Ne mutlu Tresnjevac’lıyım diyene!

18 07 2005

Anneler öyle bir cumhuriyet kurmuşlar ki, sınır mınır çizmemişler. Ne maddi, ne manevi… Cumhuriyetin soyadını da “Düşünce Cumhuriyeti” koymuşlar. Düşüncenin sınırı nereye kadarsa, Tresnjevac’ın sınırları da o kadar demişler: “Sınırsız, sonsuz…”

Adını telaffuz etmek bayağı bir maharet gerektiriyor, Tresnjevac. Nam-ı diğer, Macarcası “Oromhegyes”… Eski Yugoslavya topraklarında, Belgrad ile Voyvodina arasında küçük bir Macar köyü. Köyde çoğu Macar kökenli 2.000 kişi ya var, ya yok.

İşte bu köy, Tresnjevac, bir cumhuriyet. Ve öyle bir cumhuriyet ki; ne devleti var, ne milleti, ne de “bölünmez bütünlük” diye bir ilkesi… Vergi, askerlik, milli marş gibi şeyler de yok! Tresnjevac vatandaşı olmak için nüfus kağıdı, ikametgâh il muhaberi, sorgu-sual, para-pul falan gerekmiyor. “Tresnjevaclıyım” demek yetiyor. Dahası, Tresnjevac “tırışka”dan bir cumhuriyet de değil, şimdiden ABD’de ve Almanya’da konsoloslukları bile var.

Kesin bir tarih vermek zor ama 1992 yılında kurulduğunu söyleyebiliriz. Kuruluş hikâyesi, son derece ilginç. 1992’de, Sırbistan hükümeti, eski Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Tresnjevac sakinlerini “yurttaşlık görevleri”ni yapmaya davet etmiş. 200 adet celp kâğıdı gelmiş köye. Sırp hükümeti, Tresnjevac’lı 200 delikanlıyı “seferberlik manevrası”na çağırıyormuş meğer. Köylüler çabuk uyanmışlar, “manevra” denilenin Hırvatlarla ya da Boşnaklarla savaşmak demek olduğunu hemen anlamışlar. Davete icabet etmemişler tabii. Sırplar da sağlık olsun dememiş. 200 reddiyeci hakkında tutuklama emri çıkarmakla kalmamışlar, köyü tanklarla sarıp ablukaya almışlar. Köyün öte yanındaki sınırda da Macar Ordusu teyakkuza geçtiğinden, tank paletleriyle köyü dümdüz etmeye de gözü yememiş Sırpların.

Bir, iki, üç derken bıçak kemiğe dayanmış. Oğullarını savaşa göndermek istemeyen Tresnjevaclı anneler uluslararası kuruluşlarla temasa geçmişler ve ardından bağımsızlıklarını ilan etmişler, Tresnjevac Cumhuriyeti’ni kurmuşlar. Ama öyle bir cumhuriyet kurmuşlar ki, sınır mınır çizmemişler. Ne maddi, ne manevi… Cumhuriyetin “soyadı”nı da “Düşünce Cumhuriyeti” koymuşlar. Düşüncenin sınırı nereye kadarsa, Tresnjevac’ın sınırları da o kadar demişler: “Sınırsız ve de sonsuz…”

“Kim olursan gel” demişler, vatandaş olmak için “Ne mutlu Tresnjevaclıyım” demek yeterli demişler…

Not 1: Google’da adımı arattığımda, kendime dair en eski kaydın, 29 Ekim 1997 günü ZaMir NET’e attığım bu mesaj olduğunu gördüm. Mesajda, Tresnjevac kasabasına ulaşmak için yardım arıyormuşum… Dünyanın bu en güzel ülkesini anmadan edemedim, sizi de bu ülkeyle tanıştırmak istedim :)…

Not 2: Tresnjevac’ın öyküsü özetle, Bosna Savaşı sırasında oğullarını Sırp ordusuna vermek istemeyen bir grup annenin başlattığı bir direnişin, nasıl başarıya ulaştığını anlatır. Ama burada “hikâye içinde hikâye” var, geçmişte bunu bir dergide uzun uzadıya anlatmıştım, şimdiyse ne adına “blog okuru” dediğimiz okur cinsinin dinlemeye ne de benim anlatmaya o kadar sabrım var… Özetleyerek anlatıyorum.

Mesajı attığım ZaMir Net, dünyanın ilk internet portallarından biriydi, kuruluşu yanılmıyorsam, BBS sunucularına bağlandığımız yıllara (1992) dayanan bu ağ, Bosna Savaşı sırasında dağılan ailelerin birbirlerini bulabilmeleri için kurulmuştu. Zamir Net üzerinden kimisi 12 yaşındaki kızı Rukija’yı, kimiyse bir daha asla göremeyeceği kocasını arıyordu. Sırpça “Barış” anlamına gelen Zamir Net’te yayınlanan on binlerce çığlıktan çok azı yerine ulaşabiliyordu…

Kısa bir süre sonra, Balkanlar’ın dört bir yanında, Hırvatistan’da, Bosna Hersek’de, Sırbistan’da, Kosova’da, Slovenya’da kardeş ZaMir Net’ler kuruldu… Birlikte yaşama isteği olmasa da, acılar, birbirinin kanına ekmek doğrayan halkları bir internet ağı üzerinde birleştirmeyi başarmıştı! ZaMir Net zamanla büyüdü ve Balkanlar’ın en güçlü ve muhalif internet servis sağlayıcılarından biri oldu. ZaMir Net’i kapatmaya, ne “kasap” Miloşeviç’in ne de “kıyma makinesi” Franco Tudjman’ın gücü yetmişti… İnternet ve B92 gibi radyoların etrafında büyüyen muhalefet sayesinde, bir süre sonra, her iki lider de tarihin çöplüğüne gittiler…

Bir internet servis sağlayıcısı “müşterilerine” daha ne verebilir ki?

Not 3: Gezegen Linux‘dan şutlanmak üzere olduğumun farkındayım. Gelecek hafta söz, sadece açık yazılıma dair yazacağım :)…



La fetâ illa Ali, la seyfe illa Zulfikâr!

11 07 2005


Savaş zamanı Kuzey Irak’a girmek zor iştir. Hele hele bir de sınır kapısı kapatıldıysa… Önünüzde iki yol vardır: Ya size kendisinin “şerefli bir Türk subayı” olduğunu söyleyen ordudan kovulma bir “albay eskisi”ne 3.000 dolarınızı kaptırır, ya da sınırdan eşeklerle kaçak mazot ve “beyaz” geçiren “at hırsızı kılıklı” bir kaçakçı ile karşıya geçersiniz…

Ben ikinci yolu tercih ettim. Bizim “at hırsızı”nın adı Kâzım olsun. Ya da İtalyan gazeteci arkadaşların taktığı ad ile söylemek gerekirse “Quasimodo”… Yüzünde çıkan şark çıbanı ve hafif kamburu ile Quasimodo’yu fazlasıyla andırıyordu bizim Kâzım. Özal öncesi günlerde bölgenin mûteber sigara kaçakçılarındanmış kendileri. Şimdilerdeyse “gündüz insan, gece hırt” olarak geçiriyor günlerini… Sıkı bir pazarlıktan sonra “kelle başı 400 dolar”a anlaştık. Cizre’den Şırnak’a geçilirken Kasrik Boğazı’nda arabalardan inilecek, geniş bir yay çizerek Çukurca ile Silopi arasında bir yerden karşıya geçilecek. Son dakikada çıkan bir pürüz yüzünden geçiremedi bizi karşıya Quasimodo…

Kaldık mı savaşın 12 kilometre ötesindeki Silopi’de? Neyse, “başka bir çaresi” bulundu ve geçtik Zaho’ya. Arkamızda sınırın açılmasını bekleyen 700 gazeteci bırakarak…

Kural No 1: Eğer gazeteciyseniz, bu gibi durumlarda “asla ve asla” nereye nasıl gideceğinizi kimseye söylemeyeceksiniz! Çünkü bazı haberler hızlı yayılır ve en yakınınız olarak gördüğünüz meslektaşınızın yaptığı teklif yüzünden “rakam” yükselir. Bu yüzden sadece dergiden “Feyzi Hoca”ya telefonda haberi verdim. Bir de “patron”un kızkardeşine: “Kendi başıma çıkamazsam, beni buradan çıkarın” diye…

“Welcome to Kurdistan”
Silopi’de “iyi görüntü veren” az sayıdaki yerlerden biri, son kontrol noktasından önceki trafik kilometre tabelasıdır. Yanlış anımsamıyorsam, “Habur 13- Zaho 20 kilometre” yazar. Televizyoncuysanız eğer, “Irak Sınırı’ndan bildiriyor” olmak için iyi bir yerdir.

Burada biz de fotoğraf çektirdiğimiz için, Habur’dan sonraki ünlü “Welcome to Kurdistan” tabelası önünde de bir görüntü almak istedik. Ya tabelayı “birileri” kaldırmış ya da biz atladık, bilmiyorum, tabelayı göremedik. Geçmişte birkaç kere kurşunlanan, panzerler tarafından ezilen ama sonra yerine yenisi konan tabela, belki de yeni bir saldırıya kurban gitmişti. Kimbilir?

Neyse Zaho’ya vardık. Oteller Silopi’den biraz daha ucuz, biraz daha kötü ve biraz daha “kısa” burada… Zaho’nun en iyi otelinin iki katını (Otel üç katlı) kapatan bir Amerikan televizyon kanalı yüzünden fiyatlar fırlamış. Çoğu yabancı gazetecinin yaptığını yapıp, bu “köy irisi” yerin eli yüzü düzgün evlerinden birini 400 dolara tuttuk.

Belki çok bilinen bir gerçeği tekrar etmek olacak ama hem Barzani hem de Talabani artık “devlet geleneğine sahip” iki aşiret lideri olmuşlar. Zaho’daki belediyecilik hizmetleri, sınırın öte yanındaki bir Cizre ya da Silopi’ye göre çok daha ileri. En azından çöpleri toplanıyor, içecek temiz suları var ve bir belediye başkanları var!

Pardon, “Ne yani, Cizre ilçesinin bir belediye başkanı yok mu diyorsun sen şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim… Evet, yok! İşin garibi, dört yıldır yok! Türkiye’nin diğer tüm ilçelerinde olduğu gibi burada da yerel seçimler düzenlenmiş. Seçimi önce “devletin istemediği parti”nin kazandığı açıklanmış. Seçimde ikinci olduğu ilân edilen bölgenin en büyük korucubaşısı, sonuçlara itiraz etmiş. Karşılıklı yapılan itirazları inceleyen Yüksek Seçim Kurulu, başkanlığı önce korucubaşına, sonra da ilk kazanana vermiş. İlçede olaylar çıkıp da korucubaşı Cizre’yi basınca seçimler iptal edilmiş! “Devlet Baba”, hem korucubaşından hem de halktan korkunca, belediyenin yönetimini kaymakama vermiş ve sıyrılmış işin işinden…

Cizre’de doğumgünü partisi
Silopi’de zaman yavaş geçer… Kediler uyuşuk, akrep ve yelkovan yavaş, sinekler ise tembeldir… Güneş bile saatlerdir aynı yerde asılı gibidir, zaman geçmez bilmez…

Sanırım Cizre’deki 17’inci günümüzdü. Sabah eşim aradı: “Doğumgünün kutlu olsun canım!” Doğumgünü mü? Irak sınırında? Allah Allah? Teknik bir arıza olmalı…

Akşama, Diyarbakır-Habur hattındaki tüm “İtalyan Basını Muhabirleri”nin Cizre’de Uluslararası Basın Merkezi’ne dönüştürülen Öğretmenler Evi’nde toplanması yönünde bir ortak karar alındığını öğrendik. Kararın gerekçesi ise bir süre sonra belli oldu. Tam İtalyanca bir gerekçe: “Akşama ortaklaşa spaghetti alla milanese yapılacak!”

Neyse, Cizre Öğretmenler Evi’ne gidildi ve yönetimine “cebren ve hile” ile el konuldu. Ayağının tozuyla Fildişi Sahilleri’ndeki savaştan gelen Bruno Crimi parmesan peynirini rendelerken, World Press Photo ödülünü üç kez kazanan Francesco Zizola domatesleri doğradı, Afganistan’da dört ay kalan Pietro Suber mantarı közledi, Rai Uno ise makarnayı karıştırdı… Garsonlar, 27 kişilik İtalyan gazeteci grubuna Spaghetti alla Milanese’yi servis etmek için masaya getirdikleri tencerenin kapağını açtığında, ortaya makarnaya saplanmış bir “şamdanlık mumu” çıkar!

Biraz garip ama “italo-curdo” usulü bir doğumgünü “pasta”sı oldu bu…

Zaho’nun ötesi
Zaho’dan sonra daha ileri gidemedik. Çünkü Irak’a girdiğimiz gün, yedi İtalyan gazeteci birden Basra’da kayboldu! Asıl ilginç hikâye de tam burada başlıyor.

İtalyan gazeteciler sendikası FNSI, “24 saat içinde” İtalya’nın tüm gazete, dergi, radyo ve televizyon kanallarına ulaşarak bölgedeki muhabirlerinin isim listesini ve uydu telefonlarını alır. Hemen ardından da teker teker bu gazeteciler aranarak, konumları ve sağlık durumları öğrenilir. Bu arada durumu uygun olanlardan da kibarca “24 saat içinde Irak’tan ayrılmaları” rica edilir. Birkaç gün önce İtalya’nın dört Iraklı diplomatı sınırdışı etmiş olmasından ötürü “korkulan”, Irak yönetiminin misilleme amacıyla İtalyan gazetecileri tutuklamaya başlamış olması ihtimalidir…

Sadece bizim uydu telefonumuz eski tip bir “INMARSAT” (küçük bir valiz büyüklüğünde olanlardan) olduğundan ve günün belirli saatleri açık tutulduğu için bize (Ben ve Panorama’dan Bruno Crimi) ulaşmada zorluk çekilir. Gecenin ilerleyen bir saatinde uydu telefonumuzu çaldıran hanımefendi bize konumumuzu, bulunduğumuz oteli ve “savaş bölgesi sigorta numara”mızı sorar!

Bendeniz “zavallı ve afyonu patlamamış” bir Türk olduğumdan, önce soruyu algılayamadım. Sonra dank etti. İtalyan Gazeteciler Sendikası tüm basın kuruluşlarına çalışanlarını riskli bir bölgeye gönderdikleri zaman bir “özel sigorta” yapmalarını şart koşarmış… Bu sigorta, savaş bölgesindeki gazeteci ya da ailesine bir yaralanma ve ölüm halinde çok ciddi ödemeler yapılmasını sağlıyormuş! Bruno’ya sordum, “Ölümün halinde ne alacak seninkiler?” diye… Biraz düşündü, bazı hesaplar yaptı ve söyledi: “34 yıllık gazeteci ve şu maaşı aldığıma göre… Galiba emeklilik ikramiyemin biraz fazlası olması lazım. Yaklaşık 600-700 bin euro kadar!”

Kural No 2: Bir daha bölgeye geldiğinde, anlaşmalı olduğun yabancı kuruluştan “Savaş Bölgesi Sigortası” yaptırıyorsun. Bu arada, Kürtlerin “Süreyya” adıyla çağırdığı Thuraya’dan bir tane alıyorsun!

Yaşama verilen “değer”e ilişkin bir diğer ilginç anektod, Bruno Crimi’nin anlattığı, Amerikalıların Somali’de uyguladığı “tarife” üzerine olabilir:

Somali’de halktan büyük tepki gören Amerikalılar, ilişkileri yumuşatmak için yanlışlıkla öldürdükleri her keçi başına 100, her deve başına 300 doları hemen operasyondan sonra “cash” olarak ödüyorlarmış… “Çocuklar için fiyat neydi?” diye soracak oldum. Bruno düşünmedi bile: “1.000 dolar!” Önce şaka yapıyor sandım. Çok ciddiydi…

Dikkat edilmesi gerekenler
Kuzey Irak’ta dikkat etmeniz gereken şeyler var. Örneğin, bölgenin en leziz meyvası olan hurmaya “hurma” dememek gibi! Kuzey Irak’ta hurmaya aynen İran’daki gibi “temur” deniyor. Hurma kelimesi ise “kadın” anlamına geliyor. Kısacası, bir sokak satıcısından “hurma” isterseniz, sonuçları kimi zaman hoş olmayabiliyor…

Bir diğer dikkat etmeniz gereken konu ise kıyafetlerinizin rengi. Her renk bir siyasal hareketi temsil ediyor çünkü… Sarı giyinirseniz Barzani’ci, yeşil ve hâki giyinirseniz Talabani’ci, elbiseniz kahverengi ise İslamcı, mavi renk ise Türkmen’siniz demektir!

Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu, bölgeye girerken üzerinize aldığınız Amerikan dolarlarının “sadece ve sadece” 1996 serisi olması gerektiği! Saddam’ın 1997’den itibaren sahte kalıplarla Merkez Bankası’nın darphanesinde dolar basıyor olması, dolar bozmak istediğiniz dövizcinin hemen paranın üzerindeki basım yılına bakmasına yol açıyor! “İyi de kardeşim, ben bankadan aldım bu parayı, 2002’de basılmışsa ne olacak?” demeyin. 1996 yılında basılan dolarlar en az yüzde 10 daha değerli!

Pazaryerini vuran füze
Güneydoğu’ya yolu sık düşenler bilirler, şehirlerin dışına çıktığınızda gökyüzü elinizle tutacakmışsınız gibi yakındır. Üzerinize sanki yıldız tozlarının döküldüğünü hissedersiniz. Yine böyle bir günün gecesinde Cizre ile Silopi arasında ilerlerken gökyüzünden bir grup Tomahawk füzesinin geçişini izledik.

Hayatımda ilk kez “seyir füzeleri”ni görüyordum. İlginç bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Çok değil, 300-400 metre yüksekten uçan ve garip bir “kağıt yırtılması” sesi çıkaran ölüm makineleri… İster istemez insanın aklına bir düşünce takılıyor: “Birkaç dakika sonra kimler ölecek? Nereyi vuracak?”

Bağdat’ta pazaryerinin vurulduğu günün sabahıydı. Otelimize döndük ve yattık. Ertesi sabah Bağdat’ta “yanlışlıkla” pazaryerini vuran Amerikan füzesinin haberi patladı. Bir telaş hâli… Önceki gece görmüş olduğunuz füzelerin görüntüsü bir an için beyninizi yalayıp geçiyor tekrar… “Acaba?” diyorsunuz, “Onlardan biri miydi?” Böyle bir olasılığı düşünmüş olmak bile rahatsız edici. Bir an için insanlıktan uzaklaştığınızı hissediyorsunuz…

İki gün sonra Deniz Baykal’ın demecini okuyoruz gazetelerden: “Bağdat’taki pazaryerini vuran füze, Türk hava sahasını kullanan Tomahawk’lardan biriydi!”

Füze icad oldu, mertlik tam bozuldu!
Zaho’da ve Kürtlerde hâkim olan hava, bu savaşın adil olmayan bir savaş olması. Bir de “caş”lık duygusu var, yani “ülkesine hainlik” etmiş olmak çekincesi var… Saddam’a kızgınlar ama Barzani’ye de 1996’da Saddam ile ittifak yaptığı için kızıyorlar… Araplardan hoşlanmıyorlar ama ya karısı ya da eniştesi bir Arap… Barzani’yi Türkiye’ye “posta attığı” için seviyorlar ama dost meclislerinde onu “Caşhayati” (hayatı boyunca birilerine ihanet eden) diye çağırıyorlar…

Bir yandan kendi dillerini konuşacakları, kendi renklerini, kendi bayraklarını sallandıracakları bir vatana kavuşacakları için sevinirken; öte yandan Irak halkına “ihanet etmiş olmak” duygusu rahatsız ediyor onları…

Hâsılı, karmaşık duygular içinde Kürtler. Ama içten içe Amerikalılara da kızıyorlar. Peşmergesinden basit köylüsüne bölgedeki tüm Kürtlerin gözünde bölgedeki “Amerikan Özel Kuvvetleri”; uzakta patlayan topun gürültüsünden korkan, Iraklıların önüne peşmergeyi süren, düşmanı ile göz mesafesinde çarpışmaktansa füze ile bombalamayı tercih eden bir “korkak sürüsü”… En çok da başlarının üzerinden geçen füzeler rahatsız ediyor onları…

Zaho’da, otelin lobisinde bölgede net bir şekilde izlenen bir Türk televizyon kanalına bakıyoruz. Haberlerde “pazaryeri”nin mahşeri görüntüleri var.

Ağzımdan istemsizce dökülüyor sözler: “La fetâ illâ Ali, La seyfe illa Zulfikâr…”

Yaşlı adam sessizce onaylıyor…

Ali Işıngör / Cizre-Silopi-Zaho
2003 yılı, Nisan başı

Not 1: Pazar akşamını pazartesiye bağlayan bu saatlerde tembellik yapma hakkımı kullanıp, eski ama en sevdiğim yazılarımdan birini buraya koyayım dedim. Yaklaşık iki yıl kadar önce, savaşı izlemek için Irak’a geçtiğimde yazdığım bu makale, ertesi ay çalıştığım dergide yayınlanmıştı. Bölgeye, eskiden birlikte birçok konuda birlikte çalıştığım, İtalyan Panorama dergisinden gazeteci dostum Bruno Crimi ile gitmiştim.

Not 2: İki yıl önce, henüz savaşın başındayken ve koalisyon güçleri Irak’ı işgal etmeden önce yazdığım bu yazı, o günden bu yana, aslında hiçbir şey değişmediğini düşündürüyor. Sanki Zaho’ya bugün tekrar gitsem, otelin lobisinde televizyon izleyen o ihtiyarı tekrar bulacağım gibi bir his var içimde.

Not 3: “La fetâ illa Ali, la seyfe illa Zulfikâr”: Ali’den başka yiğit, Zülfikâr’dan başka kılıç yoktur! (Alevi/Şii deyişi)

Not 4: Sabah işte fırsat bulursam, dünkü Blog Kardeşliği toplantısını ve bana düşündürdüklerini yazacağım.



Masal masal matitas…

6 07 2005


Sıkıntılıyım. Focus bugün en iyi elemanlarından birini kaybetti. Aslında beklediğim bir gelişmeydi, ama ne yalan söyleyeyim, dergi ve kendi adıma çok üzüldüm. Hayat herkesi birgün bir seçim yapmak zorunda bırakabiliyor…

Şunu kafamızın bir kenarına yazmamız gerekir ki, cennete kalkan bir tren yok. Nasıl, Mekke’de cehenneme, Moskova’da cennete gitmek mümkünse, herhangi bir iyi gruba katılıp orada uyumakla da cennete ulaşmak mümkün değil. Sanırım sadece bu yüzden, yıllar sonra “neden denemedim” dememek için, ülkesi ve kendisi için Umida’nın bundan sonra “hukuk kariyeri”ne devam etmesi gerekiyor…

Günün “mânâ ve ehemmiyetine” uygun olacağı için birkaç gün önce anlattığım bir masalın sonunu getireyim.

(…)

60 deve yükü altının Tus kentinin bir kapısından girerken, öbür kapısından dört kişinin sırtında bir tabutun çıktığı gün, ünlü İranlı şair Firdevsi’nin de vasiyeti ortaya çıkmış. Bu vasiyet, Firdevsi’nin Şahname’nin kendi el yazısıyla yazdığı ilk kopyasında bulunmuş. Yazımı 40 yıl süren bu muhteşem divanın ilk sayfasında, ilk gün yazılmış bir notmuş bu:

“Bu kitap bittiğinde, sultandan alacağım parayla, Tus kasabasının yanıbaşından geçen Keşhef Nehri’nin üzerine güzel bir köprü yaptıracağım. Medreseye giden çocuklar, nehir her taştığında bir kurban daha vermesinler diye…”

Meğerse Firdevsi, o koskoca, 73 kilo tutan Şahname’yi küçücük çocuklar için yazmış! Çok küçük yaştayken kardeşi bu nehirde boğulan şairin bu isteği, Gazneli Mahmut’u bir kez daha kahretmiş… Sultan, kendini sonraki nesillere affettirebilmek için, bu paranın tamamıyla, dünyanın en güzel köprüsünün yapılması emrini vermiş. Bugün bu köprü, üstündeki yazıtıyla beraber yeryüzündeki en masalsı yapılardan biri. Nasıl olmasın ki? Köprünün her taşı, doğulu bir şairin kaleminden düşen “bir mürekkep damlası”na satın alınmış, kolay mı?

Not: Açık kaynak koduna ilişkin ilginç bir yazı fırından çıktı çıkıyor…

Minyatür: Columbia Üniversitesi kütüphanesi



Parmak şıklatmakla olmuyor bu işler!

4 07 2005


Dünya gözüyle şu Pink Floyd’u da sahnede gördük ya, buna da şükür… NTV’nin reklam olayının iyice bokunu çıkardığı Live 8 konserleri silsilesi, birçok unutulmaza sahne oldu. Will Smith’in sahneye tahterevanla gelmesi, “bir tecavüz sonrası sabahı Nuri Alço sırıtışı” ile sahneye çıkan Bill Gates’in konuşması, Sony ve Nokia gibi uluslararası şirketlerin sponsorluklarıyla anılacak bu etkinlik…

“Sir” ünvanına “Şövalyelik”i de eklemeyi garantileyen Bob Geldof hazretleri, bir golf sahasının ortasındaki yedi yıldızlı otelde toplanacak olan zenginler klübü üyelerinin “himmetinden” çok umutluydu. Özellikle de Tony Blair ve Maliye Bakanı Gordon Brown’un adlarını sık sık andı. Canlı yayını izlediği iddia edilen 3 milyar küsur insana “Eh, artık eşek değillerse Afrika’yı da görürler artık” cümlesinin etrafında harlanacak “global ölçekli” bir geyik malzemesi sağlandı.

Sizi bilmiyorum ama benim midem bulandı sadece… Yıldırım Türker’in deyimiyle, Rock yıldızı ile Irak şahini başbakanın bu mutlu ve uyumlu görüntüsünün pornografisine daha fazla dayanamadım ve televizyonu kapadım.

Yazıyı biraz daha açalım. Çoğu Sahra Çölü’nün güneyinde yer alan 18 Afrika ülkesinin borçlarının silinmesi için G8 liderlerinin öne sürdüğü bazı şartlar da var elbet. Ama bu can sıkıcı “ayrıntılardan” Arundhati Roy gibilerinin dışında pek kimse bahsetmiyor.

G8 ülkelerinin himmetinden faydalanmak için, bu ülkelerin tek yapmaları gereken şey, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı serbest piyasa sistemini ve sancılı bir özelleştirme hamlesini kabul etmek. Bu süreçte, Afrika’nın “verimsiz” ve “zarar eden” telekomünikasyon şirketleri, madenleri, tarım kooperatifleri ama özelleştirilerek ama tamamen yok edilerek ortadan kaldırılacak. Bu şirketlerin yerini, “batılı” yenileri alacak. Afrika’nın şu ana dek özelleştirilmiş telekomlarında bu süreç aynen yaşandı. Bugün Afrika kıtasının yarısından çoğu British Telecom, Telefonica, France Telecom “imzalı” cep telefonlarını kullanarak “alo” diyor. Madenlerin durumundan ise hiç bahsetmeyelim isterseniz: Hollandalı elmas tröstlerinin egemenliğindeki Güney Afrika ve Zaire’de at koşturan Belçikalıları saymazsanız, Afrika’nın madenlerinin 2049 ya da 2099 gibi küsurlu tarihlere kadarki tüm hakları, Anglosakson ülkeler (ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya) tarafından çoktan paylaşılmış durumda….

“Serbest piyasa” oyununun en önemli kuralıysa, gümrük vergilerini düşürmek hatta sıfırlamak olacak. Afrikalı ülkeler gümrük vergilerini neredeyse sıfırlarken, Avrupa ülkeleri çok sinsi bir vergilendirme sistemi ile bu ülkelerin zaten zayıf olan iç piyasalarını tamamen ele geçirecek. Bir örnek mi verelim? Örneğin İtalya.

Ürün adı: Kahve
Gümrük tarifesi
Çekilmemiş kahve ———- % 0
İşlenmiş kahve ————- % 7
Kafeinsiz kahve ————- % 9

Ürün adı: Pamuk
Gümrük tarifesi
İşlenmemiş yapağı ———- % 0
T-shirt ———————- % 10

Ürün adı: Ananas
Gümrük tarifesi
Taze ananas —————– % 2
Ananas suyu —————- % 15
İşlenmiş ananas ————- % 30

İtalyanların bu rakamları her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Bana ucuz hammadde satabilirsin ama işlenmişini asla!” Yardıma muhtaç Afrika ülkelerinin her yıl Batı Avrupa gümrüklerinde kaybettikleri para, 20 milyar avroyu buluyor. Eğer bu gümrük vergileri mevcut olmasaydı, yeni rekabet koşulları doğrultusunda bu “aç ülkelerin” Avrupa’ya yapacakları ihracatın % 5 büyüyeceği hesaplanıyor. Bir başka deyişle, 350 milyar avroyu bulan bir ihracat olanağı!

350 milyar avro… Bob Geldof hazretleri başarırsa, önümüzdeki 10 yıl içinde Afrika’ya aktarılması hedeflenen yardımın tam 7 katı!

Dansetmek artık sizin de içinizden gelmiyor değil mi?



Veled mazbût velakin memleket puşt!

2 07 2005

Dün akşam uzun bir aradan sonra “eski M5 ekibi” -bir eksikle de olsa- bir araya geldi tekrar… Tabi ne yapılacak? İçilecek elbet! Neyse artık, Feyzi Öktem, uçak mühendisi dostumuz Cevat Sunol, Focus‘a dün katılan Osman Köroğlu, blog aleminin gülü “Mtlda” ve ben aşağı indik.

Çok eğlendik. Boş vakitlerinde uçak ve denizaltı yapan Cevat Sunol kardeşimizle otururken anlatılan bir fıkra, günün mânâ ve ehemmiyetine pek bir uyuyordu:

Petrol şeyhinin bir tanesi üniversitede okuması için oğlunu İstanbul’a gönderir. Çocuk ilk devreyi başarıyla bitirdikten sonra notlar düşmeye ve çocuk hafiften serserileşmeye başlar. İşin kötüsü, memleketten çocuğa gönderilen avuç dolusu paralar da artık yetmemektedir! Şeyhimiz oğlunu kontrol etmek için adamlarından birini İstanbul’a gönderir.

Adam İstanbul’a gelince bir de ne öğrenir! Şeyhin okusun diye gönderdiği oğlu okulu bırakmış, kendini karıya kıza vurmuştur! Neyse, çocuk Boğaz kenarında salaş bir meyhanede bulunur:

“Ya seydi, bu ne kepazeliktir! Baban seni merak eder! Kalk gidiyoruz Arabistan’a!”

Çocuk “Ayva seydi” der, “Ama önce bir otur da şu manzaraya bir bak…”

Şeyhin adamı “Bunda ne kötülük olabilir ki” diye düşünür ve masaya oturur. Sandalcılar çaparilerini sallamakta, arkadaki tepelerin ardında batan kıpkırmızı güneş, Boğaz’ı kırmızının tonlarına boyamaktadır. Manzarayı seyrederken, garsonun getirdiği kavundan bir tane ağza atılır. Ardından peynirin de tadına bakılır. Eh eşek değiliz ya, şu aslan sütü denen meredin de bir tadına bakalım derken orada ipler kopar!

Şeyhin oğlu ve Boğaz tarafından ayartılan adam, yorgun ve akşamdan kalma olduğu anlaşılan bir sesle, 15 gün sonra, efendisini arar:

“Ya seydi, veled mazbût velakin memleket puşt!”

(…)

Bizimki de o hesap… İçtiğimiz zaman “keyfimiz”den mi içiyoruz sanıyorsunuz?



Necefli maşrapa niyetine…

30 06 2005

Son bir masal. Aslında tam bir masal değil bu, Afganistan sınırının hemen yanı başında, Tus kasabasında yatan bir şairin mezarının başında dinlediğim bir öyküdür bu…

Neyse. Bir varmış, bir yokmuş…

Allahın kullarının şimdiki kadar çok olmadığı dönemlerde, Gazneli Mahmut adında bir sultan yaşarmış. Kudretli mi kudretli, 40 beye hükmeden, Sind’den Çin-i Maçin’e kadar tüm kavimlerin itaat ettiği bir sultanmış…

Çok sevdiği üç de büyük şairi varmış. Bu üç şair, bir gün Keşhef nehrinin yanıbaşında, Tûs kasabasının hemen girişinde, mola vermişler. Dinlenirlerken aralarında şair atışması başlamış. Bir süre sonra yanlarına 8-10 yaşlarında küçük bir çoban gelmiş.

“Aranıza katılabilir miyim? Ben de yarışmak isterim sizlerle!”

Şairler bu küçük çobanın cüretine gülmüşler ve biraz eğlenmek için çobanın teklifini kabul etmişler. Ve bir iki saat sonra küçük çoban, üç şairin de hakkından gelmiş…

Tûs’dan gelen küçük çoban, İran’ın en unutulmuş masallarını dahi ezbere bilmekte ve şiir okuduğu zaman nehir bile akışını durdurmaktadır! Şairler küçük çobanı Gazneli Mahmut’un huzuruna çıkartmışlar…

“Duydum ki, şairlerimi yenecek kadar mahirmişsin!” demiş Gazneli Mahmut. “Hem 5.000 yıllık İran mitolojisinin tamamını da bildiğini söylemişsin!”

“İzin verirseniz size bu 5.000 yılın tüm masallarını kâğıda dökerim” demiş küçük çoban.

Gazneli Mahmut, çobanın dediğine inanmamış;

“Bunca şair yapamadı, sen mi düzeceksin İran’ın tüm efsanelerini kâğıda! Hele bir yap da seni 60 deve yükü altın ile ödüllendireyim.”

“Hay hay” demiş küçük çoban ve çekilmiş huzurdan…

(…)

Ortadan kaybolup tam 40 yıl sonra geri döndüğünde “Firdevsi” adlı bu çoban, kolunun altındaki divân ile Gazneli’nin huzuruna çıkmış.

Şahname isimli bu eser, o güne dek benzeri görülmemiş, mükemmel bir divanmış! Firdevsi’nin divânını alıp odasına kapanan, İran’ın kendinden önceki tüm şahlarını anlatan Şahname’yi kendinden geçercesine 40 gün 40 gece okuyan Gazneli Mahmut, divanı okumayı bitirdiğinde, vaad ettiği 60 deve yükü altını hatırlar. Çare yoktur, bu şaire ödülü her neyse vermek artık “namus borcu”dur!

Kıskançlaşan diğer şairler sultanın kulağına fısıldarlar:

“Sultanım, bu nasıl olsa bir çobandır. Bakır ile altını bile birbirinden ayırt edemez. Onu köyüne yollayın, ardından da bakır yüklü develeri gönderirsiniz!”

Firdevsi köyüne gönderilmiş, ardından da bakır yüklü develer… Develer köye vardığında şair hamamda yıkanmaktaymış. Develer daha uzaktayken bakırın güneşin altında parlamasından sultanın kendisini kandırdığını anlayan Firdevsi, sultanın bu “lütfunu” tellağa bahşiş bırakır! Şairin sultana ettiği “hakaret” muhteşemdir! Artık bütün İran bu bahşiş ile çalkalanırken, yüzyıllar boyu anlatılacak bir hakarete uğrayan Gazneli Mahmut, Firdevsi’yi astırmak için ülkenin dört bir yanına cellatlarını salar!

(…)

Kovalamaca yıllarca sürmüş. Firdevsi her gittiği kasabada halk tarafından saklanır, cellatlar da Firdevsi’yi bir türlü bulamazlarmış…. Uzun yıllar, bazılarına göre tam 30 yıl geçmiş. Bu kovalamaca pişman olan ve artık çok yaşlanmış olan üç şairin, Gazneli Mahmut’a onun birer mısrasını hediye etmelerine kadar sürmüş. Artık kocamış olan sultan,

“Bugüne kadar benim için yazdığınız en güzel mısralarınız bunlar” deyince pişman olan şairler:

“Bizim değil sultanım, ölüm emrini verdiğiniz şairin” dediklerinde hatasını anlamış Gazneli Mahmut…

“Tanrım ben ne yaptım! Hemen o çobanın köyüne 60 deve yükü altını gönderin!”

O gün Tûs’un bir kapısından 60 deve yükü altın girerken, öbür kapısından dört kişinin sırtında bir tabut sessizce çıkmaktaymış…

(…)

Gökten üç elma düştü… Biri benim, biri senin, biri…

Not: Keyfim gelirse, belki bir gün o 60 deve yükü altının nereye harcandığını da anlatırım. Dostlukla.



“Dostum Salgado”

26 06 2005

“Bu fotoğraflar, bu devasa trajedinin figürleri, umutsuz bir heykeltraşın taşa ya da ağaca yonttuğu heykeller midir? Burada fotoğrafçı yoksa bir heykeltraş mıdır? Ya da tanrı? Ya da şeytanın ta kendisi? Ya da çıplak gerçeğin kendisi?”

(Eduardo Galeano/17 kez Salgado)

Herkes bana Salgado’yu soruyor. “Anlatsana Ali, o adam seni nasıl buldu? Neler yaptınız 37 gün İstanbul’da? Nasıl dayak yediniz pazarcılardan?”

Çoğu zaman anlatmadım, yaşadıklarım sadece bana kalsın istedim. Zaman zaman ağzımdan çıkanlar da büyük şehirlerin altında dolaşan gizli dehlizlere, Bizans definelerine dair inanılması güç “şehir efsaneleri”ne benziyordu:

“Dünyanın yaşayan en büyük iki fotoğrafçısından biriymiş”;

“Kodak sadece Salgado yüzünden Tri-Max filmlerin üretimini durdurmaktan vazgeçmiş. Leica ise yeni bir objektifi piyasaya çıkarmadan önce ona gönderirmiş. Eğer o beğenmezse, piyasaya sürmezmiş”;

“Ününün doruğundayken ortalıktan bir anda kaybolmuş. Üç yıl kimse bulamamış. Bir gün elinde 240 bin kare fotoğraf ile çıkmış ve uluslararası bir kampanya ile hepsini satmış! Parasıyla da üç yıl boyunca fotoğraflarını çektiği Brezilyalı topraksız köylülerin yaşadığı binlerce dönüm araziyi satın alarak, köylülere dağıtmış!”

Dürüst olmalıyım. Bu hikâyelerde gerçeğin nerede başlayıp, nerede bittiğini ben bile bilmiyorum!

Salgado. Tam adıyla; Sebastião Riberio Salgado… Ünlü fotoğrafçı. Ekonomist. Legion D’Honeur ile ödüllendirilen gazeteci. Çektiği tek kare fotoğrafla ünlü fotoğraf ajansı Magnum’u batmaktan kurtaran kişi. Muhalefet kendisine Brezilya cumhurbaşkanlığını önerdiğinde, “Politikacı olursam, yalan söylemeyi öğrenirim” diyerek nazikçe reddeden aydın…

Örnekleri çoğaltmak mümkün: Brezilya’nın Don Kişot’u. Kazandığı para ile çılgıncasına Amazon ormanı satın alan, Amazon’da kesilen yağmur ormanlarının yerine 5 milyon ağaç diken kişi. Brezilyalılar içinse sadece “Salgado”.

Bu ismi Latin Amerika’da inanılması güç birtakım efsaneler ve öyküler izliyor her gittiği yerde. Salgado’nun adının etrafında oluşan bu sisli hâle yüzünden onun hakkında gerçek olmayan öyküleri anlatmaktan korkarım sizlere…

Olsun. Ben yine de anlatmak istiyorum “Dostum Salgado”yu. Tanımış olmaktan gurur duyduğum, hayatımdaki en büyük olayı anlatacağım sizlere. Efsanevi bir foto-muhabir olarak değil, sadece “bir insan portresi” olarak Salgado’yu…

Modern çağ simyacısı
Hikâye bu ya… Bir gün Brezilya’da çok büyük bir yangın çıkmış. Hem de Amazon Yağmur Ormanları’nda!

Bütün hayvanlar canlarını kurtarmak için bölgeden kaçıp, yangından uzaklaşmaya çalışıyormuş. Kaçanlar arasında Amazon’un hâkimi, “ormanın ruhu” olan siyah jaguar da varmış… Kaçarken üstlerinden ters yöne, yangının kalbine doğru uçan küçük bir sinek kuşu görmüş jaguar. Yangının üstüne gelmiş ve küçük gagasından birkaç damla su bırakmış aşağı… Ardından diğer hayvanların saklandığı göl kıyısına gelmiş, gagasına su alıp tekrar bırakmış yangının üzerine.

Kafası karışan siyah jaguar sinek kuşunun yanına gelip sormuş: “Bunu neden yapıyorsun? Yoruldun ve birazdan kanatların yanmaya başlayacak. Düşecek ve öleceksin. Tüm bu yaptıkların boşuna olacak. Yangını söndüremezsin ki!”

Sinek kuşu başını sallamış: “Evet söndüremem… Sadece elimden geleni yapmaya çalışıyorum…”

Salgado isminin etrafında oluşan efsanelerin yarattığı sisli hâle kaldırıldığında, ortaya aslında çok basit bir gerçek çıkıyor: Salgado sadece elinden geleni yapmaya çalışan biri.

Nesli tükenen bir sinek kuşu, Salgado…

Dünyanın en çok kazanan fotoğrafçılarından biri ama parasını hayır işlerine harcıyor. İsterse ömrünün geri kalanını Pasifik’te satın aldığı bir adada zenginlik içinde geçirebilir ama Kongo’da çocuk felcinden ölen yüz binlerce çocuğu kurtarmak için WHO adına fotoğraf çekiyor.

Salgado’yu antik çağların simyacılarına benzetmek mümkün. Suyu altına çevirmek isteyen simyacıların yüzyıllardır aradığı sırrı o çoktan bulmuşa benziyor: “dokunduğunu altına çevirmeyi”!

Belki alegorik olacak ama Salgado aynen Kral Midas gibi dokunduğunu altına çevirme yetisine sahip. Bu kulağa okşayıcı gelen yetenek, az daha Midas’ın sonunu getiriyordu, çünkü açlıktan ölmek üzereydi Kral…

Bu yetenek Midas’tan sonra sadece iki kişiye sahip oldu. Birincisi Picasso’ydu. Onun bir şeyi satın alması için sadece resmini çizmesi yeterliydi. Nitekim Picasso Güney Fransa’daki bir şatoyu tuval üzerine resmini yaparak satın almıştı. Midas’ın lâneti belki Picasso’yu değil ama evlatlarını vurdu. Picasso öldüğünde, ardında kalabalık bir mirasçı kuyruğunu ve onların avukatlarını bırakmıştı…

Salgado, Midas’tan miras bu yeteneği seleflerinden farklı bir şekilde kullanıyor. Brezilya’da içlerinde üç yıl yaşayarak fotoğraflarını çektiği topraksız köylülerin işgal ettiği araziyi, o fotoğrafları satarak satın aldı. Ve o insanlara dağıttı…

Belki de bu yüzden Midas’ın laneti Sebastião Salgado ile son buldu.

“Bok içinde doğdum”
Evimdeki ansiklopediden Salgado maddesini açıyorum. Şöyle diyor: “Brezilyalı fotoğrafçı Salgado, 1944 yılında sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi.”

Salgado ile birlikte olduğum bir ayı aşkın süre içinde onunla çocukluğundan hiç konuşamadık. Bir kere hariç.

Yanılmıyorsam 98-99 kışıydı ve biz Kemer Country Golf Club’ın 200 metre ötesindeki Göktürk Mahallesi’ndeydik. Hayatımda ilk defa bir golf sahası görmüştüm. Karın altında bile yemyeşil bir halı gibi duruyordu. Biz ise milyon dolarlık süperlüks villaların birkaç yüz metre ötesinde, Güneydoğu’dan henüz göçmüş insanların yerin yarım metre altında yaşadıkları çamurdan evleri çekmeye gidiyorduk. Kar yağarken yürüdüğümüz yol -adına yol denebilirse- diz seviyesine kadar çamur içindeydi. Tüm dikkatime rağmen botum ayak bileğime kadar çamura bulanmıştı. Mahallenin muhtarı ise ayakkabısının tekini balçığın içinde bırakmıştı bile…

- Sebastião, hiç fena değilsin çamurda… Botunu kirletmemişsin bile. Nasıl beceriyorsun bunu?

- Evladım, sana nasıl doğduğumu anlatmamış mıydım? Ben bok içinde doğdum!

Ötesini bilmiyorum. Tek bildiğim, fakir bir çiftçi ailesinde doğduğu ve daha beş yaşındayken kaderinin sonradan fotoğraflarını çektiği insanlarla birleştiği… O da bir göçmendi. Beş yaşındayken geldiği küçük kasabadan 120.000 kişilik bir diğerine göç etmesi ise ise 15’ine rastlıyor. Politik nedenlerle ayrıldığı Brezilya’dan Fransa’ya mülteci olarak gelişi ise 27 yaşına…

Angola’ya kimse gitmeyince…
Salgado, lisans eğitimini fotoğraf dışında bir sahada, ekonomi alanında yaptı. Marksist bir dünya görüşüne sahip olması, onun sadece sanatını değil, akademik kariyerini de değiştirdi. 70’lerin başında Brezilya’da iktidardaki faşist yönetim, Salgado’nun da üyesi bulunduğu politik hareketin önderlerini öldürmeye başlar. Salgado ve karısı Lélia için “siyasi mültecilik” dönemi başlamıştır. Fransa’ya göç edilir. Fransa onlara vatandaşlık hakkını vermez.

Salgado çeşitli işler yapar Paris’te. Fotoğraf makinesi ile tanışması ise çok geç bir yaşta, 29’unda gerçekleşir. Tam bir rastlantıdır… Rivayetlere göre Angola’da UNITA’cılarla hükümete bağlı güçler arasındaki içsavaşta dört fotomuhabirini kaybeden Paris Match dergisi, bölgeye gönderecek yeni bir muhabir bulamaz! Post bu sefer gerçekten pahalıdır, savaş muhabirlerinin hiçbirinin gözü kesmez o cangıla girmeye…

Salgado, karısının kamerasını aldığı gibi Angola’ya gider. Gidiş o gidiş… Döndüğünde savaşın en güzel fotoğraflarını çeker.

1974-1975 arasında Sygma, 1975-1979 arasında da Gamma Ajansı için çalışır. Ardından, daha sonra ekonomik krizden kurtulmasına vesile olacağı Magnum Ajansı üyeliğine seçilir! (Reagan’a karşı düzenlenen suikast girişiminin çekilen tek kare fotoğrafıdır Magnum’u iflastan kurtaran. Çeken de Salgado’dur.) Artık dünyaca aranan bir foto muhabirdir.

Öteki Amerika’nın peşinde yedi yıl
Salgado’yu Salgado yapan, onu pek çok çağdaşından ayıran çalışma yöntemidir. Ona göre, projelerinde iyi sonuca ulaşmak, fotoğraflanan insan ile kurulan ilişkiye bağlıdır. Bu yüzden Salgado çalışmalarını gerçekleştirirken, fotoğraflayacağı kişiler ile benzer koşullarda yaşar, onların yolculuk ettiği şekilde yolculuk eder. Projeleri genellikle uzun soluklu projelerdir ve bu süre içerisinde önemli giderlerini kendi bütçesinden karşılar. 1977-1984 yılları arasında yedi yıl boyunca Brezilya’da uzak dağ köylerini gezerek hazırladığı “Other Americas/Öteki Amerikalar (1986)” adlı albümü buna güzel bir örnek.

Fransız Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü ile 15 ay boyunca Afrika’nın Sahra bölgesini gezerek yaptığı “Sahel: l’Homme en Détresse/Sahra: Izdırap İçindeki İnsan” adlı çalışması bir diğer ilginç çalışmasıdır Salgado’nun… Dünya Afrika’daki açlık sorununu Salgado’nun bu çalışması ile ilk kez “öğrenir”!

Salgado, 1986 ve 1992 yılları arasında o ana kadar ki en büyük projesi olan “Workers/İşçiler (1993)” üzerinde çalışmaya başladı. Salgado bu albümü hazırlarken 26 ülke gezerek müthiş bir işçi profili çıkartır! Kimi eleştirmenlere göre “Workers”, Karl Marx’tan sonra yazılmış en iyi “manifesto”dur!

Terra: Yurtsuzların mücadelesi
Sadece benim için değil, birçokları için Salgado’nun en büyük çalışması hiç kuşkusuz “Terra”dır. Terra, Brezilya’da zengin toprak sahiplerinin geniş arazilerini (Latifundia) işgal eden on binlerin öyküsüdür. Ordu ve toprak sahiplerinin karşısında bir avuç çamurlu toprak için direnen, yurtsuzların mücadelesidir bu albüm.

Burada biraz efsanelerin büyülü dünyasında kaybolmak fena olmayacak. Rivayet odur ki, ününün doruğundayken bu insanların arasına katılan Salgado, üç yıl ortalıktan deyim yerindeyse neredeyse “kaybolur”. Bu üç yılın sonunda 240 bin kare ve bu 240 bin kareden seçilen “çok özel 56 kare” vardır. Aynı anda Guggenheim, Tate Gallery, Louvre gibi dünyanın en önemli yedi sanat galerisinde sergilenen 56 kare, “çok büyük rakamlara” koleksiyonerlere satılır. Salgado bu paraya dokunmaz. Serde marksistlik de olduğundan, geriye kalan 239 bin küsur kare fotoğraf, üzerine 5-10-15 sterlin gibi sembolik rakamlarla uluslararası bir kampanya ile satılır! Bu parayla Brezilya’da topraksızların arazileri satın alınır ve köylülere dağıtılır!

Dedim ya, o yaptıklarıyla fotoğrafçılar arasında kulaktan kulağa yayılan bir efsane… Eğer hikâyede abartı varsa, günahı Ara Abi’nin (Güler) boynuna! Ancak efsane olmadığı kesin olan bazı gerçekler de var. Fransa’nın yıllarca vatandaşlık vermediği Salgado’ya Legion D’Honeur vermesi gibi…

Bu eğlenceli hikâye burada da bitmiyor. Rivayet odur ki, Fransız Hükümeti ayıbını anlayıp ona vatandaşlığını teklif eder. Bu sefer de Salgado kabûl etmez! Mülteci olarak kalmayı Fransız pasaportuna tercih eder…

Bu arada Salgado ile yaptığım 37 günlük İstanbul çalışmasını, yaşadıklarımızı yine anlatamadım. Biliyorum. Belki yerimiz dardı, belki bana kalsın istedim…

Bugün sizlere Salgado’yu, söylemekten gurur duyduğum şekliyle “Dostum Salgado”yu anlattım.

Nesli tükenen bir sinek kuşu, Salgado… İster misiniz yazıyı Eduardo Galeano’nun muhteşem bir yazısının başlığıyla bitirelim?

17 kere Salgado!

Çünkü insanlığa daha fazla Salgado lazım…



Mahkûmun çehreyle, editörün muhabiriyle ayrılığı…

24 06 2005

Bugün canım ne Linux üzerine yazmak ne Focus’tan bahsetmek istiyor… Canım çok sıkkın. Size hüzünlü bir öykü anlatacağım bugün, her okuduğumda gözlerimin dolmasına neden olan bir mektubun öyküsünü…

Mektubumuzun adı “Mahkûmun Çehresiyle Ayrılığı”. Dayanabilen sonuna kadar okusun.

(…)

Vaclav Havel’e

Beni 28 Kasım 2001′de tutuklayıp Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’ın Pankras Hapishanesi’ne koydular.

Gözaltına alınıp hücreye kapatılanlara mahkemeye çıkıncaya kadar ayna vermiyorlar. Ve böylece ben kendi çehremden ayrıldım.

Her sabah sakalımı tıraşlarken, yüzümü ellerimle görüyorum, ama ellerim göz gibi keskin görüşlü değil.

O nedenden avukatımla ya da başka ziyaretçilerle görüşmeye giderken, omuzlarımda kontrolden geçmeyen bir kafayı (kelleyi) taşıdığımı hissediyorum.

Hücredeki hava aşırı kuru olduğundan (bataryanın etkisi belki) yüz derisi kuraklaşıyor, kafana bir nikap, bir maske giydirilmiş gibi hissediyorsun kendini ve bu, o yüz ile ayrılık duygusunu daha da güçlendiriyor.

Tabii böyle bir yüz (ya da çehre) günlük yaşamda zaruri olan manevralara hiç hazır değil. Mesela, ben pencere arkasından ziyaretçime gülümsersem, benim çehrem de gülümsüyor mu, ben bunu bilemem. Yoksa bu çehre beni ziyaretçiye getiren gardiyan gibi beni dışardan gözetliyor mu sadece. Veya mesela, ben konuşurken, bu çehre ne yapıyor: Benim dediklerimi mimiklerle tasdik ediyor mu, yoksa aksine, inkâr mı ediyor? Ya da bu yüz benden ayrıldığına memnun, nezaretimden kurtulduğundan hoşnut olamaz mı?

Herhalde, o artık ziyaretçimin tebessümüne cevaben, sayısız yüzlere hapsedilen o milyonlarca gülümsemeye benzer bir ürün üretmek için kendi adalelerini yormayacak.

Tebessümü konuşuyorum, çünkü tebessüm -özellikle dünyamızın ‘medeni’ kısmında- insan çehresinin en çok ihtiyaç duyduğu işlevdir. İnsanlar durmadan gülümsemeye mahkûmlar, onların çehreleri bu ağır mihnetten dolayı çoktan yorgun düşmüştür.

O sebeple ki, ölülerin gülümseyenlerine çok az rastlanır. Belki gülümseyen bir-iki ölü görmüşsünüzdür, ancak sonradan onların da bir dindar olduklarını öğreniyorsunuz, onlar hayattayken çok ağladıklarını telafi ettikleri veya Allah’ın vaslına ermelerinin sevincinden tebessüm ettiklerine şahit oluyorsunuz. Onların tebessümü bize değil.

Gülümsemeye böyle bir önyargıyla baktığımın nedeni belki de bu işi hayatımda hiçbir zaman doğru dürüst yapamadığımdan kaynaklanmış olabilir. Bu konuda hep kompleksliydim zaten. Gençliğimde yazdığım bir şiir mesela:

Çarmıhla perçinlemiş tebessüm/İki köşesine çivi kakıp, çehreye perçinlenmiş tebessüm/Ben size hoş görünmek için bundan beter acıyı bile göğüslemeye hazırım.

Gerçekten, bu köle mihneti olan gülümseme hiç de layık olmadığı bir itibarla teşvik ediliyor halk arasında. Diyelim, bir politikacı etkili biçimde gülümsemeyi beceremezse o ‘tabandan gelen siyasetçi, bizden birisi’ olamaz. Gülümseme fetişizmi o kadar hayatımıza musallat olmuştur ki, hatta diktatörlükler bile ayna önüne geçip suratının kaslarını gevşeterek egzersiz yapmaya başladı.

Ve televizyon ekranlarındaki o ‘Halkbaşı Diktatör’ün yüzünden yayılan ‘tebessüm’ dalgaları vücudunu sararken, zavallı halk, ‘İnsanoğlunun gülümsemesinin bu kadar çirkin olabileceğini hiç düşünmemiştim’ deyiverir! Bütün bunlara rağmen, ben insan yüzünün en güzel hareketi olan tebessümü seyretmeyi severim. Eğer o çocuklar veya kendi çehresini nezaret altında tutmayı düşünmeyen çiftçinin ya da uyuyan bir bakire kızın ya da bir azizin gülümsemesiyse.

Bu çeşit gülümsemeler sanki ’sanat sanat için’ teorisine dayanarak yaratılan bir entelektüel boyutlu eser misali veya raks misali derin anlamlı hareketlerdir. Onlar belki daha çok bir duaya benzer. Bu gülümsemeler kendi içlerine, hayır, aynı zamanda dışarıya, uzaya, galaksilere uzanan bir enerji. Bu düzeyde, gülümseme insan yüzüne acı çektirmiyor, aksine, insanın yüzü kendisinin etrafını çizdiği üründen lezzet alıyor.

Etrafını çizdiği dedim, çünkü gülümsemeyi insan yüzü üretmiyor (dışardan veriliyor), sadece onun çerçevesini yapıyor.

Ben Pankras Hapishanesi’nde ikinci günüme başlarken, ‘Belki burada ne gülümseme ve ne de başka bir ima-işarete gerek olduğu için ben kendi yüzümden ayrı düştüm’ diye bir fikir geldi kafama. Bu çok mantıklı bir fikirdi aslında. Burada gerçekten de insan çehresinin sokakta ihtiyaç duyabileceği hemen hemen hiçbir mimiğe ihtiyacı kalmıyor.

Burada kimse birbirinin gözlerine bakmıyor, burada sana hitap etseler, sanki sen şeffaf bir varlıkmışsın gibi, sanki sen yokmuşsuncasına, bir boşluğa gibi hitap ediyorlar. Boşluğa atılan her kelime büyük gürültüyle yankılanıyor, her kelime dehşetli şekilde, derin anlaşılıyor, yani sarf edilmiş kelimeleri, dışarıda alışıldığı gibi, yüz mimikleriyle desteklemeye hiç ihtiyaç kalmıyor. O nedenden buraya giren her bir insanın kendi yüzünü özel eşyalarıyla birlikte hapishane memurlarına bıraktığını düşünmesi ve bu fikre kendisini alıştırması gerekir. Aksi halde, insan birkaç gün meyus kalır, olur olmaz hayallere, en kötüsü, özgürlük hakkında arzulara kapılabilir.

İsteseniz de istemeseniz de o soğuk hücrede uyanacağınız ilk sabah sizin yüzünüz sizden ayrılacaktır.

5.12.01, Pankras Hapishanesi, Prag, Muhammed Salih

(…)

Bu pulsuz mektup, Pankras hapishanesinden Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’e yazılmıştı. Havel, cumhurbaşkanı olmadan önce, henüz bir şair ve tiyatro yazarıyken o hapishanenin tezgâhından geçmişti… Pankras, Havel’den önce de sayısız yazarı ve şairi öğütmüş, ölüm yıldönümü bugün tüm dünyada “Dünya Gazeteciler Günü” olarak anılan Julius Fuçik de bu hapishanenin konuğu olmuştu. Fuçik, Naziler tarafından idam edileceği güne kadar Pankras hapishanesinde gazetecilik yaptı. Pantalonunun astarına sakladığı küçük notlar, edebiyatsever bir gardiyan sayesinde, her gün hapishanenin dışına kaçırılıyordu. Yıllar sonra bu notlar bir araya getirilip basıldığında, direniş edebiyatının en büyük eseri ortaya çıkmıştı…

“Orta Asya’nın Nâzım Hikmet’i” olarak anılan Muhammed Salih, anavatanı olan Özbekistan’ın komünizm sonrası ilk özgür seçimlerinde, cumhurbaşkanlığına adaylığını koyma “hatasını” işlemişti… Özbekler, bu çok sevdikleri şairlerini cumhurbaşkanı seçtiler. Ancak eski bir KGB ve Sovyet Politbüro üyesi olan İslam Kerimov, ordu ve devlet televizyonunun kontrolünü elinde tutuyordu. Bağımsız kaynaklar, Muhammed Salih’in zaferini dünyaya duyurduğu sırada, devlet televizyonu Salih’in oyunu yüzde 30 olarak açıkladı. Bu rakam fazla bulunmuş olacak ki, ikişer saat arayla, haber bültenleri bu oranı önce yüzde 12′ye, sonra da yüzde 6′ya düşürdüler!

Bu “demokratik seçimler”den sonra Muhammed Salih için tek bir seçenek kalır: Ülkesini terketmek. Özbekistan vatandaşlığından da çıkartılan Salih için, artık sürgün yılları başlamıştır…

İslam Kerimov, vatandaşlıktan çıkardığı bu şairin peşini, sığındığı Türkiye’de de bırakmaz. Terör örgütü kurmak ile suçladığı şairi tutuklatmak için Interpol aracılığıyla tutuklama kararları çıkartır. Dünyada kimse buna inanmaz… Türk üniversitelerine okumak için gelen 700 Özbek öğrenciyi geri çağırır, geri dönmeyi reddedenler için de aynı karar çıkar! Kerimov, Türk hükümetinin yumuşak karnını bilmektedir: “Ya Muhammed Salih’i bana iade edersiniz ve ben onu asarım ya da ülkemde Türk işadamlarının kazandığı tüm ihaleleri iptal ederim!”

Ve “money talks”… Bir akşam evinden MİT ajanlarının marifetiyle yaka paça alınan Salih, Atatürk Havalimanı’nda yurtdışına giden ilk uçağa bindirilir. “İlk uçak”, Çek Cumhuriyeti’ne gitmektedir!

Prag’a inen bu “pasaportsuz ve vatansız” şair için çıkartılmış Interpol arama emirleri havalimanında ortaya çıkınca, Çekler bu şairi Pankras hapishanesine koyarlar. Muhammed Salih, hapishaneden Vaclav Havel’e bu “açık mektubu” yazar…

Peki, ya sonra ne oldu?

Vaclav Havel, ertesi gün, hapishaneye bizzat giderek Muhammed Salih’i çıkartır ve şairden Cumhurbaşkanlığı konutunu “onurlandırmasını” rica eder. Muhammed Salih, ailesiyle birlikte artık Vaclav Havel’in konuğudur…

Özbek hükümeti Türkiye’ye yaptığı tehdidi, Çek Cumhuriyeti üzerinde de denemeye karar verir çünkü Çekler Özbekistan’ın büyük kentlerindeki tüm tramvay ihalelerini kazanmıştır… İslam Kerimov, “bir şeyi” hesaba katmayı unutur: Çeklerin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel değil, Vaclav Havel’dir! Havel, Özbek elçisine okullarda ders olarak okutulacak bir cevap verir: “100 tramvay ihalesi, ülkemin onurundan değerli değildir!”

Muhammed Salih, bazılarının iddia ettiği gibi, ne islamcı bir terörist ne bir ülkücü bozkurt ne de eroin kaçakçısıdır… Eğer bu satırları okursa beni affetsin, politikacı olmayı ve yalan söylemeyi öğrenemeyecek kadar saf bir şairdir sadece! Ha, bir şey daha… Benim için, Focus’ta çalışan Umida Salih’in de babasıdır!

Umida, üç yıl önce yanımıza ilk geldiğinde, sessiz ve utangaç bir Özbek kızıydı… Ne ben onun şiirlerine vurulduğum Muhammed Salih’in kızı olduğunu, ne de o babasına hayran olduğumu biliyordu! “Özbekistan” dedi galiba, “Babam şair… Salih…” O anda orada bulunan Feyzi Öktem abimizin deyimiyle, benim gözlerim büyür: “Mu-Muhammed Salih mi!”

Umida ile üç yıldır beraber çalışıyoruz. Ben nereye gidersem, bu beş dil bilen deli kız da peşimden geliyor! Artık onunla sadece bir editör-muhabir değil, bir abi-kardeş, iki sırdaşız… O hayatımda yetiştirmeye çalıştığım iki muhabirden geriye kalan tek çalışma arkadaşımdır…

Umida sanırım artık kanatlandı ve yuvadan uçuyor. Babasının ülkesine geri dönmesi söz konusu olduğu için, Amerika’ya gitti… Beni “öksüz ve muhabirsiz” bırakarak. Tek umudum, ayın üçünde geri dönmesi, ama içimden bir ses, geri dönmeyeceğini, artık babasını izleyeceğini söylüyor…

Çok yalnızım…