Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • İletişim

Design is more than a style. Is an attitude.

28 Ekim 2006

Koln kenti
Yaklaşık beş gündür Köln’de, bir katılımcı olarak Orgatec’deyim. "Orgatec de ola ki?" diyeceklere kısaca anlatalım:

Orgatec her iki yılda bir, dünyanın 50 kadar ülkesinden 1200 kadar tasarım ve dekorasyon devinin bir araya geldiği bir uluslararası buluşma. Her ne kadar eski şaşaasından çok şey kaybetmiş olsa da, ölüsü bile bu buluşmanın dünyanın en önemli 10 tasarım etkinliğinden birisi olması gerçeğini değiştirmiyor. Belki işin "show" kısmında Milano’nun çok gerisinde ama yine de tasarım dünyasının ticari yanını hissetmek ve ergonomiye dair endüstride verilen cevapları görmek açısından son derece öğretici bir yer burası.

Her neyse, dünya gözüyle, tasarım dünyasının ünlü isimlerinden birkaçıyla şahsen tanışma fırsatını bile buldum burada. Adamlar bir dünya markası olmalarına; peşlerinde Sony, British Airways, Herman Miller, Phillips, Apple ve nicesinin peşinde koşmasına (Bu kadar ipucu verdikten sonra isim zikretmemek olmaz, iMac’in efsane tasarımcısı Ross Lovegrove da buradaydı) rağmen son derece mütevazı bir tavıra, hatta "dervişce" diyebileceğim bir iç huzura/dinginliğe sahipler. Elle tutulur hiçbir şey üretmeksizin sadece başkalarını eleştiren yığınların gürültülü dünyasında, işlerine/sanatlarına odaklanmışlar.

Benim için bu muhteşem insanlardan biri de, son birkaç ayımı aynı amaç doğrultusunda ve onun için harcamaktan gurur duyduğum Aziz Sarıyer‘dir.

Benim hayatımdaki ikinci Salgado‘dur o… Nedenini ilk fırsatta, memlekete dönünce yazacağım.

 

 

28 Ekim 2006

Köln/Almanya

 

Fotoğraf: Elke Wetzig

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (12 oy, ortalama: 4.25 / 5) Loading ... Loading ...  

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Coğrafya, Hayat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“İran’ı sevmek için 41 neden” ve Moleschino…

22 Ekim 2006

bir_iran_evi2.jpg
Son zamanlarda inanılmaz bir tempo içindeyim, bunda hem işlerin yoğunluğu hem de aynı anda pek çok iş ve uğraşı bir arada götürme inadım rol oynuyor. Bu nedenle de Burkina Fasa Fiso‘ya bir zamanlar harcadığım zamanın beşte birini bile artık ayıramıyorum.

Neyse ki hayatımın bir başka köşesinde Moleschino var ve oraya bu daha sık yazıyorum. Moleschino, hem birbirinden farklı ilgi alanlarına sahip yazarlarının fikir zenginliği, hem de son derece renkli okur yorumlarına (Geçenlerde birisi peygamberliğini ilan ederek bizi kendi dinine çağırdı) sahne olmasından ötürü, o ortamda yazmak çok daha keyifli.

Son yazdığım yazının düzeltmelerini yaparken, ansızın Burkina’da uzun zamandır hikâye anlatmadığımın farkına vardım. Belki de bu yüzden eskisi kadar sevmiyor, bir kenarda yetim bir şekilde bekletiyorum Burkina’yı…

İyisi mi, Moleschino’dan ödünç bir hikâye ile bir geri dönüş yapalım eski göz ağrımıza… Bu alıntının yapıldığı yazının ilk kısmına buradan, ikinci kısmınaysa şuradan ulaşabilirsiniz.

Karabük’te kol gibi demirler düzeliyor, bu site de düzelecek elbet…

(…) 

42) Hoseyniye Emini (Hüseyin’e emanet): Bir varmışlı bir yokmuşlu zaman kiplerinde, Ahmet Han adında biri, İran’ın en zengin beylerbeylerindenmiş. İşte o zamanlardan birinde, İran şahı Tebriz’deki yazlık sarayından Rey kentine dönerken, yolu her yanı bakımlı, köylüleri zengin mi zengin bir köyden geçmiş. Yanındaki vezire sormuş:

"Bu kimin köyüdür böyle?"

Vezir, "Beylerinizden Ahmet Han’ındır" demiş.

Neyse, bir sonraki mola yerine doğru yola koyulmuşlar. Birkaç saat kadar gittikten sonra başka bir bol çeşmeli, zengin bir köyde durmuşlar. Şah yine soracak olmuş:

"Peki, bu köy kimindir?"

 Vezir çekinerek yine aynı cevabı vermiş: "Beylerinizden Ahmet Han’ındır."

Yol boyunca hangi zengin, müreffeh köyde duracak olsalar o köyün Ahmet Han’ın (İsmini hatırlayamadığım için uydurdum-A.I.) olduğunu, biraz canı sıkılarak ama çokca da kıskançlıkla öğrenmiş İran Şahı. En sonunda dayanamayıp, patlamış:

"Kimmiş bu Ahmet Han! Götürün bakalım beni onun evine!"

Şah’ı Kazvin kentinin içinde, muhteşem bir konağa götürmüşler. Köşkte tek bir cam olmamasına rağmen, içerde yüzlerce renkli gölge dolaşıyormuş. Pencereler, eşi görülmedik bir şekilde güneşte parıldıyor, içeriye seyredeni sarhoş eden çeşitli ışık oyunlarını bırakıyormuş. Meğerse Ahmet Han, tüm konağın vitraylarını cam yerine Karagöz-Hacivat figürlerinin de yapıldığı gergedan derisinden yarı şeffaf/renklendirilmiş süslemelerle kaplamış! Bütün bir konak, tavanını süsleyen aynalarla birlikte bir masal sandığını andırıyormuş…

Şah, kendi sarayından bile güzel olan bu konağı ve sahibini çok kıskanmış… Konağa "usulünce" el koymak için Ahmet Han’a herkesin duyacağı bir şekilde seslenmiş:

- Ahmet Han, çok güzel bir saray yapmışsın! Burası "şahlara layık" bir yer olmuş!

Ahmet Han’dan ses çıkmamış.

- Ahmet Han! Sana diyorum! Bir "şaheser" olmuş burası!

Ahmet Han yine duymamazlığa gelmiş. Şah hiddetlenmiş:

- Ahmet Han! "Şahane" bir konak olmuş burası. Çok güzel!

Ahmet Han başını yerden yavaşça kaldırmış, kimsenin beklemediği bir cevabı yapıştırmış:

- Sahibi daha da güzel!

İran şahı çok hiddetlenmiş kendisini küçümser gibi konuşulmasından. Korumalarının elleri Ahmet Han’ın boynunu oracıkta almak için kılınçlarının kabzalarına uzanırken, öfkeyle haykırmış şah:

- Demek öyle seni densiz! Kimmiş sahibi bakalım buranın!

- Hazreti Hüseyin‘dir efendim!

Konağını o dakika Hz. Hüseyin’e vakfeden Ahmet Han, böylelikle hem evini hem de boynunu kurtarmış… Bugün, halkın "Hoseyniye Emini" yani "Hüseyin’e emanet" dediği bu konak, İran’ın "ulusal hazine"lerinden biri ilan edilmiş durumda. Camlaşıncaya kadar inceltilen ve renklendirilen gergedan derisiyle kaplı bu konağın eşsiz vitrayları, insana dev bir Karagöz-Hacivat sahnesinin içinde olduğunu düşündürür…

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (11 oy, ortalama: 3.45 / 5) Loading ... Loading ...

Fotoğraf: Flickr (Horizon)

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Coğrafya, Kültür, Sanat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

İstanbul Tasarım Haftası’ndan notlar

16 Eylül 2006

Çok az vaktim olduğundan ve fuar alanındaki sık sık kopan bir kablosuz bağlantıyı kullandığımdan, aklıma takılanları kısa notlar halinde geçiyorum:

Buradayız!

  • Istanbul Design Week geçen yılki gibi yine Eski Galata Köprüsü’nün üzerinde. "Eski Galata Köprüsü nerede?" diye soracaklara hemen söyleyelim; Balat kıyısında, Haliç’in içine uzanmış bir yarım köprü…
  • Galata Köprüsü’nün bilinçli bir şekilde yakıldığı günü (Evet, yanmadı yakıldı!) dün gibi hatırlıyoruz. Sınıf arkadaşım Pelin Tayanç ile o gün ders çıkışında köprü altında karşılıklı içmeye karar vermiştik. Köprüye vardığımızda cayır cayır yanıyordu. Hüngür hüngür ağladığımızı hatırlıyorum.
  • Köprüye dair en eski anılarımdan biri, 1984 yılında okula gitmek için üzerinden her gün "fındıkburun" tabir edilen otobüslerle geçişimdir. Fındıkburunlar o yıldan sonra hizmetten kalkmıştı. Bu otobüslerin yolcu indirme kapısı, aracın tam arkasındadır. Bu nedenle de durağa geldiğinizde sağ tarafa doğru değil, yolun tam ortasına inerdiniz. Hiç unutmuyorum, bir keresinde inerken, şöförün aracı kaykıttırmasından ötürü arkadaki renonun kaportasının üzerine düşmüştüm :)
  • İstanbul Tasarım Haftası’nın en güzel yanının "köprünün kendisi" olduğunu söyleyebilirim. Sıkıldığımda arkamı dönüyorum ve karşıma Galata Kulesi, Fatih Camii, Fener Patrikhanesi’nden oluşan muazzam bir manzara çıkıyor. Bu köprüyü hâlâ çok seviyorum!
  • Köprünün üst kısmı Türkiye’nin önemli tasarım ve dekorasyon firmalarına ayrılırken; alt kat, genç tasarımcılara ve üniversitelere bırakılmış.
  • Polisan ziyaretçilerin renklendirmesi için iki farklı dev İstanbul manzarasını panolara çizdirmiş. Ancak halkımız resmin üzerine "Ali Ayşe’yi seviyor, Çarşı ulan, Suphi rullaz" gibi şeyler yazdığı için bu sabah panolar değiştirildi. Yeni gelen panolar da an itibariyle mundar olmuş durumda…
  • "Köprü üstü" standlarının çok daha profesyonel ve çarpıcı olduğunu söylemeliyim. Benim açımdan en ilgi çekici tasarımlar buradaydı. Aziz Sarıyer, Can Yalman, Reha Erdoğan gibi ünlü tasarımcılar buradaydı ve bence en çok ilgiyi de onlar çekti.

Arc masa

  • Artistanbul olarak yer aldığımız Alparda standından bahsetmeliyim. Aziz Sarıyer‘in Arc isimli masası ile "En İyi Tasarım" ödülüne aday gösterildiğimiz şu dakikalarda standımız gazeteci kaynıyor. Demin Wallpaper dergisi ile tanıştık, onlara yarın balık-ekmek yedireceğiz :)
  • "Köprü altı"na gelince… Burası daha çok genç tasarımcılara ayrılmış olmasına ve dünya çapındaki tüm tasarım etkinliklerinde en çok ilgiyi genç yeteneklerin yer aldığı bölümler çekmesine rağmen (Milano’da mesela her yıl dünyanın dört bir yanından gelen genç yetenekleri ağırlayan Satellite, Milan Design Week’in kâbesi sayılır ve ekstra para ödenerek gezilen tek bölümdür!) ne gariptir ki, İstanbul Tasarım Haftası’nın en sönük kısmı da burasıydı! Bunu artık neye yormak gerekir, bilemedim.
  • Eskiden çalıştığım kurum olduğu için "tevazu" göstermeyeceğim: Hürriyet Grubu’nun bu tür organizasyonlarını üstlenen DDF nefret edilecek bir organizasyon becerisi gösteriyor. Söz verdiği hizmetlerin hiçbirini adam gibi vermeyen DDF’in adı "köprüyü satma" becerisi göstermiş olduğu için "Sülün Osman"a çıkmış durumda! Gelecek yıl zor satarlar..
  • Köprüde balık ekmek henüz yiyemedim, kısmet yarına…
  • Tasarım fuarı burada, uyduruk etkinliklere (Cebit) katılan Pardus nerede? :)

Neyse, geri kalanı yarın paylaşırım sizlerle :)…

 
Köprüaltı muhabiriniz-Ali 

 

Fotoğraflar: Aslan parçası Dexigner‘dan..

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Coğrafya, Kültür, Sanat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Ahtamar’dan selamlar…

22 Nisan 2006
van

Ahtamar

Bu yazıyı Van’dan, şehrin gençlerinin piyasa yaptıkları Cumhuriyet (Mecburiyet) Caddesi’ndeki bir internet cafe’den çok hızlı bir şekilde yazıyorum. Fotoğraf, Sacred Sites sitesinden alınan özel izinle kullanılmaktadır, dijital makine ise artık İtalya’da olduğu için orada çektiğim karelerin gelmesini için biraz bekleyeceğiz.

Evet, yılın bu zamanı Ahtamar Adası’nda resimdeki gibi badem ağaçları açıyor, detayları bir ara anlatacağım.


Not 1 (27 Nisan): Photograph Courtesy of SacredSites.com, Martin Gray’e özel teşekkürler.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (4 oy, ortalama: 5.00 / 5) Loading ... Loading ...
Yorumlar
5 yorum var
Kategori
Coğrafya
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Geçerken hayal edilen yer”

9 Eylül 2005
focus, tarih, istanbul


Tüm sevenlere duyurulur. Ekim ayında vereceğimiz “Kayıp kentin sokak haritası” eki için kampa girmiş durumdayım. Evimde, önümde dev bir Bizans şehir haritası, dört bir yanıma saçılmış kaynak kitaplarla boğuşarak aralıksız bir şekilde yazı yazıyorum. Bugün dergiden bana yardıma sağolsunlar, aramıza yeni katılan Emrah Sayar’ı gönderdiler.

Şöyle şeyler yazıyorum:

4- Zeuskippos Hamamları: Hipodrom ile birlikte M.S. 196 yılında imparator Septimus Severus’un vakfı olarak inşa edildi. Pagan dönemin önemli yapıları arasında yer alan Zeus Hippios tapınaklarının yerine yapılmasından ötürü Zeuskippos adını alan bu hamamın ısıtma tesisatlarının bulunduğu kısım, tutukluların yerleştirildiği yer olarak da kullanılmıştı. 15. yüzyıla geldiğimizde kendisinden bir iz kalmayan bu hamamın bulunduğu yerde, ilginçtir, 1556 yılında Mimar Sinan tarafından Haseki Hürrem Sultan Hamamı inşa edildi! Şimdi bu kadar anlattıktan sonra sakın heveslenip elinizde bohça ile Haseki Hürrem Sultan Hamamı’na gitmeyin. Şimdilerde orası, Kültür Bakanlığımızın turistlere “halı ve kilim satış mağazası” olarak hizmet veriyor!

5- Topoi: Kadıköy’ün antik dönemdeki adının, hemen karşılarındaki yeryüzü cennetini görmemelerinden ötürü “Khalkedon” yani “Körler Ülkesi” olduğunu biliyoruz. Peki, Khalkedonlular karşı yakaya baktıkları zaman nereyi görüyorlardı? Tabi ki “geçerken hayal edilen yer” anlamına gelen “Topoi” sahillerini… Kökenini “Topeia” kelimesinden alan Ahırkapı bölgesi için Byzantionlular “Dünya’nın üçe bölündüğü yer” tabirini kullanıyorlardı.

8- Anaplous: Antik dönemde Prookhthoi (Çıkıntı) adıyla anılan bu bölge, zamanla halkın dilinde Brokhoi’ye dönüştü. Boğazın en sert akıntısını barındırması nedeniyle, M.S. 5. yüzyıldan itibaren artık Anaplous (Akıntı) adıyla anılan bu mahalle, sahilinden denize girilememesi ile ünlüydü. Osmanlı döneminde bu akıntılı bölgede nöbet bekleyecek bir cankurtaran ekibinin kurulmasına gerek görülmüştü. Anaplous’un üzerinde bugün Cankurtaran Mahallesi yükseliyor. Bir akıntı, şekil değiştirerek de olsa, bu mahallenin adını 2.000 yıldır belirliyor… Eski Yunanca’daki “akıntı ve ters akıntı” (anaplus ve kataplus) kavramları, 1960’lara kadar İstanbullu balıkçılarının yabancısı olmadığı kelimelerdi.

14- Sterkoraria Pyle: Eski Yunanca’da ahır (Sterkoraria) ve kapı (Pyle) kelimelerinin bileşiminden alan bu semtin adı, şehir Türklerin eline geçtikten sonra bile değişmedi. “Ahırkapı” semti, imparator I. Basileos (M.S. 867-886) tarafından yaptırılan kraliyet ahırlarının hemen yanında kurulmuştu. Schedel Hartmann’ın resimlediği 1493 tarihli Nürnberg Yazmaları’nda da görülen bu yapılar, Osmanlı döneminde padişah atlarının bulunduğu “Has Ahırı”na ev sahipliği yaptı.

Kısacası, bu aralar bana dokunmayın. Şaka bir yana, “geçerken hayal edilen yer”in yani İstanbul’un keyfini olabildiğince çıkarmaya bakın :)…

Not 1: Yukardaki çizim, Buondelmonti’nin 1422 yılında yaptığı Konstantinopolis haritasıdır. Bu ve buna benzer pek çok harita -ki bazıları ilk defa Türkiye’de yayınlanacak- ekim ayında Focus’un ekinde yer alacak.

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Coğrafya, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Kayıp şehrin sokak haritası

26 Ağustos 2005
focus, tarih, istanbul


Çok çalışmam lazım, çooook! İki gündür uyku tutmuyor beni. Çok yoğun bir çalışma dönemine girdiğimde dünyanın en huysuz, nalet adamı olur çıkarım. Yine öyle bir döneme girdim.

Dün ekim sayısının gündem toplantısını yaptık ve hayatımdaki en yoğun iş yükünü aldım üzerime. Bu ay derginin hem kapak konusunu hem de özel ekini ben yapacağım. İyimser tahminlerle 32 sayfalık bir ekin üzerine 9 sayfalık bir kapak dosyası demek bu…

Ekim ayında Focus’un yanında vermek için üzerinde harıl harıl çalıştığım ekin adı: “Kayıp Şehrin Sokak Haritası”. Megaralılardan bu yana 3.000 yıllık bir yerleşime sahne olan bu kentin şehir planı, bugün bile bazı yerlerde varlığını hiç değiştirmeden koruyor. Öyle ki, bazı sokakların sadece adları değişmiş! Fetih öncesi İstanbul’unu resmeden kimi gravürlerde, oturduğunuz ya da içinden geçtiğiniz bazı sokakların 800 yıl önceki halini görebilirsiniz!

1.200 yıl önceki kilise yazmalarına, 1470′lerden kalma Nuremberg yazmalarına, Matrakçı Nasuh’un minyatürlerine bakarak bir şehrin kaybolmuş sokak haritasını çıkartacağız bu ay… Zor, zor olduğu kadar da sayısız arkeolog ve tarihçi ile konuşmamızı, onlara danışmamızı gerektirecek bir ek bu…

Aslında uzun bir süredir merak ettiğim ve üzerine 3-4 yıldır çeşitli bilgi kırıntılarını topladığım bir konuydu bu. İstanbul’un bazı mahalleleri (Samatya, Balat, Küçükpazar, Laleli’nin arka sokakları) şehir planı açısından, üç aşağı beş yukarı, 1.000 yıl öncesine kıyasla hiç değişmemiş durumdalar. Örneğin, Kocamustafapaşa tren istasyonunun arkasındaki Marmara Caddesi ya da Cankurtaran mahallesinin sokakları 1.000 yıldır sadece isim değiştirdiler. Örnek mi?

Nuremberg Yazmaları adıyla ünlenen ve 1470 ile 1495 arasına tarihlenen ünlü gravür kitabında yer alan, yukardaki İstanbul tablosunda örneğin, Amiral Tafdil Sokağı’nı görmemek mümkün mü? Hartmann Schedel’in çizdiği bu gravür, bugün bile bir turistin işine yarayabilir… Haritadaki gerçeklik muhteşemdir: II. Bayezid zamanında Ayasofya’nın henüz iki minaresi vardır, Hipodrom’un bugün de ayakta duran güney kanadını, Teodosius sütununu, Küçük Ayasofya’yı (?) ve son dönemde arkeolojik kazılarda temelleri bulunan Aya Ekklesia’yı görüyoruz haritada!

Semt isimleri ise başka bir âlemdir. Bugün kullandığımız bazı semt ve sokak adlarının “Bizans azizlerine” ait olduğunu söylesem ne dersiniz? Belki de bunu yazmamak en iyisi, neme lazım, birileri “istemezüük” diye ayaklanır, 1.000 yıllık sokağın adını değiştirilmesine de ben vesile olurum! Eh, bu vebalin altında da yaşanmaz…

Neyse, devamını açıkçası ben de merak ediyorum :)…

Kapak konumuza gelince… Bunu bir süreliğine daha gizli tutmak istiyorum, ama emin olun, herkesten önce siz öğreneceksiniz!

Sağlıcakla-Ali

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Coğrafya, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Bir gün Urartular geri dönecek”

13 Ağustos 2005
kültür, urartular


İran sınırındaki Çavuştepe Kalesi’nde sert bir rüzgâr karşılıyor bizi. Kuş uçmaz kervan geçmez bu yerde, sessizliği İran’dan gelen yüklü kamyonlar bozuyor. Çavuştepe, İran sınırına 40 kilometre mesafede, ama her yere uzak, herkesten uzak…

Urartu kralı II. Sardur’un verimli tarım arazilerini ve ticaret yollarını korumak için inşa ettirdiği bir kale Çavuştepe. Urartuca adı Sardurinihili, yani “Sardur’un kenti” olan kale, İskitlerin M.Ö. 7. yüzyıldaki istilasına kadar Urartu ordusunun tahıl ambarı olarak kullanılmış. Bugün bile kale içinde toprağa gömülü çömleklerin içinden 3000 yıl önceki, artık yanmış olan buğday taneleri çıkıyor.

42 yıldır Çavuştepe’yi ve Urartuların tahıl dolu çömleklerini koruyan bir bekçi var; adı Mehmet Kuşman… Sadece bu kadar mı? Değil. Kuşman, dünyada Urartuca’yı okuyabilen 38 kişiden biri!

“Yalnızdım, burada ben, çok yalnızdım” diyor Mehmet Kuşman; “Özellikle kış döneminde bir ben kalırdım, bir de kale…”

Çavuştepe’nin bu çorak tepesini bekleyen Kuşman’ın, 55 harfi ile “çiviyazılarının en zorlusu” olarak kabul edilen Urartuca’yı öğrenmesi, kolay olmamış: “Bu yazı çok mu zor, diye sormuştum kazı başkanı Afif Erzen Hoca’ya. ‘Evet çok zor! Ne yapacaksın’ diye sordu biraz da kızarak. ‘Öğrenmek istiyorum’ deyince ‘Hadi ordan!’ diyerek beni başından savdı. Biraz zoruma gitti açıkçası, ama vazgeçmedim. İyi ki de vazgeçmemişim…”

Urartuca’yı Asurca, Asurca’yı da Med dili izlemiş… Kuşman’ın şimdiki hedefi ise Sümerce. Devletin verdiği bekçi maaşı yetmeyen, ama Heisenberg Üniversitesi tarafından Almanya’ya davet edilen Mehmet Kuşman, bir süredir üzerinde Urartuca yazıların olduğu küçük süs eşyaları yaparak, geçimine katkı sağlıyor. Boynunda taşıdığı kolyede, Urartuların en büyük tanrısı, “savaş ve devlet” tanrısı Haldi’nin adı var. Aradan geçen 3000 yıl bile, Haldi’nin bu coğrafyadaki egemenliğini kırmaya yetmemiş…

Mehmet Kuşman ile görüşmek üzere Van’a gittiğimizde, bir de sürprizle, “Dünya’nın Urartuca konuşabilen 39’uncu kişisi” ile karşılaştık! Muhammed Karaca, Gürpınar İlçe Emniyet Amirliği’nde çalışan bir polis memuru. Urartuların bir gün dönmesini ve onlarla doya doya Urartuca konuşacağı günü bekliyor. Suskun birisi Muhammed Karaca, çok fazla konuşmuyor. Kim bilir, belki de günümüz insanlarına anlatamadıklarını, Urartularla konuşuyordur…

Not 1: Yukardaki fotoğraf, Tempo dergisinden Okur Konuralp’e dair. Affına sığınarak buraya alıyorum resmi. Pazartesi günü dergiye gittiğimde kendi çektiğim kare ile değiştireceğim.

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Coğrafya, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Irak’a düşen bombalar, kalplerimize de düşecek…

1 Ağustos 2005
politika, zapatista, subcomandante, ırak


Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun erkek, kadın, çocuk ve yaşlılarından selamlar. Bizim sözlerimiz, okyanusu aşabilmek için bulut oldu ki, sizlerin kalplerindeki dünyalara ulaşabilsin.

Bugün tüm dünyada, Bush’un Iraklı insanlara karşı açacağı savaşa “Hayır” demek için protesto gösterileri düzenlendiğini biliyoruz.

Ve zaten tam da öyle denmesi gerekiyor; çünkü bu savaş, ne Kuzey Amerika halklarının savaşı, ne de Saddam Hüseyin’e karşı bir savaş.

Bu savaş, Bay Bush’un temsil ettiği paranın savaşı (ki bu, onun zekâ yoksunu olduğunun kanıtıdır). Bu savaş, insanlığa karşı bir savaş; insanlığın kaderi şu anda Irak topraklarında tehlike altında.

Bu, korkunun savaşı.

Savaşın amacı, Saddam Hüseyin’i Irak’ta yenmek değil. Savaşın amacı, El Kaide’yi ortadan kaldırmak da değil, Iraklıları özgürlüğe kavuşturmak da… Bu savaş adalet için yapılmıyor; demokrasi için de yapılmıyor… Bu terörün amacı özgürlük de değil. Amaç, korku.

Kendisine neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini söyleyen bir polise, dünyanın boyun eğmeyeceği korkusu. İşte bu korkunun savaşı…

Dünyanın, yağmacılığı reddetmesinden duyulan bir korku.

İnsanlığın özünde olan bir isyanın korkusu.

Bütün dünyada bugün harekete geçen milyonlarca insanın barış çağrılarının daha da yükseleceği korkusu.

Irak topraklarına düşecek olan bombaların kurbanları sadece Iraklı siviller, çocuklar, kadınlar, erkekler ve yaşlılar olmayacak. Bu insanların ölümleri, Tanrı’yı ölüm ve yıkımda mazeret olarak göstermek isteyen Bush’un düşüncesizce ve rasgele ilerlediği bu yolda, birer “kaza” olarak adlandırılacak.

Bu aptallığı yöneten kişi olan Bay Bush, (ki aynı aptallık İtalya’da Berlusconi, İngiltere’de Blair ve İspanya’da Aznar tarafından destekleniyor) Irak halkının üstüne boşaltmaya çalıştığı gücü parayla satın aldı.

New York’taki ikiz kulelerin gölgelerinin ve 11 Eylül terör kurbanlarının bahane edildiği büyük bir hileyle, Bay Bush kendini dünya polisinin başı ilan etti. Bunu unutmamak lazım.

Ne Saddam Hüseyin, ne de Iraklılar ABD hükümetinin umurunda değil. ABD’nin umursadığı tek şey, cezalanmayacağından kesinlikle emin olup, dünyanın her yerinde, her an suç işleyebileceğini gösterebilmek.

Irak’a düşecek olan bombalar, dünyadaki tüm ülkelere de düşmek için uğraş verecek. Ayrıca kalplerimize de düşerek, içlerinde taşıdıkları o korkuyu evrenselleştirmiş olacaklar.

Bu savaş, tüm insanlığa karşı, bütün dürüst erkek ve kadınlara karşı olan bir savaş.

Bu savaş, korkunun ne olduğunu bilmemizi istiyor, parası ve ordusu olanın, hakkı da olduğuna inanmamızı istiyor.

İstiyorlar ki, bu savaşı umursamayalım, umutsuzluğu yeni bir din yapalım, susalım, boyun eğelim, vazgeçelim, pes edelim…. ve unutalım.

Cenova asilerinden Carlo Giuliani’yi unutalım.

Zapatistalar, rüyalarında ölülerini gören insanlardır. Bugün, ölülerimiz “HAYIR” diyen bir asiyi rüyalarında görüyorlar.

Bizim için tek bir şerefli kelime var ve bu savaşla yüzyüzeyken tek bir vicdanlı davranış var: “HAYIR” kelimesi ve isyan hareketi.

Bundan dolayı savaşa “HAYIR” demeliyiz.

Bahanesiz ve koşulsuz bir “HAYIR”.

Ölçüsü olmayan bir “HAYIR”.

Lekelenmemiş bir “HAYIR”.

Dünyanın tüm renkleriyle boyanmış bir “HAYIR”.

Net, kesin, bütün dünyada yankılanan, ve nihai bir “HAYIR”.

Bu savaşta tehlikede olan şey, güçlü ve zayıf arasındaki ilişki. Güçlü, gücünü bizim zayıflığımızdan alıyor. Bizim emeklerimiz, bizim kanımızla yaşıyor. Bu nedenle biz zayıf düşerken, o semiriyor.

Güçlüler bu savaşta Tanrı’ya müracaat ettiler; onların gücünü, bizim de zayıflığımızı, kutsal bir planın parçaları olarak kabul etmemizi istedikleri için bunu yaptılar.

Bu savaşın arkasında para tanrısı dışında bir tanrı yok; ölüm ve yıkım arzusu dışında bir hak da yok.

Güçsüzlerin tek gücü onurlarıdır. Savaşarak güçlülere karşı koymak ve isyan etmek için onlara ilham veren de zaten budur.

Bugünkü “HAYIR”, güçlüleri zayıflatacak ve zayıflara güç katacak.

Bazıları, dünya çapında birçok insanı bir araya getiren bu kelimenin savaşı engelleyip engelleyemeyeceğini, veya savaş başladığında, savaşı durdurup durduramayacağını soruyor olabilir.

Ama sorulması gereken soru, “Güçlülerin ölümcül yürüyüşünü durdurabilir miyiz?” olmamalı. Hayır. Sormamız gereken soru şu: Bu savaşı engellemek ve son vermek için elimizden gelen herşeyi yapmazsak, utancımızla yaşayabilir miyiz?

Böyle bir anda, hiçbir dürüst erkek veya kadın sessiz ve ilgisiz kalmamalı.

Hepimiz, kendi sesimizle, kendi yolumuzla, kendi dilimizle, kendi eylemimizle “HAYIR” demeliyiz.

Güçlüler eğer ölüm ve yıkımla korkuyu evrenselleştirmek istiyorlarsa, biz de “HAYIR”ı evrenselleştirmeliyiz.

Çünkü bu savaşa “HAYIR” demek, aynı zamanda, korkuya “HAYIR”, pes etmeye “HAYIR”, teslim olmaya “HAYIR”, unutmaya “HAYIR” ve insanlığımızı reddetmeye “HAYIR” demek olacak.

Bu insanlık için ve neo-liberalizme karşı bir “HAYIR”.

Umuyoruz ki, bu “HAYIR” sınırları aşar, gümrük kapılarından süzülür, dil ve kültür farklılıklarının üstesinden gelir ve insanlığın dürüst ve asil kesimlerini birleştirir -unutmamak gerekir ki bu kesim aynı zamanda çoğunluğu oluşturuyor-.

Çünkü bu, birleştirici ve onurlandırıcı bir reddediştir.

Çünkü öyle reddedişler vardır ki, insan olmanın onurunu tasdik eder.

Bugün gökyüzü, savaş uçaklarıyla ve kontrolü altında oldukları kişilerin aptallığını saklamak için kendilerine “akıllı” diyen füzelerle (Berlusconi, Blair ve Aznar gibileri bu füzeleri savunuyor), hayatın nerede olduğunu ve ölümün nerede olacağını gösteren uydularla, bulanıklaşmış vaziyette.

Yeryüzü ise, dünyayı kana ve utanca boyayacak olan savaş makineleriyle lekelendi.

Fırtına yaklaşıyor.

Ama şafak, sınırları aşabilmek için bulut olan kelimelerin sımsıkı bir “HAYIR”a dönüşmesiyle sökecektir; ve dağılan karanlığın içinden bir “yarın” sıyrılıp gelebilir.

Asi ve onurlu İtalya’nın kardeşleri:

Lütfen biz Zapatistaların size gönderdiği bu “HAYIR”ı kabul edin.

Bizim “HAYIR”ımızın, sizinkiyle ve bugün tüm dünyada çoğalan “HAYIR”larla birleşmesine izin verin.

Yaşasın “HAYIR” diyen isyan!

Ölüme ölüm!

Güneydoğu Meksika dağlarından…

Subcomandante Marcos.

Not 1: Güncelliğini kaybetmeyen bu metni, siteye koydum. Bence hiç de fena olmadı… Bu arada, bir süre önce kırmızı alarm vererek tüm militanlarını yer altına çeken ve yeni bir karar aşamasında olduklarını söyleyen EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), son bir ay içinde Meksika ve tüm dünya soluna mesajlar içeren altı bildiri yayınladı. Subcomandante Marcos, son bildiride, neo-liberalizme karşı alternatif bir siyaset yaratma önerisini tartışmak üzere Chiapas’tan çıkarak tüm ülkeyi baştan başa yürüyeceklerini açıkladı.

Bu yürüyüşün yeni bir “Zapatur” olup olmayacağı henüz bilinmiyor. Hatırlanacağı üzere ilk yürüyüşte, Subcomandante ve adamlarının Chiapas’ta başlattığı yürüyüş, 1.200 kilometre sonra Meksika başkanlık sarayına ulaştığında, tam 5 milyon kişiye ulaşmıştı…

Yorumlar
8 yorum var
Kategori
Coğrafya, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Yazı takvimi

Temmuz 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

Sık sık gezdiklerim

  • - Moleschino -
  • Evet Sigorta

Son Yorumlar

  • sibel on Kelebeğin Rüyası
  • kulak brun boğaz on Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • forex on Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Pardusman on Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
  • Hakan on Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (13)
  • Özgür yazılım (95)
  • Blogger (31)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (60)
  • Kültür (53)
  • Politika (26)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)
  • Tekir (1)

Arşiv

  • Mayıs 2009 (2)
  • Nisan 2009 (1)
  • Ocak 2009 (1)
  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (5)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
  • Kelebeğin Rüyası
  • İşletim sistemlerinin evrimi
  • Bir uçak mı, hayır kuş!
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox