Ken Parker “yolu yarıladı”…

10 01 2007

Evim güzel evim
Fi tarihinde sizlere memleketin sayısı giderek azalan "fight-club"larından birinin sahibi olan Murat Mıhcıoğlu ve Rodeo Yayıncılık’tan bahsetmiştim hatırlarsanız. Hatta bir ara çizgi roman kahramanlarının da yüzüne çizgilerin yerleşmesinden dem vurarak "Biz mi yaşlanıyoruz yoksa çizgi roman kahramanları mı?" diye sormuştum

Görünüş o ki, belki herkes değil ama en azından bir sıra dışı nesil olarak bizler yaşlanıyoruz… Artık pek kimsenin yüzüne bakmadığı çizgi roman kahramanlarımızı da yanımıza alıp, güzel beyaz atlara binerek uzaklaşacağız bir süre sonra bu dünyadan.

70′li yıllarda doğanların "Alaska" adıyla müptelası olduğumuz ve Rodeo tarafından muhteşem bir kaliteyle yayınlanan Ken Parker da bizler gibi "yolu yarılamışa" benziyor… Hem gerçek hem de mecazi anlamıyla yolun yarısında…

59 maceralık yolun 30′uncusunda yani şu an piyasada olan sayıda, Ken Parker’ı bu kez ailesiyle görüyoruz. “Evim, Güzel Evim” adlı bu macerada, Ken baba ocağına dönüyor; biz de ailesiyle ve çocukluk arkadaşlarıyla tanışma fırsatı buluyoruz. Sekiz yıllık bir aradan sonra "eve dönen" Ken Parker, 30. macerası ile bir de güzel sürpriz yapıyor bizlere: sessiz sinemanın ünlü Laurel-Hardy ikilisi ile Vahşi Batı’da karşılaşıyoruz!

Rodeo’dan çıkmış Ken Parker ve Dylan Dog serilerine ait kitapların tekrar-dağıtımları da devam ediyor: Rodeo Çizgi Roman Pakedi #4 kanalıyla, Ken Parker dizisinden 6 farklı kitap dağıtılmış durumda. İki kitap ve bir de özel kitap ayracından oluşan 10 YTL’lik bu paketleri sakın kaçırmayın! :)



İnsan niye yaşar?

23 07 2006

Dylan Dog ve Ken Parker birlikte!

Türkiye’de en zor işlerden biri, herhalde çizgi roman yayıncılığıdır… Yılların "namlı" korsan yayıncılarının "Türkiye’de çizgi roman benden sorulur" havalarında kasım kasım gezindiği bu âlemde; işini düzgün yapan, teliflerini tıkır tıkır ödeyen, borca harca girmek pahasına bile olsa en iyi kâğıtla çıkmak için didinen, çevirilere titizlenen, az konuşup çok iş yapan yayıncılar da vardır.

Bu ikinci sınıfa giren yayıncılar içinde, benim için Murat Mıhcıoğlu ve Hakan Şaşmaz ikilisinin yeri ayrıdır… Yıllardır büyük bir inatla Rodeo Yayıncılık aracılığıyla hayatımızı şenlendiren bu adamlar, tüm olumsuz koşullara rağmen bir Strip gibi çizgi roman kültürü dergisi, Dylan Dog ve Ken Parker gibi muhteşem yayınları çıkarmaya devam ediyorlar. Üstelik titiz bir çeviriyle ve güzel bir kâğıda basarak, borçlanarak, bu yayınları sadece 2.000-2.500 kişinin satın alacağını bilmelerine rağmen…

Murat Mıhcıoğlu ve Hakan Şaşmaz gibilerini yakından tanıdıkça, hep kendime şu soruyu sorarım: "İnsan ne için yaşar?" Tamam biliyoruz, Linus abimiz buna "Just for Fun" diyerek cevap veriyor. İlginçtir, Fellini’nin de şöyle bir sözü var: "Engelleri ve paradoksları gülerek karşılarsak, bunlar bizi öldürmez. Ancak sıkıntı bizi öldürebilir. Sıkıntı ise ne mutlu ki çizgi romanların uzak tuttuğu bir şeydir."

Murat ve Hakan’ın her yanıyla sıkıcı olan bu dünyada, çoğumuzun yapmaya cesaret edemediği bir şekilde yaşadıklarını düşünüyorum. Onlar bu şekilde yaşarken eğlencelerine de bizi ortak ediyorlar. Bu nedenle de onlara, 1980′li yılların Gırgır dergisini çıkaran (bunun ne demek olduğunu ancak o günleri yaşayanlar bilir) ekip için hissettiğim kadar büyük bir saygı duyuyorum…

Rodeo’cular pek çoğumuzun sahil kasabalarına dadandığı bugünlerde "can sıkıntısını" bizden uzak tutacak bir paket hazırlamış. Üç ayrı Dylan Dog ve Ken Parker macerasından oluşan bir Yaz Pakedi çıkartıp, 10 lira gibi çok avantajlı bir fiyata stoklarını tüketmeye karar vermişler!

"Artık çizgi roman okuyacak kadar vakit bulamıyorum" diyorsanız, sürdürdüğünüz hayatı bir gözden geçirin derim…

Sıkıntı insanı öldürebilir. Çizgi roman ise bizi ölümden uzak tutar…



Uzun Tüfek aşkına!

5 07 2006

Ken Parker

- Al… Önünde uzun bir yol var… Oğlunu korumak için buna ihtiyacın olacak…

- Hayatım boyunca tüfek elimden düşmedi ama yine de halkım yok oldu, karım işkenceyle öldü… Eğer oğlum yaşayacaksa mücadele etmenin başka bir yolunu bulmalı. Elveda Uzun Tüfek!

- Elveda dostum… Bunun başka yolu yok… Henüz yok…

Ken Parker’ın ilk macerası “Uzun Tüfek” bu sözlerle biter. Ken yani kızılderililerin ona taktığı isimle “Uzun Tüfek”, silahını “vahşi” beyazlarla savaşan Kızılderili şefi Mandan’a uzatır. Mandan tüfeği almaz ve kar fırtınasının içinde kaybolur…

Yarın (perşembe) piyasaya çıkacak olan “Kızılderili” isimli macerada Ken Parker tekrar Mandan ile karşılaşıyor. Mandan eline tekrar silahı almıştır, çünkü başka çaresi kalmadığına, insanlarını beyazların vahşetinden sadece tüfeğiyle kurtarabileceğine inanmaktadır…

Bu karşılaşmada ne mi olacak?

Merak edenler, Uzun Tüfek aşkına, yarın gazete bayilerinin önünde kamp kursun, bu güzelim macerayı kaçırmasın…

[ratings]



Tema değişikliği

24 03 2006

Ken_Parker_Tapejara
Sitede basit bir tema değişikliği. Panik yok, Burkina Fasa Fiso 2.0 sürümüne daha çok var :)…

Bu arada evet, kendimce bir Ken Parker teması yapmış durumdayım. Derslerimden geri kaldığım için koca bir dolap dolusu Teks’i imha eden anacığımın bile sevdiği, yakmaya kıyamadığı bir kahramandı Ken Parker :)…

Ken Parker yalnız bir kovboy, Edgar Allen Poe okuyan bir silahşor, Karl Marx’ı anlamaya çalışan bir grev işçisi, "altına hücum" döneminde bir anti-kahraman, kızılderililerin yanında bir Amerikalı, idam cezasına karşı çıkan bir insan hakları savunucusu, Marilyn Monroe’nun (Norma) sevgilisi, adaletsizliklerin karşısında ise bir Komiser Cemil’dir.

Ken Parker’ı hâlâ okumayanlardan mısınız yoksa?

[ratings]



Ken Parker neden sevilir?

30 09 2005


Yarın işe gitmeyeceğim. Saat dokuz gibi uyanıp, sevgili eşimi (Özlem) uyandırma işini Van kedimize bırakacağım. Kedi ile uyandırma işi şöyle oluyor. Eşinize o uykudayken “Canım benim, güzel aşkım” gibi sözler söyleyip, dudağına küçük bir öpücük konduruyorsunuz.

İşin bundan sonrası çok kolay. Aşırı derecede kıskanç olan “erkek kedi” yattığı köşeden fırlayıp sizi birebir taklit edip, Özlem’i dudaklarından koklamaya başlıyor… Özlem kediyi itiyor ama o sırada kedi bana karşı bir taktik mücadele verdiğinden “tam saha pres” uygulayarak yeniden Özlem’i koklamaya, suratını yalamaya başlıyor… “Nıyeeeaaahh” şeklinde sıkıntılı bir haykırışla uyanan Özlem bana “Ali ne yapacağız biz bununla?” diyerek üzüntülü gözlerle bana bakacak. O sırada henüz uykulu olduğundan, benim kediye fırlattığım hain gülümsemeyi yakalayamayacak.

Sıra kedinin karşı atağındadır artık… Özlem artık uyanmış ama yataktan kalkmak istememektedir. Lanet olası hayvan, kadın ruhundan benden daha çok anladığından, başı ile pikeyi kaldırarak içeri doğru bir hamle yapar. Artık yatağın içinde Özlem’in omuzuna başını yaslayarak ona sarılan ve ısıtan kedi; 20 desibellik hafif bir fısıltı ile ona en güzel Miles Davis şarkılarını mırıldamaktadır artık…

Ken Parker’ın “Kentucky“sinden bir tane de bana vereydin ne olurdu yarabbim?

Hayır işin kötüsü, “eşek herif”in rekabet işini iyice abartarak beni 24 saat markaja alması! Nasıl mı? Hemen anlatayım. Yorganın ayak ucundan girerek kimseye sezdirmeden içeri sızmada artık kitap yazacak kadar ustalaşan kedinin aramıza yerleştikten sonra yaptığı ilk iş, dört ayağını Özlem’e sırtını ise bana dayayarak “gerinmek”! Bu taktikle 81 kiloluk bendenizi Özlem’den 10 santim kadar uzaklaştırdıktan sonra, sevgili eşime sarılıyor!

Karım ve beyaz tüylü o şey arasındaki yasak ilişki, artık beraber Penguen dergisi okumaya kadar ilerlemiş durumda! Kedi Özlem’in kucağına oturuyor ve tüm karikatürlere bakıncaya kadar Özlem’in sayfayı çevirmesine izin vermiyor.
- Bitirdin mi oğlum sayfayı?
- Mıırrr…

Eşek herifin iyi de bir mizah zevki var. Özellikle Selçuk Erdem’in sayfasına ve oradaki hayvan resimlerine bayılıyor. Evde yaptıklarını nasıl anlatsam ki? Kapıları açmak, lambaları açıp kapatmak gibi “ekstraları” yetmezmiş gibi, benim favori içeceğim limonlu Freşa’ya da sulanmış durumda! Veteriner efendi “abartmamak şartıyla arada sırada içebilir” fetvasını verdiğinden beri, buzdolabındaki Freşalar daha hızlı tükenmeye başladı!

Evet, kesinlikle bir “Kentucky” edinmeliyim! Barutu ağızdan doldurulan, vurduğunu kısa yoldan ulu manituya kavuşturan bir Kentucky! Evet, evet! Bu iyi bir fikir!

Seni seviyorum Ken Parker!



Quack!

8 08 2005

sayfa 2

sayfa 3

Ivo Milazzo ve Giancarlo Berardi, Donald Duck’a 70′inci doğumgünü için özel bir hediye verdiler. Macerada Ken Parker ve “uzun tüfek” olmazsa olmazdı elbet…



Yüzbaşı Tommiks bir karavanacı mı?

4 08 2005

Havadaki sineği bile vuran Vahşi Batı’nın ünlü silahşorları ne kadar gerçek? Yüzbaşı Tommiks, Çelik Blek ve Red Kit’in kullandığı efsane silahların “atış testleri”, başka şeyler söylüyor..

“At, avrat, pusat (silah) satılmaz.” Kırk yılı aşkın bir süredir Asya steplerinde maceradan maceraya koşan çizgi roman kahramanı Karaoğlan’ın ağzından duymaya alıştığımız bu eski Türk deyişi, klasik western çizgi romanın temel formüllerinden birini de açıklamaktadır.

Nitekim, bizim Karaoğlan’ın karşılığı onlarda Yüzbaşı Tommiks’tir. Kulver Kalesi’nin Suzi’ye “yanık” komutanı Tommiks, atı Napolyon ve elindeki 45’likler ile kötülere Vahşi Batı’yı dar eder!

Tommiks’in favori silahı, iki adet 45’lik Colt marka tabancadır. Bu tabancalar, rancerlerin resmi silahı olmasının yanında, dönemin en yaygın altıpatları olarak bilinir. Kahramanımız, rancer yıldızının da sorumluluğuyla, suçluları elinden ya da silahından vurmakta son derece başarılıdır.

Kendisi pek sık kullanmasa da, Yüzbaşı Tommiks’in serüvenlerinde görülen diğer silahlara örnek olarak Derringer ve Winchester’ı sayabiliriz. Boyutları nedeniyle kolay saklanabilen Derringer marka tabancalar, hilekâr kumarbazların ceket kollarından veya şapkalarından ani olarak çıkar. Sık sık güzel bayanların çantalarında da saklanan Derringer’lar, kahramanlarımıza tehlikeli sürprizler yaşatır…

Ferrari mi hızlı, Teks mi?
Yüzbaşı Tommiks gibi rancer olan Teks Willer da, maceralarında ordunun kendisine verdiği 45’lik Colt’u kullanmakta. Üstelik, Tommiks gibi rakibini canlı yakalayıp mahkemelere teslim etmek gibi saplantıları da olmayan rancerimiz, adaleti kendi sağlamaktan kaçınmaz. Hal böyle olunca, kahramanımızın kurşunlarına hedef olan insanların sayısı, Claudio Palieri’nin Türkçe’ye de çevrilen kitabı “Gece Kartalı Teks Willer”a konu olacak kadar yüksektir: “Teks, daha birinci sayıda 38, 2. sayıda 33 ve 3. sayıda da biri sansürlenmiş olmak üzere 36 rakibini öldürür. Sayılabilen ölülerinin sayısı ise 2.047 kişidir. Düşünsenize, Ferrari bile, böyle bir anda sıfırdan yüze fırlayamazdı herhalde!”

Peki, kovboyların kullandığı silahlar gerçekten bu kadar etkili ve isabetli miydi?

45’lik Colt’ların performansına ilişkin ilginç bir istatistiği, FBI’nın kriminoloji laboratuvarından edinmek mümkün. 1870 yapımı 45’lik Colt, her altı atışta ara verilerek tekrar doldurulmasına rağmen, 15’inci atıştan sonra namlusu şişiyor ve tutukluk yapmaya başlıyor! Başka bir deyişle, Teks, Kızılderililer ile giriştiği her 1,5 dakikalık çatışma sonrasında, 5 dakika kadar ara vermek zorundaydı!

Çelik Blek’in efsanevi “çakaralmaz”ı
Amerika’nın bağımsızlığı için “Kırmızı Urbalı” İngiliz askerleri ile savaşan Çelik Blek’in yaşadığı dönemse, seri atışlı tabanca ve tüfeklerin imalatından öncelere (18. yüzyılın üçüncü çeyreği) denk gelmekte.

Kahramanımız “Kırmızı Ceketliler”i ve yandaşlarını bilek gücüyle tepelemeyi tercih etse de, sık sık Fransız ve İngiliz imalatı ağızdan dolma, çakmaklı silahları (piştov) kullanır. Yayınlandığı dönem ülkemizde çok sevilen Kaptan Swing de kılıcı yeterli gelmediği anlarda, dönemin piştovlarını kullanan bir diğer çizgi roman karakteridir. Hem Çelik Blek hem de Kaptan Swing, İngilizleri piştovları ile perişan etmişlerdi!

Peki, gerçek böyle miydi? Amerika’nın İngilizlerden bağımsızlıklarını kazanmalarından 23 yıl sonra, dönemin piştovları ile yapılan bir atış testinin sonuçlarına sahibiz.

1805 yılında, sonradan Bavyera tüfek fabrikasını kuracak olan Alman Generali Manson, Topçu Albay Monfort’u dönemin çakmaklı piştovlarını denemekle görevlendirir. 4.443 atışın yapıldığı bu testin tarihi kayıtları, bize ilginç bilgiler veriyor.

Bu denemenin istatistikleri, 159 çakmaktaşının kullanıldığını gösteriyor, demek ki her taşla 28 atış yapılmış. Haznedeki barut, mühimmatı ateşleyemeden 277 kere yanmış; bu da demek oluyor ki, her 16 atıştan birinde tüfek düzgün ateşlenememişti! Test sırasında gerçekleşen aksilikler bu kadarla da sınırlı değil… Tarihi kayıtlara göre, 4.443 atışın 799’unda, yani her altı atıştan birinde, çakmaktaşı haznedeki barutu bile ateşleyemeden tam tutukluk yapmıştı! Adı üstünde, devir “çakaralmaz”ların devridir!

Her 100 atıştan 85’i karavana!
Çelik Blek’i İngilizler ile savaşırken bekleyen bir diğer sorun, 18. yüzyılın ikinci yarısına ait piştovların sık sık bakım ve parça değişikliği gerektirmesiydi. Her şeyden önce, namlunun her 60-65 atışta bir iyice temizlenmesi gerekiyordu ki, bu işlem 10-15 dakika sürüyordu.

Bağımsızlık Savaşı sırasında İngilizlere karşı Fransa’dan destek alan Amerikalıların başını, “Kırmızı Ceketliler”den çok, kendi silahlarının mühimmat ve yedek parça sorunu ağrıtmıştı. Ağızdan dolmalı piştovlar, sık sık bozulan, narin silahlardır. Nitekim, Napolyon çağındaki cephanelik verileri bunu açıkça söylüyor… 1800’lerin başında, her 1.000 piştov için depoda 4 çakmak seti, 10 yeni namlu, 20 kasatura, 20 barut haznesi, 30 tetik, 30 pim, 80 tüfek kabzası, 100 çene pimi, 150 horoz bulunduruluyordu!

O çağın silahlarının ne kadar isabetli olduğu hakkında Prusya ve Hannover’da 1829’da yapılan denemeler var. Hannover’daki test, Yüzbaşı Tommiks’ten sonra Çelik Blek efsanesini de yıkıyor.

Hannover’daki testte çakmaklı tüfeklerin yüzde 15’i, çeşitli sebepler yüzünden ateş almayı başaramamıştı. Tutukluk yapma, heyecan, barut koyma hataları ve duman da göz önüne alındığında; 100 çakmaklı tüfeklik bir salvonun, 90 metre mesafedeki 100 düşmandan sadece 15’ini vurabildiğini ortaya çıkarmıştı!

Piştovlardan çıkan merminin başlangıç hızı saniyede 300 metreydi ve toplu haldeki düşman birliklerine 180 metreden açılan salvo ateş, ancak bazılarını yaralıyordu. Hedeften sapma oranları da muazzamdı. 1800’lerde Fransa’da ünlü tabanca yapımcısı Piccard, 150 metre uzaklıktaki bir hedefe ayakta ateş ederek istatistiksel çalışmalar yaptı. Sonuçlar şaşırtıcıydı: Dönemin piştovları, hedefe dikey düzlemde 75 cm. ve yatay düzlemde ise, ortalama 60 cm’lik bir sapma ile ateş ediyorlardı!

Kızılderililerin asla sahip olmadığı silah: Winchester
Vahşi Batı’nın en acımasız kovboyu Teks’in 45’lik Colt’u kullanmakta gösterdiği beceri, onun Winchester marka tüfeği için de geçerlidir. Winchester için bir şey daha söylemek zorundayız. Hemen hemen tüm Western çizgi romanlarında yer alan bu tüfek, Vahşi Batı’yı fetheden silah olarak da anılıyor. Seri atışlı bu tüfekler, Kızılderililerin sürülüp yok edilmelerinde son derece etkili olmuştur…

İlginç bir başka nokta da, Teks gibi bazı çizgi romanlarda yerlilerin de sıkça ve bolca Winchester ve Henry gibi tüfekleri kullanırken görülmesidir. Bu durum, bir dönemin Western filmlerinde de görülür. Gerçek ise bambaşkadır… Kızılderililer, 1700’lerin sonunda kıtadan çekilen İngilizlerden ve Fransızlardan elde ettikleri eski model “çakaralmaz”lar dışında bir silaha sahip olamamışlardı! 1876 yılında Little Big Horn’da Amerikan ordusunun bozgununa kadar, Winchester gibi modeller yerliler için hep uzak ve erişilmesi güç silahlar oldu. Başka bir deyişle, posta kervanını çeviren ve etrafında tüfeklerle ateş ederek at koşturan Kızılderililer de bir Holywood efsanesi!

Ken Parker ve “Uzun Tüfek”
Konu, western çizgi romanı ve silah olunca Ken Parker’a iki nedenle değinmek durumunda kalırız. Birincisi, tabanca taşımayan karakterimizin, zaman zaman kullandığı tüfeğin ağızdan dolma bir “Kentucky” olmasıdır. Ardı ardına seri atışlar yapabilen tüfeklerin hakim olduğu bir dünyada, sadece tek atış yapabilen bir tüfek, başlangıçta okurlara garip gelmişti…

Maceralar ilerledikçe, Ken ile çakaralmazı arasında (yazar Berardi’nin çok iyi vurguladığı) farklı bir duygusal bağ oluştuğunu düşünmeye başlarsınız. Ken Parker, sadece Kentucky tüfeği ile değil, marjinal yapısıyla da içinde bulunduğu çağa direnmektedir.

Ken Parker’a değinmemizin ikinci nedeni, öykülerinde resimlenen silahların çeşitliliği ve tarihsel gerçekliğidir. Burada yaratıcı çizer Ivo Milazzo’nun hakkını teslim etmek gerekir. Çizerimiz, öykünün geçtiği mekânlar, kostümler ve silahlar gibi önemli birçok ayrıntıyı verebilmek için ciddi bir ön çalışma yapmaktadır. Öykülerde Amerikan ordusunun popüler tüfeklerinden Spencer, Springfield, Sharp gibi modelleri, hatta Amerikan tarihini etkilemiş olan makineli Gatling’leri fark edebilirsiniz.

Bizden bir örnek ise, Yalçın Didman’ın yazıp çizdiği “Eksi Seksen Derece” adlı öykü: 1906 model pompalı bir Winchester tüfek, sanatçı tarafından ayrıntılarıyla resimlenmiştir. İlginç bir tesadüfse, yakında kitap olarak da yayınlanacak bu maceranın konusunun, Focus dergisinin Mart 1999 sayısında anlatılan bir öyküden yola çıkılarak çizilmiş olması!

Not 1: Hakan Şaşmaz ve Ali Işıngör’ün birlikte hazırladığı bu dosya, Focus dergisinin Şubat 2005 sayısında yayınlandı. Dosyada adı geçen silahları, kahramanlarımızın ellerinde gösteren kareler ile pek çok teknik detaya burada yer veremedim. Yazının asıl güzel kısmı bence oradaydı ama sağlık olsun, bu seferlik de böyle idare edin :)…

Not 2: Çizgi roman okuyun… Çizgi roman okuyun… Çizgi roman okuyun… Nedenini burada açıkladım.

Not 3: Bugünlerde siteye daha az yazı yazmamın nedenini hemen söyleyeyim. İlk kitabımı yazıyorum! Tarih sevenleri çok ama çok şaşırtacak bir kitap olacak :)…



Serüven doğudan yükselir!

4 07 2005


Avusturya imparatoru Şarlken’in kardeşi, onun ölümüyle de tahta geçen Ferdinand’ın “Muhteşem Süleyman” adıyla anılan Kanuni’ye gönderdiği elçi, 1555 yılında imparatoruna en büyük düşmanı Türkler hakkında şöyle yazıyordu mektubunda: “Türk orduları yağmurların kabarttığı coşku seller gibidir. Kendilerini tutan seddin bir noktasından sızdılar mı, o delikten azgın sular gibi boşanırlar ve dehşetli bir tahribat yaparlar. Kendilerini tutan engeli bir defa yıktılar mı, artık bir daha önlerinde durulmaz, ta uzaklara kadar yayılır, her türlü tahmini aşan zararı gerçekleştirirler…”

1555′te, Türkler Avrupa için sadece kan, savaş ve ölüm değildi. “Nereden çıkacağı belli olmayan” tehlikenin ete ve kemiğe bürünmüş haliydi. Türk akıncılar düşman topraklarında yüzlerce kilometre sessizce ilerledikten sonra, ansızın Münih önlerinde bitiveriyorlardı ya da İzlanda’nın sahil kasabalarını yağmalıyorlardı! 1516′da Papa X. Leon’un Civita Laviana sahilinde balık tutarken Türk korsanlarının eline düşmesine ramak kalması, denizden gelen tehlikenin hiç de “kara bir efsane” olmadığını gösteriyordu.

Osmanlıların bir hayalet gibi Avrupa’nın ortasında gözükmeleri, hayatında hiç Türk görmemiş Avrupalılar için bu düşmanı daha da korkutucu ve gizemli kılıyordu. “Çizgi romanın atası” diyebileceğimiz çizimlerle dolu postalar, Avrupa kentlerini dolaşmaya başlamıştı. İtalya’da “Avvisi del Turco” (Türk’ten Haberler), İspanya’da ise “Avisos de Levante” (Doğu’dan Haberler) adıyla anılan bu postalar sayesinde, Osmanlı fetihleri duyuruluyordu dört bir yana…

Bu propaganda postalarında yer alan resimlerde Türkler, amaca uygun bir şekilde, susuzluğunu Hıristiyan çocukların kanı ile gideren ve esirlere acımayan bir canavar gibi çiziliyordu:

Artık Macaristan’dan pek uzak
Gün doğunca Avusturya’ya varacak.
Elinin altında Bavyera
Uzanacak oradan da başka bir diyara
Korkarım hemen varacak Ren kıyısına

(16. yüzyıl Alman şarkısı)

“O öyle olmaz, böyle olur!”
Batının Türk’ü “kana susamış bir katil” olarak göstermesinin Osmanlı’nın pek de umurunda olmadığını söyleyebiliriz! 17. yüzyılda Osmanlı sarayı için “Türk”, askere almak zorunda kaldıkları “başıbozuk”lardan, “etrak-ı bi idrak”tan (Şuursuz Türk) başka bir şey değildi. Bu yüzden, Naima Tarihi’nde Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasından bahsedilirken “Ocağa devşirmeler yerine hırsızlar, katiller, Türkler, Kürtler alınmakta idi” denmesi, bizi şaşırtmamalı.

Batılı “Saygı, korkunun kız kardeşidir” der. 16. ve 17. yüzyıllarda Türk, Attila ve Kanuni Sultan Süleyman’da karşılığını bulduğu gibi, “güçlü” ve “muhteşem”di. Doğudan gelen bu topluma karşı korkuyla karışık bir saygı duyuluyordu. Türk, aynı zamanda “korkunç”tu. Çünkü, Türk hükümdarı Kutsal Roma-Germen İmparatoru Ferdinand’ı veziriazamı ile eş tutup, ona diz çöktürmüştü!

Türklerin üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk kurmalarına beslenen hayranlık, etkisini batı edebiyatında göstermekte gecikmedi. Torquato Tasso’nun (1544-1595) başyapıtı ve Ortaçağ’ın son büyük kitabı sayılan “La Gerusalemme Liberata”da Selçuklu savaşçıları fazlasıyla Avrupalıdır! Tasso’nun hikayesi, 1. Haçlı Seferi (1096-1097) sırasında Kudüs’ü Türklerden kurtarmaya çalışan Latin krallarının çevresinde geçmesine karşın; “dinsiz” Türk kumandanları, savaş maharetleri, kanlarının son damlasına kadar savaşmaları ve her şeyden önemlisi teke tek düelloları ile Ortaçağ şövalyelerini yeterince çağrıştırırlar. Kitabın Venedik’te basılan 1625 baskısı, ilk çizgi romanın ortaya çıkmasından tam 250 yıl önce “çizgi roman” deyimini hak edecek kadar başarılıdır!

İstanbul’un fethinden itibaren Türk’ün zenginliği, savaşçılığı ve vahşetiyle birlikte anılır. Öyle ki, İtalya’dan getirtilen ressam Bellini, ünlü tablosunda bu imajı yumuşatmak için Fatih’i bir elinde gülle tanıtır batıya. Nitekim, Bellini’nin yaptığı savaş portresinde, kopmuş bir insan kafasını beğenmeyen Fatih Sultan Mehmet’in “O öyle olmaz, böyle olur!” diyerek en yakınındaki askerin boynunu hemen oracıkta vurdurduğu dilden dile dolaşır. Hikâyeye göre, bu kanlı görüntüden yeterince dehşete düşen Bellini, hastalığını öne sürerek ilk kadırgayla kapağı İtalya’ya atar!

Kızılmaske Türklere karşı!
19. yüzyılın çizgilerine baktığımızda, “muhteşem ve acımasız Türk” imajının yerini “hasta adam”a bıraktığını görüyoruz. İmparatorluk sınırları içindeki tüm etnik grupların isyan bayrağını çektiği günlerde, Avrupalı için “Türk”, artık şişko, hilebaz, tembel ve rüşvetçidir. Ve dönemin çizgilerinde Türkiye, hurmalı, dansözlü ve tropikal bir ülke olarak “Araplaşmış” şekliyle yer alır. Türklerin Araplaştırılması, çoğu zaman romantik bir oryantalizm ile üstünkörü yapılan bir ön incelemeden kaynaklanmakla beraber, kimi zaman da “politik” bir tercihtir.

Bu politikanın ardında yatansa, yaklaşan sömürgecilik dönemiyle birlikte, Avrupalıların geniş kitlelerin gözünde kendilerini “medeniyet”, Türk’ü ise “cehalet”in timsali kılarak, doğuya doğru yeni fetihlerine meşruiyet bulma çabasıdır. Bu propaganda savaşının kuşkusuz en önemli araçlarından biri de çizgi romanlardı. Propaganda amaçlı çizgi romanın en muhteşem örneklerinden biri, hem de Türkleri hedef alacak bir şekilde, İtalyan diktatör Mussolini ‘nin emriyle hazırlandı: “Kızılmaske Türklere karşı!”

1930′ların başında Mussolini’nin bir emri ile yasaklanan “Gordon”, “Kızılmaske” ve “Mandrake” gibi dergiler, okuyucu tepkisi üzerine yeniden yayına konmuştu. Ama “küçük farklarla”… Örneğin, Gordon’un yakın dostu Rus profesör Zarkof ameliyatla İtalyan yapılmış; Kızılmaske ise, çizeri Lee Falk’un da katkılarıyla “Maskeli Adam” , İspanya’da Cumhuriyetçilere, Afrika’da kabilelere karşı savaşmak zorunda kalmıştı.

“Duce”nin Antalya’yı istediği yolundaki iddialar yüzünden ince bir çizgide olan Türk-İtalyan ilişkilerini zedelememek için, Kızılmaske, Libya’ daki macerasında Türkler yerine hayali bir zenci kabilesine karşı savaşır. Kızılmaske’nin en dehşetengiz serüveniyse, Mussolini’nin iktidarı devraldığı “Kara gömlekliler”in Roma’ya yürüyüşü sırasında yaşadığıdır. Neyse ki bu maceralar uzun sürmez; bir süre sonra yerlerini “Macalle Üçlüsü” adında Afrika’daki faşist İtalyan kahramanlarının maceraları alır. Bu seferki düşmanlar daha “sahici”dir: Libya’da Türkler, Somali’de zenciler…

Enver Paşa’yı öldüren Ermeni taburları
İmparatorluğun yıkılış dönemlerinde, Osmanlı sefaretlerinin birinci katipleri “Le Temps”, “Times”, “Wiener Zeitung” gibi gazetelerin bürolarını dolaşarak, karikatürlerde sık sık çizilen fesli, kaftanlı, tespihli, ebleh ve şişman, “Avrupa’nın hasta adamı” altyazılı Türk tiplerinde kaftan yerine redingot ve “jaket” kullanılmasını istemişlerdi. Bu talep, ciddiye alınmadı.

1930′larda Avrupa’da yükselen faşizm ve yavaş yavaş gündeme oturan yeni bir “iddia”, Avrupa’nın çoğu ülkesinden önce, 1928′ de kadınlarına seçme ve seçilme hakkı veren Türklerin çizgi roman dünyasında da medenileşmesini engellemişti. Bu yeni “iddia”, 1915 sözde Ermeni soykırımıydı! 1915 tehciri sonrasında, Ermenilerin Avrupa’ya, ağırlıkla da Fransa’ya göçmelerinden sonra, batılı çizerlerin Ermeni aydınlarıyla ilişkiye geçmesiyle, “soykırım” batılı çizerlerin yeni malzemesi oldu.

Örneğin, Hugo Pratt; “Semerkant’ın Altın Evi” adlı macerasında, asıl kahraman olan Corto Maltese aracılığı ile İttihat ve Terakkicileri kimi zaman epey sert, kimi zaman deyim yerindeyse ince bir kara mizahla yerer. 1920 İstanbul’unda “Turan öldü” parolasıyla girilen bir odada, İttihat ve Terakki subaylarının Orta Asya içlerindeki Enver Paşa’ya katılmak için yaptıkları toplantıya katılan ve Enver Paşa’nın Pamir Vadisi’nde “Turan ütopyası” uğruna ölümüne tanık olan Corto Maltese, imparatorluğun batışının ince bir eleştirisini yapıyordu. Öte yandan Corto Maltese, “1915 katliamından kurtulmuş” küçük bir Ermeni kızını koruması altına alarak, tavrını Ermenilerden yana koyacaktır.

Vidal ve Clave’nin yarattıklan “Köpekler Adası” adlı çizgi romanın öyküsüyse, tamamen Ermeni tezlerine dayanıyor. Doğu Karadeniz kıyısındaki Ohanyan Adası’nda gelişen olaylar ve bu hayali adanın valisinin gerçekleştirdiği katliamlar, tüm kurgulanmışlıklanna karşın, usta göndermelerle bazı gerçek isim ve adresleri anımsatıyor.

Olayların geçtiği Köpekler Adası, şehremini kararıyla İstanbul’da toplanan sokak köpeklerinin gönderildiği Hayırsız Ada’ dır. Senaryoda işlenen tema, Sason ve Zeytun isyanlarına atıfta bulunur. Ohanyan Adası valisi de, çok büyük bir ihtimalle, “Ermeni Kasabı” olarak nitelendirilen ve 1915′de Trabzon valisi olan Celal Azmi Bey’dir.

“Köpekler Adası”nda çizilen Türk portreleri, vahşet, barbarlık ve kalleşlik çağrıştırır. Bu tutum, gaddar binbaşı Ferid’den Ermenilerin öldürülmesi için pencereden bağıran Türk kadınına, yağmalayacağı Ermeni mahallelerinin hayalini kuran nöbetçi askere kadar her kesim için geçerlidir.

Bu arada, “Kızıl Sakallı”dan bahsetmeden olmaz. 1950′li yıllarda çizilen bu Alman çizgi romanında, Topkapı Sarayı’na elini kolunu sallayarak giren Kızıl Sakal’ın korsanları, sanki Kapalıçarşı’da turistik bir gezide gibidirler. Sonuçta, padişahın burnuna namluyu dayayan Kızıl Sakal, Cezayirli levendlerin padişahın haremine hediye etmek için kaçırdıkları Avusturya prensesini kurtarır.

1950′li yıllarda çizilen bu çizgi romanın okuyucusu için en can alıcı yeri, “ölümden korkmayan” Türk levendini konuşturmak için uygulanan yöntemdir. Onu domuz yağına sokmak ve abdestini bozmakla tehdit ederler. Levendin “Efendi, domuz yağına girersem, cennete girermem” diye haykırmasına rağmen kimse onu dinlemez ve levent “çözülür”, “ötmeye” başlar!

Dersim dağlarında bir Japon gerilla!
Belki “uç bir örnek” olacak, ama burada ünlü karikatürist/grafik ustası Ergün Gündüz’ün kişisel koleksiyonundaki Japon çizgi roman “Kürtlerin Yıldızı”nı anmadan olmayacak. Yoshikazu Yasuhiko’nun çizdiği yaklaşık 340 sayfalık macerada, bir “Japon gerillanın Kürt yoldaşlarıyla birlikte “faşist Türk ordusu”na karşı omuz omuza çarpışmasım izliyoruz! Bu arada, Güneydoğu’da ne aradıkları belli olmayan Ruslar sahneye giriyor. Macera Japonca olduğu için tamamına vakıf olamasak da, çizgi romanda kötü adamı oynadığı her halinden belli olan faşist Türk generalinin Atatürk’ e olan benzerliği, hemen dikkati çekiyor.

“Kaba propaganda” amacıyla birilerince ısmarlandığı belli olan bu “uç örnek” bir yana, 1980′lerden sonra dünya çizgi romanında Türklere karşı bakışta belirgin bir düzelme oldu, 1980′lerden itibaren arka fonda Türkiye’yi kullanan çizgi romanlar, içinde belli bir “hamam ve cami” oryantalizmini barındırsa da, Türkiye’yi doğu ile batı medeniyetleri arasındaki köprü niteliğiyle resmetmeye başlamıştı.

Bu düzelmede en önemli payın Türk mizahçılarına ait olduğunu söylemek mümkün. Dünyada bugün çok az örneği kalan politik mizah dergiciliği, 80′li yıllarda Gırgır, Limon ve Hıbır dergilerinden çok sayıda “dünya çapında” karikatüristin çıkmasını sağladı. Bu mütevazı etki, Türklerin batılı çizgi romanlardaki görüntüsünü büyük ölçüde etkiledi.

Nitekim, Selçuklu ve Osmanlı Beyliği zamanında Anadolu’yu işleyen Gilles Chaillet’nin, “Vasco-Bizanslı Kız” ve “Gecenin Nöbetçileri” albümlerinde, Türkleri çizmeden önce esaslı bir ön araştırma yaptığı anlaşılıyor. Fotoğraf hassaslığında yapılan resimlerle Türk göçebelerinin hayatı ve Konstantinopolis kentinin neredeyse şehir planını çizen Chaillet, kimi meslektaşlarının Araplarla karıştırdığı Türkleri, Moğollardan ayırabilecek bir inceliğe ulaşmıştı.

Chaillet, “Gecenin Nöbetçileri” albümünün son sayfasında, asıl kahraman Vasco ‘yu ve Fransız prensesinin de içinde bulunduğu kent halkını Moğol kuşatmasından kurtaran Osmanlı beyi Orhan’ı, bütünüyle bir centilmen olarak sunuyordu. Kente girdiğinde gözlerini prensesten alamayan Orhan, atından inerek onun önünde eğilir ve güzel prensese, “Asil bayan krallığım ayaklarınızın altındadır” der. Chaillet için Türkler birer centilmen savaşçıdırlar!

Yeniçeri ve Batman omuz omuza
Arkabahçe Yayıncılık’ın bugünlerde piyasaya sürdüğü “Yeniçeri”, DC Comics’in imzasını taşıyor. Batman, Aquaman ve Wonder Woman gibi “şöhretleri” bir araya getiren bu çizgi romanın en önemli özelliğiyse, maceradaki esas oğlanın, pardon esas kızın, bir Türk “süper kahraman” olması.

Selma Tolon, İzmit depremi sonrasında yaptığı kahramanca bir hareketten sonra “süper güçler” edinen bir hanım kızımız. Macerada; irticacı subaylar, Atatürk’ün mirasını yıkmak isteyen aşırı İslamcılar, camiden yönetilen yıkım ve felaket, inanç adı altında kötülük gibi “tanıdık temalar” öne çıkıyor. Tabii bir de “dost ve müttefik” Amerika’nın iyi günde kötü günde Türkiye’den “esirgemediği” desteği…

Neyse, ay-yıldızlı kostümü ve “Yeniçeri” kimliği ile kötülerin kabusu olan Selma Tolon, bu macerasında sadece ülkesini kurtarmakla kalmıyor, dünyanın en güçlü süper kahramanlarının üye olabildiği Justice League of America’ya (JLA) da davet ediliyordu.

Türkleri ister kötü ister iyi göstersin, aslında tüm çizgi romanlarda tek bir “arka fon” var. Minareleri, hamamları, çarşaflı kadınları, daracık sokakları ve artık kaybolmaya yüz tutan sokak satıcılarıyla “İstanbul”…

Kimileri Türkiye’nin çizgi romana olduğundan daha fazla oryantalist bir tarzda aktarılmasından rahatsız olsa da, buna en güzel cevabı “çizgi romancı” Ergün Gündüz veriyor:

“Afrika’ya hangisini görmeye gidersiniz? Doğal yaşamı ve Masai yerlilerini mi yoksa oranın manifaturacılar çarşısını mı? Elbette birincisini… Çizgi romanda insanlar kendi sıkıcı hayatlarını görmeyi istemiyorlar. Çizgiler, insanlara görmeyi istediklerini ve hayallerini gösterir. Bu yüzden ben de Afrika’yı çizdiğimde sadece bunları görürüm. Avrupalıların da bizi böyle görmesinde bir zarar yok. Çünkü biz buyuz ve bu yanlarımız bizi onlardan farklılaştırıyor…”

Ali Işıngör

Not 1: Focus dergisinin Mayıs 2005 sayısında yayınlanan bu yazımın, derginin künyesinde yer alan “Kaynak göstermek şartıyla dahi alıntı yapılamaz” kaydına rağmen, “alenen çalınarak”, sağda solda yayınlandığını görüyorum. Haber7.com’cular uyarım sonrasında yazımı yayından kaldırıp özür dilediler. Şimdi de resimliroman.net’i uyaran bir mail attım. Hadi, büyük basın kuruluşlarını anlıyorum, onlar bunu alışkanlık haline getirdiler… Peki, çizgi romancıların bu “hırsızlığı” yapmasına ne demeli?

Not 2: Genel Kamu Lisansı, Creative Commons gibi lisans modellerinin yanında yer alan birisi olduğumu artık biliyorsunuz. Tabii bu, sadece “bireysel bir duruş”u ifade ediyor. Focus‘un künyesinde yer alan acımasız “copyright” şartları ise DBR dergi grubunun genel yayın politikasının bir parçası. Bu yüzden ortada benim açımdan bir çelişki yok.

Not 3: Söz konusu araştırma dosyasının yazarı olarak bu makaleyi kişisel bloguma koydum. Bu dakikadan sonra, yandaki sütunda gözüken “Some Rights Reserved” ikonunun altındaki şartlara “uymak kaydıyla”, dileyen herkes bu yazıyı sitesine koyabilir. Daha Türkçesini söylemek gerekirse, kaynağını (sitenin adı, yazının tam adresi, yazarın adı) açıkça belirtmek ve kendi sitesini de aynı koşullar altında paylaşıma açmak kaydıyla (share alike prensibi) bu yazıyı herkes sitesinde yayınlayabilir. Bu koşullara uymadan ilk yazı araklayana dava açacağımı ve avukatımın da Sayın Fikret İlkiz olacağını, tüm sevenlerime açıklarım. Muhtemelen sıkı bir tazminat da ödemek zorunda kalacak olan bu ilk şanslı arkadaş, Creative Commons’un Türk hukuk sistemine girerek bir içtihatın doğmasına da fırsat verecek. Sabırsızlıkla bekliyorum… :)