ne hain bir ihtimaldir!

Not 1: Aranızda Mesnevi’yi okuyan birileri varsa, sanırım “anlamamak” kısmına bozulabilir. Kusura bakmasınlar ama bu böyle… Eserlerini Farsça yazan Mevlana’yı ya da Sadi’yi günümüz Türkçesiyle okumaya çalışmak, kendi kendine eziyetten başka bir şey değil… Bahçesinde gülü arayan bülbül “Ku! Ku!” diye öterken, aynı zamanda Farsça “Nerede! Nerede!” demektedir. Eğer Farsça bilmiyorsanız, divan edebiyatının da temel direklerinden olan bu kelime oyununu anlayamazsınız. Ve ne yazık ki şiir, bir dile çevrildiğinde geriye “söylenememiş ne kalırsa” odur…

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Edebiyat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Kelp ile Tahir”

20 Temmuz 2005
kültür, edebiyat, tahir, nefi


Geçen hafta yazdığım, “Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur” başlıklı yazının sonunda, isteklerin artması halinde “bis” bile yapabileceğimi söylemiştim. Eh, okur istek yaptığına ve boynumuz onun önünde “kıldan ince” olduğuna göre, sözünü verdiğim diğer Tahir öyküsünü anlatmak şart oluyor:

Bu seferki hikâyemiz, yine Osmanlı dönemine, ama biraz daha eskiye dayanıyor… Dördüncü Murat devrinin ünlü şairi Nef’i'ye densizin biri, hatta adını da söyleyelim, padişahın yakın çevresinden Tahir isimli bir softa, “kelp” yani “köpek” deme gafletinde bulunur!

Nef’i gibi bir şairle baş edilir mi? Yazık etmiş kendine… Öte yandan, IV. Murat’ın sevgisini kazanan bir din adamına hak ettiğince cevap vermek, eh, en hafif tabiriyle “biraz cesaret” ister! Ama Nef’i bu, onu kim durdurabilmiş ki? Tutmuş, bir dörtlük yazmış:

Bana tahir efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir.
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir…

Günümüz Türkçesine çevirmek gerekirse, “Tahir Efendi bana köpek demiş, sağolsun; ama ben Maliki mezhebindenim, Maliki inancına göre köpek temizdir (tahirdir)” anlamına geliyor bu dörtlük. Tabii son satırı, “Asıl köpek Tahir Efendi’dir” şeklinde de okuyabilirsiniz!

Osmanlı hiciv sanatının doruk noktalarından biri olan bu dörtlükten sonra Tahir Efendi’nin sesi soluğu bir daha çıkmamış…. Nasıl çıksın ki? Aradan 400 yıl geçmiş ve hâlâ bu dörtlüğü konuşuyoruz!

Nefi’nin sesinin kısılması ise bir başka vesileyle bu kez sadrazamlardan Bayram Paşa’ya “köpek” demesi yüzünden gerçekleşir. Padişah IV. Murat’a bir daha hiciv yazmayacağına dair söz vermesine rağmen dilini tutamayan şair, ölüm fermanını da kendi imzalamış olur.

Rivayet odur ki, idam edilmeye giderken kendisine, dalga geçerek “Rahmetli babama da selamlarımı iletirsin” diyen sadrazam Bayram Paşa’ya, “Ben validenizin yanına gidiyorum” diyecek kadar da son nefesine dek “formdan düşmeyen” sıkı bir abimizdir kendileri…

Aslında Nef’i üzerine anlatılabilecek daha çok anektod var, ama sanırım tadında bırakmak en iyisi…

Yorumlar
7 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Ne kendi etti rahat, Ne âleme verdi huzur!

15 Temmuz 2005
kültür, edebiyat, tahir, istanbul


Bugünkü hikâyemiz, Malumatçı Baba Tahir’e dair… Osmanlı basınının en renkli simalarından biri olan “Baba Tahir”, Cağaloğlu’nda iki göz bir dükkânda “Malumat” adlı dergiyi çıkaran, dönemin siyasilerine pek bulaşmayan ve hatta âdet olduğu üzere gazetesinin ilk sayfasından sık sık “padişah efendimiz Abdülhamit Han hazretlerine” sabah temennaları gönderen, “sağlığınıza duacıyız” türünden selamlar çakan bir gazeteci abimizdir.

Dönemin basınına baktığımızda, o pek renkli olan siyasal hareketlilikten de eser yoktur dergisinde… Ne İttihatçılık, ne İngiliz muhipliği ne de İtilaf fırkası taraftarlığı vardır. Tüm bu dümdüz yapısına rağmen, “Malumat”, döneminin en korkulan yayınıdır! Sebebi ise Tahir Baba’nın ta kendisidir. Üzerinize afiyet, Türk basınının “ilk şantajcısı”dır kendileri….

Yaptığı yalan haberlerle mahalledeki bakkaldan imparatorluk sınırları içinde faaliyet gösteren yabancı şirketlere kadar herkesi sindiren Baba Tahir’in en muhteşem vukuatı ise hiç kuşkusuz “Terkos idaresi” için yazdığı haberdir…

İstanbul’a içme suyunun getirildiği Terkos Gölü’ndeki tesisleri, o senelerde bir Fransız şirketi işletmekteydi. Şirket, arada bir kendileriyle ilgili hoş haberler yazması (Şimdilerde biz buna “advertorial” diyoruz :)) için, daha başka birçok şirket gibi Tahir Bey’i örtülü bir maaşa bağlamıştı.

Ama gün gelir, devran döner, şirkete Fransa’dan yeni bir müdür gönderilir… Yeni müdür “bu memlekette” işlerin nasıl yürüdüğünü bilmemektedir. Hesapları kontrol ettiğinde her ay Malumat gazetesine giden bir kese altını gören yeni müdür, “Kimseye bana ilişmesin diye aylık ödeyemem!” deyip Baba Tahir’in maaşını kesiverir!

Baba Tahir, adet üzere olduğu üzere “kese”sinin kalemine gelmesini bekler… Bir gün, iki gün, bir hafta geçer ama kese gelmez. Şirket içindeki muhbirleri ona haberi uçururlar: “Valla kusura bakma, bu yeni müdür pek dişli çıktı!”

İki gün sonra, Malumat’ın ilk sayfasında küçük bir haber yayınlanır: “Efendim, geçtiğimiz gün Terkos Gölü etrafında avlanan avcılar pek besili bir domuz görmüşler, bu neces (pis) mahlukâtı öldürmek için ateş etmişlerdir. Ancak hayvana ıskat eden (isabet eden) mermiler onu sadece yaralamış, bu mahir avcılardan kaçan ve kan kaybeden yaban domuzu, göle düşerek orada boğulmuştur!”

İstanbul halkı ayaklanıp da bu haram hayvanın sebep olduğu “maddi ve manevi” pisliğin boyutlarını öğrenebilmek için şirket binasına akın edince, Tahir Bey’in kesilen aylığı hemen o gün yeniden bağlanır! Hadise, Malumat’ın bir sonraki sayısında “Aldığımız son istihbarata göre domuz hakikaten vurulmuş ama göle düşmemiş, sahilin gerisinde gebermiş ve leşi de bulunmuş” diye noktalanacaktı.

Baba Tahir’in birbirinden eğlenceli vukuatlarını anlatmaya, ne kalemimizin mürekkebi ne de bu satırlar yeter… İşin sonunu merak edenlere şunu anlatmakla yetinelim sadece: Baba Tahir, Terkos’u işleten firmaya karşı çaldığı bu galebeden sonra terbiyesizliği iyice ele alır. İşi asilzadelik peşindeki zenginlere Avrupa kraliyetlerinin önemli nişan ve madalyalarının sahtelerini üretmeye kadar götürür! Bu marifetlerini bilen Abdülhamit’in Baba Tahir’e dokunmaya aslında hiç mi hiç niyeti yoktur ama onun için bile bardağı taşıran damla, Baba Tahir’in padişahın damadını da haraca kesmek isteyecek kadar “işi büyütmesi”dir!

Abdülhamit, Baba Tahir’i Türk basınına getirdiği “girişimci ruh” ve “dinamizm”den dolayı onurlandırmaya karar verir. Onu dönemin güzide sayfiye bölgelerinden Fizan Çölü’ne sürerek ödüllendirir.

Hayatının bundan sonrasına dair pek bir bilgimiz olmayan Baba Tahir’in son olarak, Şam’da öldüğünü ve cenazesine kimsenin katılmadığını biliyoruz. Baba Tahir o kadar çok can yakmış, o kadar çok nefret toplamıştır ki, cemaatin topladığı parayla mezar taşına şu mısralar yazılır:

“Ne kendi etti rahat,
Ne âleme verdi huzur,
Yıkıldı gitti cihândan,
Dayansın ehl-i kubûr!”

Malumatçı Baba Tahir, şimdiki basını görseydi, Fizan’dan geri döner miydi acep?

Not 1: Bu yazı çalakalem yazılmış bir blog girdisidir. Eğer tarihi vak’alara dair bir hatam varsa, affola!

Not 2 (18 Temmuz): Yukardaki notu yazdığımda, Malumatçı Baba Tahir’in gömüldüğü yerden emin değildim. Derinsular‘ın yorumundan sonra, kaynakları kontrol ettim, doğruymuş. İsteklerin artması halinde, “bis” yapıp, size bir başka Tahir’in hikâyesini anlatabilirim :)…

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Unutmaya dair

12 Temmuz 2005
edebiyat, hayat


“Kendi halinde bir Güney Amerika kasabası olan Macondo’ya kuzeyden bir muz şirketi gelir. İşçiler, sendikaya üye olur ve ağır çalışma koşullarını protesto ederler. Derken, sıkıyönetim ilan edilir. 3.000 kişi istasyonun önündeki açıklığı doldurur. Yüzbaşı kalabalığa dağılması için süre tanır. Kalabalık dağılmaz. Yüzbaşı ateş emri verir. Tam o anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlar. Yağmurla birlikte, kasaba unutma hastalığına yakalanmıştır. Kasaba halkı, muz şirketinin hiçbir zaman kurulmamış olduğunda diretmektedir artık…”

Gabriel Garcia Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ta anlattığı bu hikâye, benim gözümde, insanoğlunun en önemli ütopyalarından ikisini, unutmayı ve yalnızlığı anlatır… Unutmak, tanrısal ve sıkıcı olmamanın bir işareti, ölümlülüğünse en büyük nimetidir benim için.

Bazen tanrıdan bir şeyi unutmayı dilediğim, çok oldu… 17 yaşındayken tanrıdan, beni terkeden kız arkadaşımı unutmayı diledim. 19′umda sanırım, yitip giden Mülkiye hayallerini unutmaya çalışıyordum. 21 yaşına geldiğimde, gariptir, bu sefer başka kızları unutmaya çabalıyordum! Bu süre zarfı içinde, beni de unutmaya çalışanlar oldu sanırım… Eğer olmamışsa, bak işte buna üzülürüm!

“Ey yaşlı deniz” diye seslenir şair:

“Hep gelip geçeceğiz / Bu aç güneşin altında / Esen rüzgârda savrula savrula / Toz toprak olacağız / Duvarlarda yazı / Okunmaz silik / Boş kaleler kıyılarında / Görkemli fosiller gibi kalacak / Bizden bir titreşim / Otların uçlarında / Üstümüzde keçi gözleri…” *

Sanırım her şeyi unutmayı başardığımız gün, kendimizle yalnız kalmayı başaracağız…

* Necati Cumalı

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Edebiyat, Hayat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries Next Entries »

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Yazı takvimi

Kasım 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Biliyor Musunuz?


Son Yorumlar

  • Dünyanın en devrimci balığı yazısı için İran’ı sevmek için 41 neden - ÖmürDediğin.com tarafından yapılan yorum
  • Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…” yazısı için Özgürlük, bağımsızlık ve gelecek için Pardus | teknoist.com tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için ForumSefasi tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için serdar tarafından yapılan yorum
  • Nobel’i kim alacak? yazısı için seda tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (92)
  • Blogger (29)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (57)
  • Kültür (52)
  • Politika (24)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)

Arşiv

  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (4)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…
  • Just for fun!

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox