470 macerası (4. Bölüm): “Going Lipton”
Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi uzun zamandır -Linux haricinde- içinde keyif içeren konulardan bahsetmez oldu, farkındayız… Halbuki tanrının aralıksız çalışmak için yarattığı biz bahtsız kulların bile arada sırada küçük kaçamak fırsatları olabiliyor.
Çarşamba günü de öyle bir gündü… Ailenizin Pardus geliştiricisi Görkem Çetin ile birlikte eskiden şurada öyküsünü anlattığım 470 direklerini İstanbul Yelken Kulübü’nden teslim almak ve teknenin diğer ihtiyaçlarını haziran ortasına kadar bir zaman zarfında tamamlamak için harekete geçtik.
470 direklerinden bahsedeyim biraz: 5.75 metre uzunluğundaki bu direkler, hafif olması için alüminyumdan hatta bazı uç örneklerde karbon alaşımlarından üretilir. Yukarı doğru giderek incelen konik bir profile sahip olan bu direkler, toplamda 25 metrekareye ulaşan devasa bir yelken alanını, bu alan üzerinde oluşan türbulans/itme/çekme kuvvetlerini ve trapez halinde tüm ağırlığını direğe yükleyen flokçuyu taşıyor.
Trapez, Görkem’in hâlâ ne olduğunu bilmediği ve bu nedenle de “Ben! Ben! Ben!” diye atladığı bir yelken seyir tekniği. Çok basit kelimelerle anlatmak gerekirse; rüzgârın yelken yüzeyi üzerinde yaptığı itme etkisi, teknenin rüzgâr altına doğru yatmasına (eğilmesine) neden olur. Yüksek hızlarda bu etkinin dengelenmesi için aksi yönde teknenin dışına uzanmak, hatta bazı durumlarda sadece ayaklarınızın ucu teknenin dışına dokunacak şekilde dışarı sarkmanız gerekir. Bu gibi durumlarda tüm ağırlığınız, direğin üstünden gelen ince bir çelik teldedir.
Trapez çok zevklidir. Abartırsanız kafanızı suya bile sokabilirsiniz. Tehlikesiyse şudur: Rüzgâr kesildiğinde trapezdeyseniz ve hızlı bir şekilde tekneye geri dönemezseniz, tekne üzerinize gelir ve alabora olursunuz. Buna yelkencilik âleminde “Going Lipton” denir, yani belinizdeki çelik telle “sallama çay poşeti misali” suya girersiniz :)…
Görkem Çetin’in ilk “Going Lipton”larını YouTube’da ve burada sizlerle paylaşacağımı şimdiden ilan ederim! :))
(…)
Tekne işi bir yana, Anadol STC hastası Erkan Tekman’a da bir müjde vereyim: Bugüne kalan sayılı STC’lerden biri, Seyrantepe’de bir atölyede yeniden hayata dönüyor.
Motoru ve tüm hareketli aksamı çalışır durumdaki STC, itinayla söküldü ve burun formu burada yeniden kalıba dökülerek baştan üretildi. Kum raspası da tamamlanan Anadol Sport Touring Car‘ımız ile yakında birkaç tur atarız herhalde :)…
[ratings]
If you enjoyed this post, please consider to leave a comment or subscribe to the feed and get future articles delivered to your feed reader.


İşte vergilerimizle alınan muhteşem yatın anlaşılır bir resmi. Dev gibi Gürer ardında kaybolmuş. Koltuklarını deri, direksiyonunu altın kaplatmak için atölyelerde işlettiğiniz anadol’un resimleri de buralara düşer yakında. Zevki sefa içindeki resimlerinizi de ben yayınlamak isterim.
acaba bu resmi görüpte utanan oluyor mudur? ya da bunlar kamufulaj, biz biliyoruz dönen milyon dolarları, bir hesap bile veremiyorlar diyen.
bu işin geyiği bile tatsızmış, yazınca farkettim.