Ben çizgi romancınınzeki, çevik ve ahlaklı olanını severim

21 02 2006


Burkina Fasa Fiso ve çeşitli dergilerde çıkan yazı/araştırma dosyaları özelinde de Ali Işıngör, bir süredir çeşitli içerik hırsızlığı vakalarıyla uğraşıyor…

5846 No’lu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu bir kalemde unutun zaten, bazı dergi ve internet sitelerinde yazar adını belirtmeye gerek bile duymayacak bir cürette hırsızlık yapılıyor! Ha, bir de yazınızın altına kendi imzalarını atanlar var ki, onları hangi kategoriye sokacağımı, inanın ben bile bilmiyorum :)…

Kişisel blog sitesinde, bunu yapan kopilleri açıkçası önemsemiyorum, hatta yazılarıma “farklı bir şekilde de olsa” değer verdiklerini görmek, beni mutlu ediyor. Ancak bu iş çoktan şirazesinden çıkmış, büyük medya kuruluşlarından kültür-sanat dergilerine kadar “doğal bir hak” olarak görülmeye başlanmış durumda.

Bu dergilerin arasında “Çizgi roman araştırmaları dergisi” Serüven’in bulunmasıysa, beni özellikle yaraladı. Bu ülkede ürünleri en çok çalıp çırpılan, emeğinin karşılığını en az alan insanların başında çizgi romancılar gelir. Bir telefon etseler, “bir karşılık beklemeksizin” seve seve bütün işlerimi önlerine sereceğim adamların bunu yapması, insanı sadece kahrediyor…

Geçtiğimiz hafta Burkina Fasa Fiso’yu kapatmanın eşiğinden döndüğüm anları sık sık yaşadım. Bir hafta süren bir sessizlik ve düşünmenin ardından, konusunda çok yetkin bir avukat abimle bu arkadaşlara dava açmayı kararlaştırmış durumdayım.

Bakalım “yavuz hırsız” ev sahibini bastıracak mı?

Hep birlikte göreceğiz…

Not: Creative Commons (by-nc-sa) sözleşmesi, kaynak göstermeniz ve ticari amaçlarla kullanmamanız şartıyla bu sitedeki tüm içeriği “ayrıca izin almaya gerek kalmaksızın” kullanmanıza ve hatta söz konusu içeriği değiştirip, aynı şartlar altında tekrar dağıtmanıza izin verir.

Ha, bu sitedeki bir yazıyı bir ticari mecra olan “matbu yayın”da kullanacaksanız, bütün iş bir elektronik posta ya da telefona bakar. En fazla sizden o dergiden iki üç nüsha göndermenizi isterim :)…



“Yandım Çavuş limonçellosu”

14 02 2006


Open Source Limoncello
Malzemeler

15-20 adet sulu limon (bulabiliyorsanız yeşil limon)
2 şişe votka (genelde votka şişeleri 750cc’lik olur)
5 su bardağı dolusu toz şeker
5 bardak su
1 adet büyük boy turşu kavanozu (kapaklı)
3 adet ağzı kapatılabilecek boş şişe (tercihan mantarlı)
1 adet renkli yazıcı
1 adet pritt
bol miktarda sabır

1) Pazardan 15-20 adet sulu ve ince kabuklu “eski limon” alınır. Limonlar üzerinde hiçbir çamur ve ilaç kalıntısı kalmayacak şekilde sıcak suyla yıkanır. Bir meyve bıçağı ya da tercihan sebze soyacağıyla limonların kabukları ince bir şekilde soyulur. Limon kabuğunun altındaki beyaz ve acı lifli katmanı olabildiğince “almamaya” dikkat etmelisiniz.

Limonların soyduktan sonra “sadece kabukları” turşu kavanozunun dibine yatırın ve birinci şişe votkanızı limon kabuklarının üzerine dökün. Turşu kavanozunun ağzını sıkıca kapatın ve “yaklaşık 40 gün boyunca” serin ve ışık görmeyecek bir yerde fermentasyona bırakın. Bu süre boyunca kavanozun kapağını açmayın ve haftada bir kavanozu hafifçe çalkalayın.

İlk aşama çok kolay. Yaklaşık 40 gün sonra kavanozdaki votkaya acı bir limon aroması yerleşmiş olacak. Sonradan unutmamak için 40 gün sonrasının tarihini bir kağıda yazıp, kavanoza yapıştırabiilirsiniz.

2) 40 gün sonra, bir tencerenin içine beşer bardak toz şeker ve suyu koyup karıştırarak kaynatıyoruz. Şekerli su karışımı koyu bir şerbet haline geldikten sonra 3-4 dk. daha kaynatın. Tencere içindeki bu koyu şerbet kıvamını soğumaya bırakın ve yeterince soğuduktan sonra, ikinci şişe votkamızla birlikte turşu kavanozunun içindeki karışıma ekleyerek kavanozun ağzını sıkıca kapatın.

Artık geriye tek yapmamız gereken, bir “40 gün daha” beklemek. Beklediğinize değecek :)…

3) Şimdi işin “en keyifli” kısmındayız. 80. gün, kavanozdaki Limoncello’yu şişelere dolduracağız. Ardından, bir yazıcıdan yukardaki etiketin bir çıkışını alıyoruz. Etiketin arkasına GFDL metnini basmayı da unutmuyoruz. Bu bir ev mamulü olduğu için şişeye yapıştıracağınız bu etiketin altındaki boşluğa “Yandım Çavuş limonçellosu” ya da “Open Source Limoncello” gibilerinden bir şeyler yazmakta özgürsünüz. Bir gün buzlukta bekleterek, buz gibi soğuk içmeniz önerilir.

4) Hayvanlaşmayın, efendi efendi için… Yaz aylarında serinlemek için birebirdir ama “doz aşımı” durumunda fena çarpar!

“Open source yaprak dolması”, “CC-NC-SA haydarili patlıcan” gibi yeni tariflerin önünü açması umuduyla…



İyi ki varsın “Hazreti İsa”…

10 02 2006


Nikos Kazancakis, “Günaha Son Çağrı” kitabında Hazreti İsa’yı şöyle konuşturur: “Bir balta olsam keser, bir ateş olsam yakardım; ama ben bir kalbim ve bildiğim tek şey sevmek…”

“Bizim İsa”nın da bildiği tek şey sevmekti… O kadar çok sevdi ki bu dünyayı, o çekik ve küçük gözleriyle gördüğü herşeyi ölümsüzleştirmeye, kendisinde ondan bir parça biriktirmeye çalıştı çaresizce. Gördüğü herşeyi çekmeye ve çoğaltmaya çalıştı umutsuzca: Kapıları, pencereleri, sokak lambalarını, kaybolan meslekleri ve artık yaşamayan tüm o güzel insanları…

Ve hiçbir zaman yetişemedi yapmak istediklerine…

İsa Çelik’ten bahsediyorum. “İsa Abi”den. Anadolu’nun bütün sokaklarını gezmiş bir adamı arıyorsanız, aradığınız odur. Eski ağır kapı tokmaklarını, sardunyalı pencereleri, yüzünde eski öyküler gezdiren o insanları ölümsüzleştirmek için sokak sokak, adım adım yürüyen “Hazreti İsa”.

Bir havarisi bile olmayan, kimsenin izlemediği bir peygamber gibi dolaştı Anadolu’yu “ünlü fotoğrafçı” İsa Çelik. Tanrının ona verdiği o garip mucizeyi kullanarak yeni bir hayat verdiği, ölümsüzleştirdiği insanların sayısını o dahi bilmiyor…

“Peki ne kaldı elinde İsa Abi?” diye soracak oluyorum, “Anılar, Eczacıbaşı takvimleri ve albümlerden başka?”

Şaşırıyor. Sanki arkasında onu izleyen kimsenin olmadığını 40 yıl sonra farkeden “Musa Peygamber” kadar şaşkın… Düşünüyor. Bir ara unutuyor vereceği cevabı. Sonra birden hatırlıyor:

“Benim hiç albümüm olmadı ki bugüne kadar, Ali Bey!

Kendimi tanımasam, bir yaralı hayvan gibi bağırarak sokağa atacağım kendimi. Karşımdaki, tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği, ünlü fotoğraf ustası İsa Çelik!

“Nasıl yani, siz mi özellikle yapmadınız?”

“Ben çok utangaç birisiyimdir Ali Bey… Hayatımda hiç kimseden ne borç para ne de bir sigara hiçbir şey istemedim bugüne dek. ‘Hadi bir albüm yapalım’ da diyemedim. Herhalde karşı taraf da isteyemedi ki, bir fotoğraf albümüm olmadı bugüne dek!”

Nezaketini hiç kaybetmiyor “İsa Abi”. Ama bunu söylerken, bir kristal kadeh kırılganlığında çıkıyor sesi.


Zorunluluktan okul birincisi

“Benim babam Ziraat Bankası’nda odacıydı. Orda ortaokuldan başka bir şey yoktu. Dolayısıyla ortaokuldan sonra okuma şansım da. Çünkü ortam çok kısıtlı. Hiçbir şansın yok…

Günlerden bir gün babam geldi ve dedi ki ‘Ziraat Bankası, çalışanlarının çocuklarını okutacakmış. Aklını başına devşir, iyi dereceyle bitirirsen seni okutabilir banka!’ O hırsla okulu iyi dereceyle değil, pekiyi dereceyle değil, okul birincisi olarak değil, Mersin birincisi olarak bitirmişim! Başka çarem yoktu çünkü…

Şimdi bizim oralarda yani Toroslar’da -ki ben tam olarak Taşeli Platosu’ndan geliyorum- her yer taştır. Kafam kadar, yumruğum kadar taşlarla doludur toprak… Başka bir yerde olsa yere tohum eksen, bir süre sonra o güneşe ulaşır. Fakat bizim orada o taşın altından çıkmak, taşı dolanıp ışığı bulmak zorundadır. Ben de aynı o tohum gibi ışığı bulmak zorundaydım! Çaresiz bir şekilde “en iyi” olmak zorundaydım…”

“Küçük İsa”, Ankara’ya/ yatılı okula gönderilir. Ankara Koleji’nden Kurtuluş’a giderken, bir küçük dükkân vardır İsa’yı bir mıknatıs gibi çeken. Vitrinine her hafta 30×40 boyutlarında “yeni bir fotoğraf” konur bu dükkânın. O yıllarda bozkır Anadolu’sunun başkentinde, her hafta vitrindeki fotoğrafı değiştirmek büyük bir olaydır!

İsa Çelik “o fotoğraf için” her hafta okuldan kaçtığını gülerek anlatıyor;

“Fotoğraf ne demek, sanat fotoğrafı ne demek haberim yok ama nedense çarpıldım. Ve 12 yaşındaydım…”

Okulun top oynanan arka bahçesinden kaçarak, “yağmur çamur” demeden her hafta o fotoğrafı görmeye gider “Küçük İsa”…

İlk makina, ilk sevgili
İsa Çelik kitap okumaz, sinemaya gitmez ve para biriktirerek ilk fotoğraf makinasını satın alır. Üniversite çağı geldiğinde ise gönlünden geçen, “Akademi’ye girip, ressam olmak”tır.

“Fotoğrafçılığın bir meslek olabileceğini dahi bilmiyordum” diyerek anlatıyor o günleri İsa Çelik. Ancak onu okutan Ziraat Bankası’na da “borcunu ödeme” zamanı gelmiştir. Banka ondan “iktisat okumasını” ister… Öyle de yapar. Okul bittiğinde, “Dosya ve Arşiv Memuru” adayıdır ama bankanın grafik bölümünde afişler yapmaktadır:

“Başta Sami Güner olmak üzere çok tanınmış fotoğrafçılarla tanışmaya başlayınca, anlamaya başladım bu işin bir meslek, hem de çok ciddi bir meslek olduğunu!”

O gündür, bugündür fotoğrafçı İsa Çelik… Yıllar sonra o dükkândaki fotoğrafların da kime ait olduğunu öğrenir; “Fotoğraf çalışmaları nedeniyle Almanya’nın Köln şehrinden fahri hemşehrilik alan Şinasi Barutçu…”

… “Ve kopya edilen işlerle dolu, sekiz klasör biriktirdim” diyor İsa Çelik.

Türkiye standartlarının bu kadar düşük olması, yabancıların Türk fotoğrafçısına olan bakışını bile etkilemiş. Yabancıların bile artık “Bu Türk fotoğrafçıdır, nasıl olsa alışıktır para ödenmemesine, biz de ödemeyelim” demeye başladığını, gülerek anlatıyor:

“Geçtiğimiz dönemde dünyanın en büyük ajanslarından SIPA -ki sahibini tanırsınız, Gökşin Sipahioğlu’dur- Amerika ve Avrupa’yı dolaşacak devasa bir sergiyi organize etti, Türk fotoğrafçılığı’ başlıklı iddialı bir sergi. Arşivler karıştırıldı ve Türkiye’deki ustaların en iyi kareleri toparlandı. Hemen herkes bir beklenti içindeydi, herhalde iyi bir telif verirler diye… Tek kuruş vermediler! Neden? Çünkü onlar bile biliyorlar artık bu ülkeyi, başka bir ülkenin fotoğrafçısına yapamayacakları bir şey yapıp, Türk fotoğrafçısını ucuza getirmeye çalışıyorlar! Bunu üstelik bir Türk’ün yaptığını düşününce daha da kötü oluyorum…”

Uludağ’a çıkın, teleferiğin yanında İsviçre dağlarının devasa fotoğraflarını göreceksiniz. Neden? Nedenini söyleyeyim, çünkü adamlar bir Türk fotoğrafçısına para vermektense, internetten bir yerden buldukları bedava fotoğrafları kullanmışlar! Böyle bir şey var mı?

Siz adamı dünyanın bir yerinden Uludağ’a turist olarak getirmeye çalışacaksın ama teleferiğin üstüne İsviçre resmini koyacaksın!”

Sadece bu mu? Değil elbet. Bir de korsancılar var. Bu çok daha acıklı bir öykü. İsa Abi’nin anlattıkları bana kalsın, canınızı daha fazla sıkmayayım artık…

Anıları yel üfürdü, su götürdü!
İsa Çelik’in Tünel’deki stüdyosu, Türkiye’deki muhtemelen en büyük antika fotoğraf makinesi koleksiyonlarından birini barındırıyor. Eski makinelerin çokluğu ve birçoğunun bugün bile çalışır olması şaşırtıcı. Koleksiyonda Leica’lar, Hasselblad’lar, Yashica’lar hatta eski KGB casus kameralarından bile var! Ama benim için asıl muhteşem parça, eski Arap denizcilerinin usturlablarını anımsatan pozometreler.

Sadece bunlar mı? Taş plaklar, ünlü fotoğraf ustalarının imzalı fotoğrafları, sokak tabelaları, arkasında ünlü Türk şairlerinin imzası bulunan boş rakı şişeleri… Osmanlıca tabelalardan bir tanesi, Cahit Arf’ın evinin istimlakından bir iki önce evinden sökülmüş! Üzerinde Fransızca ve eski alfabe ile “İstanbul Sular İdaresi” yazıyor.

Arkası imzalı şişelerden bir tanesini elime alıp okumaya çalışıyorum: “23 Nisan 1978, bu şişeyi de güzel içtik!” İmzalar: Fikret Otyam, Ara Güler, Aziz Nesin…

İsimlerin gerisi okunmuyor… Bunun gibi diğer 10-15 şişeyi süsleyen imzalar da silinmiş geçen haftaki(*) su baskınında! Evet, su baskını, çünkü İsa Abi’nin üçüncü kattaki stüdyosunu, yukarı katta patlayan bir boru harabeye çevirmiş! Ben röportaj için büroya geldiğimde, yan odada “çöpe atılacaklar” bir kenara toplanıyordu… Maddi değerini bilemem ama manevi değeri ölçülemeyecek, fotoğraf, belge, kitap, hatıra, çöpe gidiyordu!


Fotoğrafların anlattığı öyküler
İsa Abi’nin tüm fotoğraflarının ayrı bir öyküsü var. Her biri bambaşka bir dünyayı anlatır. Bazı fotoğrafların ise öyküsü çok ayrı.

Taksim’deki o ünlü 1 Mayıs Yürüyüşü’nde çekilen karede olduğu gibi… Meydandaki tüm gazetecilerin yürüyen insanları çektiği anda, İsa Çelik’in gözü ‘insana dair” bir başka kareyi yakalar. Şehre yeni gelen köylüler, “işçi-köylü bayramının” şaşkınlığını yaşamaktadır.

“Hazreti İsa”nın en az her peygamberin olduğu kadar deli olduğunu söylemiş miydim size? Soğuk ve karlı bir şubat gecesi, Ankara-İstanbul otobüslerinin mola verdiği Varan Bolu Dağı Tesisleri’nde çekilir bir lambanın fotoğrafı. İsa Çelik, sabah otobüsle Ankara’dan İstanbul’a giderken konaklama tesisinde gördüğü sokak lambasını akşamüstü ışığında hayal etmiş, İstanbul’a döndüğünde dayanamayıp otobüsün bagajından üçayakı indirip kurmaya başlar! Otobüs, “İsa Peygamberi bekleyemediğinden” gider, İsa Çelik bir sonraki İstanbul otobüsünü bekler bu kare yüzünden :).

Yukardaki kare ise Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın Karşıyaka’daki evinin penceresine ait. İçerdekiler artık yok olmuş bu virane evin küçük kiracılarıdır. O ev yok artık, Latife Hanım da, peki ya çocuklar? İsa Çelik, Latife Hanım’ı tanıyamamış olmaktan üzgün. Latife Hanım’ın o bir ömür boyu süren sessizliğini, “Ben bu sessizliğe Greta Garbo’luk diyorum” sözleri ile anlatıyor…

Bir başka karedeyse Haliç’teki Camialtı Tersanesi’nde işçiler artık paydosa hazırlanmakta. Ereğli Demir-Çelik’teki işçi ise çeliğe su vermeye…


Kaybolan meslekler
Bazı kareler vardır, çekerken belki de bunu bir daha kimsenin çekemeyeceğini düşündüğünüz… İsa Çelik’in 1970′lerde Anadolu’nun dört bir yanını dolaşarak çektiği “Kaybolan Meslekler” serisinin kareleri gibi.

Hasırcılar, kaşıkçılar, tüfekçiler, kelleciler… Artık eskide kalan bir dünyanın parçaları oldular. İsa Çelik için hepsinin hüzünlü bir öyküsü var.

“Tam bir Fellini filmi gibiydi!” diyor İsa Abi, kaşıkçılar için. Kaşıkçıları çekmek için önce Konya’ya gitmiş İsa Çelik. Konya’ya vardığında kaşıkların orada yapılmayıp, “sadece boyandığı”nı öğrenmiş. Kısa bir araştırmanın ardından ver elini Akşehir! Neyse, maceralı bir yolculuktan sonra bir tahta kapıyı açmış ki, bir de ne görsün! Ben diyeyim 100 metre boyunda, siz deyin ki 150 metre genişliğinde bir arsa… Arsanın üzerinde de güneşe serilmiş binlerce tahta kaşık!

Sohbet geliştikçe İsa Abi’den fotoğrafçılığın hilelerini de öğreniyorum. Tüfekçilerde olduğu gibi “görüntülenmekten” hoşlanmayan meslek erbabı ile yarenlik fotoğraf makinesini öylece masanın üzerine kormuş İsa Abi… Arada bir çantadan bir objektifi çıkartıp onu siler, sonra da yerine, çantasına kaldırırmış. Hiç fotoğraf çekmezmiş, ta ki sokaktan bir horoz ya da inek geçinceye kadar… Alırmış eline kamerayı, çekermiş horozu! 10 dakika sonra yoldan bir topal kedi mi geçti? “Ne enteresan kedi!” deyip onu çekermiş. Normalde fotoğraf çektirmek için binbir naz yapacak olan ustalar alınmaya başlarmış: “Eee, horozu çektin, kediyi çektin… Bizi adam yerine koymaz mısın, be birader!”

Semerci “Ali Osman Amca” da bunlardan biri. İsa Çelik, son semerci ustası Ali Osman Amca’yı Beykoz’da bulmuş. Fotoğrafları çekerken bu son semerci ustasının, “şeytan dürter” İsa Çelik’i; “Ali Osman Amca, nerden buluyorsun müşteriyi İstanbul’da?”

Ali Osman Amca şöyle bir süzer İsa Çelik’i; “Delinin sorduğuna bak, İstanbul’da eşek mi ararsın?”

Uçurumun kenarında
Madem Kazancakis ile açtık yazımızı, yine onunla bitirelim. Yunan yazar Kazancakis’in kilise tarafından aforoz edilen İsa’sı, bir umutsuzluk anında “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz” der.

“İsa Abi” neredeyse uçurumun kenarından, Toros’un fakir bir yörük ailesinden çıkarak kanatlanmış… Farkında değilsiniz ama o fotoğraflarıyla bize sadece insanları değil; kapıları, pencereleri, kedileri, İstanbul’u ile herşeyi sevmeyi öğreten kişi… Gerçek bir peygamber.

İyi ki varsın “Hazreti İsa”!

(*) Not 1: Bu röportaj 2003 yılının Eylül’ünde yapıldı. Dolayısıyla yazıda bahsi geçen su baskını o tarihlerde gerçekleşti.

Not 2: En yukardaki İsa Çelik fotoğrafı, Sevgi Çiçek’e ait. Diğer karelerse, fotoğrafların telif hakları çiğnenerek çoğaltılmasını engellemek amacıyla, “uzun kenarı 320 piksel” ile sınırlı olacak şekilde siteye konmuştur. Lütfen, yüksek çözünürlüklü hallerini talep etmeyin.

Not 3: Sebastiao Salgado, Henri-Cartier Bresson, Cem Boyner, Francesco Zizola derken “İsa Çelik” abimiz hakkında bir yazı yazmamak olmazdı. Bir şeyi 40 kere dilerseniz olurmuş, siz de katılın bu duaya: “İsa Çelik albüm çıkarsın! İsa Çelik albüm çıkarsın! İsa Çelik…”



Berlusconi başkan, İtalya şampuan!

6 02 2006


Bir süredir yoğunluktan ve tembellikten ötürü Burkina Fasa Fiso‘ya ve Moleschino‘ya yazamıyordum. Aslında anlatacak o kadar çok şey birikti ki… Hangi birinden başlasam?

Eğlenceli bir konuyla başlayalım. Konumuz, İtalyan demokrasisinin gülü; Fininvest’in başkanlığını yaptığı dönemde yargıçlara rüşvet verdiği ispatlanmış; mahkemede Gladio uzantısı P2 locasına üye olmadığını söyleyen, 1826 nolu üye olduğu ortaya çıkınca hafızası yerine gelen; vergi kaçırdığı mahkeme kararları ile sabit, Silvio Berlusconi…

Bugünlerde dünyanın en demokratik seçim yasalarından birine dayanan İtalyan seçim sistemini olabilecek en adaletsiz hesaplamayla değiştirmekle uğraşan (Bizdeki sistemi bugün bir İtalyan’a verseniz, öpüp başına koyar, o kadar!) Silvio Berlusconi’den tüm İtalya’nın “sıtkı sıyrılmış” durumda.

Silvio Berlusconi’yi nasıl anlatabilirim ki size? Bir an için, Aydın Doğan’ın Türk televizyon kanallarının yüzde 91′ini kontrol ettiğini; Ali Şen’in Fenerbahçe’ye ömürboyu başkan seçildiğini; Türk Gladiosu’nun gözbebeği ve “Susurluk kahramanı” Mehmet Ağar’ın iktidara geldiğini, üstelik MHP ve DEHAP ile koalisyon (Berlusconi’nin neo-faşist Gianfranco Fini ve ayrılıkçı Umberto Bossi ile yaptığı türden) kurduğunu hayal edin… Bu üç adamın üzerine bolca Cem Uzan şerbetinden gezdirip, oluşacak karışımı bir kapta “kulak memesi” kıvamına gelinceye kadar karıştırın…

Voila! Ve işte karşınızda Silvio Berlusconi!

İşte böyle bir şey olsa gerek, Silvio Berlusconi tarafından yönetilmek… Aklı başında, orta zekâ seviyesinin üzerindeki her Türk için “bir kâbus” olabilecek bu senaryo, İtalya’da 1994′ten beri gerçek!

Bir süre önce Burkina Fasa Fiso’da Silvio Berlusconi’nin “baş belası” olan bir blogger’dan bahsetmiştim sizlere… Ünlü İtalyan komedyen Beppe Grillo, artık günde 200.000′e (yazıyla: iki yüz bin!) yaklaşan ziyaretçi sayısıyla, binlerce blogger’dan toplanan paralarla verilen tam sayfa gazete ilanlarından sonra İtalyan bloggerları yeni bir eyleme çağırdı: Wikipedia’daki Silvio Berlusconi maddesini yeniden yazmak!

Çağrıyı izleyen gün içinde, İtalyan Wikipedia’sındaki Silvio Berlusconi maddesine tam 23.000 kişi katkıda bulundu! Neler dökülmedi ki ortaya? Mahkeme kararları, P2 locasının sırları, Berlusconi’nin muhtemelen kendisinin bile unuttuğu ortaklıkları, eski gazete küpürleri… İşe bir süre sonra Berlusconi taraftarlarının da katılmasıyla inanılmaz bir “edit savaşı” yaşandı.

Sonuçta, Wikipedia yönetimi olaya el koymak zorunda kaldı ve İtalya’da mart ayında yapılacak seçimleri etkileyebileceği gerekçesiyle, bu maddeye yapılan eklerin yüzde 95′ini silerek maddeyi dondurdu. Wiki’de çare tükenmez elbette, Berlusconi karşıtları hemen kendi özgür Wiki-media’larını kurdular :)…

Acaba diyorum, münbit Anadolu topraklarından kaç tane böyle “Kollektif Wiki araştırma dosyası” çıkar? Pardon, birileri “Tansu Çiller”, “Susurluk”, “12 Eylül”, “Özal Ailesi” mı dedi?

Ne kötüsünüz…

(…)

Hadi, sizlere İtalya’dan birkaç Berlusconi fıkrasını anlatayım:

“İtalyan posta idaresi, üzerinde başbakan Silvio Berlusconi’nin resmi olan pullar bastırmış. Ancak birkaç gün sonra pulları piyasadan toplamak zorunda kalmışlar çünkü İtalyanlar pulun yanlış yüzüne tükürüyormuş!”

“Cennette kıyamet gününü bekleyen San Pietro (Katoliklerin en büyük azizi ve Roma Kilisesi’nin kurucusu) bir gezintiye çıkmaya karar vermiş. Diğer Katolik azizleri, melekleri tek tek ziyaret ettikten sonra tanrının huzuruna çıkmış. Tanrı kocaman bir tahtta oturuyormuş ve arkasındaki duvarda milyonlarca saat asılıymış. San Pietro saygılı birkaç kelamdan sonra dayanamamış sormuş:
- Efendim, arkanızdaki bu saatler nedir?
- Onlar günahkâr kullarım için. Her günah işlediklerinde saniyeyi gösteren ok ‘bir tık’ ileri gidiyor.
San Pietro saygıyla susmuş. Duvardaki saatleri sessizce seyretmeye devam etmiş. İki dakika sonra tekrar dayanamamış:
- Efendim, şimdilerde İtalya’yı yöneten kulunuz Silvio Berlusconi’nin saatini burada göremiyorum?
- Ha, o mu? Onu ofiste vantilatör olarak kullanıyorum!”

Not: Şimdi bazılarınız “Madem o kadar kötü, Berlusconi’yi neden seçiyor İtalyanlar?” diye soracak. Cevabını ilerde vereceğim.
.