Uludağ sunucuları
27 02 2006Uludağ sunucularına bir haller mi oldu? Ne Arto‘ya, ne Uluzilla‘ya ne de Jabber sunucumuza bağlanabiliyorum. Cevabını verebilen varsa ve yazarsa sevinirim…
Categories : Özgür yazılım
Uludağ sunucularına bir haller mi oldu? Ne Arto‘ya, ne Uluzilla‘ya ne de Jabber sunucumuza bağlanabiliyorum. Cevabını verebilen varsa ve yazarsa sevinirim…

İtiraf ediyorum. Sekiz ay öncesine kadar konsolu nasıl çalıştıracağını bilmeyen bendeniz artık paket derliyor, Stellarium’dan SuperKaramba temalarına kadar pek çok yazılımın yerelleştirmesini yapıyor, Uludağ’ın hata bildirim sisteminde bana atanan hataları düzeltiyorum. Ne yalan söyleyeyim, Kapalıçarşı’daki halı dükkanındaki satıcının “Alamanca” öğrenmesine benzer bir şekilde, Phyton dilini falan da öğrenmeye başladım :).
Ne gülüyorsunuz? Tanrının bildiğini kuldan saklayacak değiliz elbet :), siz asıl benden ve bir süre sonra yapmaya başlayacağım PİSİ paketlerinden korkun!
Daha da güzel bir şey söyleyeyim size: Bir ayı biraz aşkın bir süredir de resmen bir Pardus geliştiricisiyim! Kendime “geliştirici” diyerek gerçek geliştiricilerin öfkelenmesini istemem elbet, benim yaptığım olsa olsa, “çöpçü balıklığı”… Başkalarının uğraşmakla vakit kaybedeceği türden işleri üstleniyorum “şimdilik”. Bu bazen bir KDE bileşeninin yerelleştirmesi, bazen de mevcut yerelleştirme dosyalarının içindeki tutarsızlıkları düzeltmek olabiliyor.
İşten eve döndükten sonra, her gün bir saatinizi bir bileşenin eksik çevirisine ayırabiliyor ve size verilecek küçük ya da büyük işin bir ucuna yapışıp bırakmıyorsanız, siz de bir Pardus geliştiricisi olabilirsiniz!
“Geliştirici” olmaya giden en kısa yolun, KDE bileşenlerinin yerelleştirmelerini üstlenmekten geçtiğini söyleyebilirim. Görkem Çetin işin bu kısmında başvuracağınız adam. Bu süreçte yer aldıktan sonra her gün düzenli olarak Uluzilla raporlarını izlemeli, bir süre sonra da buradaki sorunların çözümünde aktif rol almaya başlamalısınız. Bu sayede “elinizin altındaki canavarı” çok daha hızlı bir şekilde tanıyıp, işletim sisteminizin anatomisini anlamaya başlıyorsunuz.
Geliştirici olmak kesinlikle para kazandırmıyor. Zaten sıkışık olan hayatınızda eşinizle başbaşa kalacağınız zamandan bir saat daha çalmak sadece!
Ama yine de söyleyeyim sizlere, “çöpçü balığı” olmak bile çok güzel! Neden mi? Anlatması biraz zor… 32 yıllık hayatımın önemli bir kısmında, hep birilerine “borçlu” olduğumu hissettim. Bu hissi eminim siz de yaşamışsınızdır, hani hüzün verecek kadar güzel bir şeyle karşılaştığınızda içinizde bir şeyler düğümlenir ya, o his işte… O histir sizi ayakta tutan. Gün gelir Kabatepe Mevkii’nde Çanakkale Harbi’nin birbirinden sadece yedi metre uzak siperlerinin önünde, gün gelir güzel bir köy manzarasının karşısında o his “bir duvar gibi” çarpar size…
Örneğin beni yazmaya, gazeteciliğe iten temel dürtü, ilk başlarda buydu… Son iki-üç yıllık meslek hayatım içinde giderek bu hissi daha az hissetmeye başlamıştım. Hatta yaptığım işin anlamsızlığı yüzünden bir süre sonra hiç hissetmemeye! Pardus’a destek vermek, Pardus için bir şeyler yapmak bu hissi bana geri kazandırdı. Bu ülkeyi “var eden” insanlara olan borcumu, bir parça olsun ödediğimi hissediyorum…
Peki, tüm bunları niye aktardım?
Hemen anlatayım. Bugün Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Açık Kaynak Günleri’ne gittiğimde girişteki bankoda duran arkadaş, boyun kartıma yazmak üzere “adımı ve mesleğimi” sordu. Ağzımdan şu cümleler istemdışı döküldü:
“Ali Işıngör, gazeteci, yazar, ha bir de Pardus geliştiricisi…”
(…)
Kimse lütfen bunun için bana kızmasın. Dedim ya, “istemdışı” çıktı ağzımdan…
Not: “İşe bir yerden başlamak istiyorum” diyenler gorkem (et) uludag (nokta) org (nokta) tr’ye bir mail göndererek ilk adımı atabilir.
[ratings]

Sekiz yıl önce “kısa bir süreliğine de olsa” beraber çalışma fırsatını bulduğum, tanıdığım en iyi gazetecilerden biri olan, mütevazı insan, yaptığı röportajları kıskandığım “arkadaşım” Baki Koşar’ı kaybettik. Evinde bıçaklanarak bir cinayete kurban giden Baki, kimsenin görmediğini görür, kimsenin cesaret edemediği röportajları yapardı…
O, CNN Türk’ün sesiydi. Mardin’de kalan son Süryanileri bize o anlattı, Birecik Barajı’nın altında kalacak köyleri ondan işittik, Batman’a “ölmeye yatarak” intihar eden genç kızların öyküsünü bizlere yine o fısıldadı…
Ne diyelim? Aradan çekilip, 2000 yılında yaptığı bir haber ile sözü Baki’ye bırakalım.
(…)
Belkıs’ın gözyaşları Fırat’a akıyor
Bir hayalet köydü artık Belkıs Köyü. Gözyaşlarını Birecik Barajı’nın derin suları yutuyordu..
Fırat Nehri, Birecik Barajı’yla gönülsüz gönülsüz sevişiyor nicedir… Sular dizleri geçince, terketmek zorunda kalmış Belkıs köyünü köylüler… Belkıs köyü sakinleri çok kısa bir zaman sonra Birecik Barajı’nın sularına gömülecek olan köylerinin hasretini şimdiden yüreklerinde duyuyorlar… Öyle ki, yeni yerleştikleri Nizip’ten yolları, bayırları aşarak köylerini ziyarete geliyorlar. Suların giderek yükseldiğini içleri sızlayarak izliyorlar…
“Şurada çocukların yatak odası vardı. Burada uyurdu çocuklar. İşte şurası da anamın ekmek pişirdiği tandırın yeriydi. Bakın, hâlâ izleri duruyor” diyor bana bu ziyaretçilerden biri, eski bir Belkıs Köyü sakini. Gencecik eşiyle birlikte gelmiş köyüne. Burada sevmişler birbirlerini, burada evlenmişler. Evliliklerinin henüz üçüncü ayında da suların yükseleceği haberini almışlar… (Hiçbir baykuşa rastlamadık oysa bu doğa harikası bölgede…) Utangaç, mahçup karısı. Konuşmak istemiyor. Gür kirpikleri, iri, siyah gözlerini döverken meraklı ama ürkek bakışlarla izliyor bizi.
Küçük bir çocuk… On beş yaşındaymış henüz…
“Akşamları, akrabalarımıza, komşularımıza giderdik. Fırat Nehri’nde çimerdik. Arkadaşlarımızla buluşur çay yapardık. Dağlarda koyunlarımızı, kuzularımızı güderdik…”
‘Özleyecek misin peki köyünü’ diye soruyorum. Gözlerinde bir buğu… Titreyen sesiyle, gözyaşlarına güçlükle engel olarak yanıtlıyor beni: “Hem de çok… Ama ne yapalım” diyor.
Yüz yirmi haneli bir köy Belkıs. Antep’in Nizip İlçesi’ne bağlı. Yapılması 1999′ların başında gündeme gelen Birecik Barajı’nın çağdaş kurbanlarından biri. Barajın, bir de bir milat kadar eski kurbanları var. Belkıs köyü, tamamen arkeolojik bir alan çünkü. Milattan önce birinci ya da ikinci yüzyıla ait sayısız tarihi eserin her köşesinde, her kıvrımında saklı olduğu önemli bir toprak… (”Mezopotamya”nın neresi değil ki zaten?). Gecesini gündüzüne katarak çalışan idealist bir arkeolog grubu, Belkıs tamamıyla sulara gömülmeden, buradaki tarihi eserleri gün yüzüne çıkarmak için inanılmaz bir savaş veriyor. Bu ekibin başındaki arkeolog Mehmet Önal, bizim aracılığımızla, “Biraz daha zaman, ne olur, biraz daha…” diye sesleniyor yetkililere. Önal, bu feryadında haklı. Çünkü Belkıs Harabeleri’nde, önce Savaş ve Bereket Tanrısı Ares diğer adıyla Mars’ın heykeli, hemen ardından da milattan sonra birinci yüzyılın üçüncü yarısına ait olduğu tespit edilen iki torba dolusu (iki bin beş yüzü aşkın) Greko - Romen şehir sikkeleri bulundu ki, bu sikkelerin üzerinde dönemin Roma imparatorlarının resimleri ve yer yer yanık izleri var. Bu izler, Sasanilerin, Roma’da çıkardığı büyük yangını da somut olarak ispatlayan ve günümüze kadar ulaşan gerçekten son derece önemli kanıtlar, izler… Bu iki önemli bulgu (özellikle Mars’ın heykeli), dünyanın gözünün buraya çevrilmesini sağladı. Ancak bir zamanlar, burada bizden önce, Roma gibi başka uygarlıkların da yaşadığını gösteren daha binlerce eser bulundu ve bulunuyor. Oysa, Belkıs köyü, yazıkki Birecik Barajı’nın sularıyla, Fırat’ın deli dalgalarıyla savaşından yenik düşecek…
Belkıs köylüleri de tıpkı kendilerinden önce burada yaşamış milletler gibi terkettiler artık Belkıs köyünü, terketmeye zorlanıyorlar… Ancak onlar, sözgelimi Romalılar gibi kendilerinden somut bir iz bırakamayacaklar sonraki kuşaklara; çünkü her şeyleri sular altında kalıyor. Bu nedenle, sular altında kalacak olan atalarına, yakınlarına ait mezarları da kazdılar, kemiklerini çıkartıp yanlarında getirdikleri apak, tertemiz kefenlere doldurup saygıyla kucaklarında taşıdılar, yeni yerleşecekleri yerde açtıkları, suların göremeyeceği başka mezarlara gömdüler. Gazeteci olarak Belkıs Harabeleri ve Birecik Barajı ilişkisini yerinde araştırmak için gittiğim Belkıs köyünde buna bizzat tanıklık ettim, mezarlarını kazan köylülerle konuştum. Çocukluklarından beri ziyaret etmeye, başlarında bir Fatiha okumaya alıştıkları, kiminin babasına, kiminin eşine, kiminin çocuğuna, kiminin dedesine ait mezarları neden kazdıklarını, içindeki kemikleri neden çıkarttıklarını sordum. Buruk yanıtlar aldım hepsinden: “Çünkü sular altında kalacak abi, onları da yanımızda götürmek istiyoruz…”
Gerçekten beni son derece etkileyen, sarsan görüntülerdi onlar… Birkaç gün sonra, içinden kemikler çıkartılmış o mezarlar da sulardan görünmez olmuştu artık.
Belkıs köyü, kimsenin ziyaretine gelmediği, yalnız bir mezar gibiydi. Virane olmuş evlerinin yarısı Fırat’ın suları altında kalmıştı. Bu haliyle, görkemli ama hüzün veren bir resim, düşle gerçek arasında bir tablo gibiydi…
Bir hayalet köydü artık Belkıs köyü. Gözyaşlarını Birecik Barajı’nın derin suları yutuyordu…
Baki Koşar
(Gazeteci)

Akregator sağolsun, son zamanlarda izlediğim blogların sayısı epey artmaya başladı. Bunların arasında en ilginçlerinden biri 11 yaşındaki bir “bızdığa”, Deniz Kamcez’e ait.
Bızdık dediğime bakmayın, Deniz 11 yaşında olmasına rağmen “Bir Adamın Hikâyesi” adında fantastik bir romanı yazmaya koyulmuş durumda! 10. bölümüne gelen romanın kahramanları; yazarın kendisi, Spiderman, Müzeyyen (annesi), Yücel (babası), bir vampir, Çılgın Korsan Jack, Lapacı, Bay Ölüm ve Kuduz Sansar…
Okudukça kendi kendime soruyorum: “Fantastik edebiyatı acaba çocuklara mı bıraksak?”
Eğer kendinize ve Deniz’e ayıracak bir yarım saatiniz varsa, bu güzel blogu okuyun. Arada sırada küçük yorumlar bırakmakla da 11 yaşındaki bu çocuğu, inanın çok mutlu edeceksiniz…

Pişmanım. Hem de hiç olmadığım kadar… Hiç tanımadığım; beni hayatında hiç görmemiş; yazımı herhalde beğendiklerinden olsa gerek önce sitelerine koyan, ama sonra “basılı bir mecra söz konusuysa, önce dergiden, o da olmazsa yazarından izin almaları gerektiğini ve bunu neden yapmadıklarını” sorduğum için bana kızan insanlardan iki gündür inanılmaz bir şekilde küfür yiyorum.
Dedim ya; beni tanımıyorlar, ben de onları tanımıyorum. Ama küfrediyorlar…
Sadece ben olsam neyse… 64 yaşındaki, romatizmadan ve sinüzitten muzdarip anacığıma da küfrediyorlar. Onu da tanıdıklarını sanmıyorum.
Bu arada ne yalan söyleyeyim, ebemi de tanımam etmem… Ama koloni mail grubundan bir şekilde gazı aldıklarını tahmin ettiğim “anonymous” arkadaşlar, onu da tanıdıklarını iddia ediyorlar.
Sonra da benim artık neden yorumları siteden sildiğimi, neden artık onlara cevap vermediğimi sorgulayan yazılar yazıyorlar. Nedenini koloni e-mail grubundaki iki örnekle açıklayayım:
Date: Tue Feb 21, 2006 7:57 pm Subject: Re: [koloni] Fw: Sitenizde izinsiz yayınladığınız yazıma dair…
(…) Bocus dergisi ve popoler bilimlere merak sayanları zaten sevmem. Eeee öyleyse ne duruyoruz ? Hazırlıyalım ellerimizi diğer avucumuzun içine ve gerelim, gerelim, gerelim ve serbest bırakalım şlakkkkkk diye. Bir daha da o adamın yazısını falan haber yapmayalım.
(…)
Date: Tue Feb 21, 2006 10:03 pm
Subject: Re: [koloni] Re: Sitenizde izinsiz yayınladıÄ�ınız yazıma dair…Hani meşhur hikayedir, adamın oğlu olmuş, tutmuş tenasül organını koparmış. Bu vatandaşında
kırk yılda bir yazısı satmayan bir tekel dergisinde yayınlanacağı tutmuş, ne yapacağını şaşırıyor. Hangi şehirde oturuyormuş bu uyuz arkadaşımız. Gidip bir görüşelim arkadaşla. Bir tanesi de izmir’de çıkmıyor ya kahretsin. kah kah kah.
Başta söylediğim gibi, pişmanım… Hakkımı kanunlar çerçevesinde aramaya niyetlendiğim için; bunu blog siteme yazdığım için; sonuçlarını öngöremediğim bir tartışmaya girdiğim için; “telif hakkı”, “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”, “hak”, “hukuk” gibi kelimeleri ağzıma aldığım için…
Bugün sağolsunlar, bir gazetenin hukuk bürosundan gönderilen iki adet “emsal karar” önümde duruyor. Mahkemenin biri, bir dergiden 6-7 sayfalık yazıyı tarayıp, “izin almaksızın” sitesine koyan webmaster’ı haksız bulmuş. Üstüne üstlük bir diğer derginin değil, amatör bir site söz konusu olan!
Ben onlara bakıyorum onlar bana… Sonra “dava açmamaya” karar veriyorum. Olur a, mahkeme salonunda karşılaşırız, ben onlara forumlarındaki bu mailleri sorarım, onlar neden üyelerine müdahale etmediklerini açıklamak zorunda kalırlar!
Hasılı, her iki taraf için de sevimsiz bir durum. Ama onlar için sanırım “biraz daha zor” olur…
Şaka bir yana, bu arkadaşların mahkemeye dahi gitsek, bundan kendilerine bir ders çıkarmayacaklarını, takkelerini bir kere olsun önlerine alıp “ne yaptıklarını” düşünmeyeceklerini biliyorum artık.
Serüvencilere yayın hayatlarında başarılar ve bol şans diliyorum.
Not: Bu konuda karşı cenahtan gelecek hiçbir yorumu siteye koymayacağımı ve cevap vermeyeceğimi, tekrar ilan ederim. İnanın çok yoruldum.
[ratings]

Geçtiğimiz günlerde Gürer Özen ile hayalimizdeki tekneyi konuşurken ikimizin de ketch ve yavl tipi teknelerden hoşlandığımızı gördük. Bugün ilginç bir şey öğrendim, meğerse bu kelime Türkçe’den geliyormuş. Kökeni “kayık” ya da “kıç” olabilirmiş :).
“Ketch \Ketch\ (k[e^]ch), n. [Prob. corrupted fr. Turk. q[=a][imac]q : cf. F. caiche. Cf. Ca[”i]que.] (Naut.) An almost obsolete form of vessel, with a mainmast and a mizzenmast, — usually from one hundred to two hundred and fifty tons burden.”
Kaynak: Webster’s Revised Unabridged Dictionary (1913)

Sayın Koray Löker’e cevabımdır:
Birincisi: Copyleft, bir takım metinleri “kaynağını belirtmeksizin” istediğiniz gibi yayınlayabileceğiniz anlamına gelmez. GPL de gelmez, genel ahlak kurallarına da sığmaz bu…
İkincisi: “Ticari bir mecra olan matbu yayınlarda yayınlamak için izin alın” demek, kullanmış olduğum by-nc-sa lisansının bir gereğidir. Yazılarımın benim arzum dışında ticari mecralarda kullanılmasına da izin vermiyorum. Nokta.
Ben ekmeğimi yazı yazarak kazanan birisiyim ve yaptığım iş, bir A. Murat Eren ya da Barış Metin’in hatta sizin kod yazarak yaptığınız işle aynı prensiplere sahiptir. Nasıl siz, kodlamış ve GPL ile lisanslamış olduğunuz bir yazılımın kaynak kodlarını başkalarının kullanımına açıyorsanız, CC lisansı ile ben de açıyorum. Hatta aynı şartlarla: “Kaynağını belirtecek (by), isterse üzerinde oynamalar yaparak çoğaltabilecek ve aynı şartlara dahil olmak kaydiyle dağıtabilecek (sa).”
Açıkçası sizin neye itiraz ettiğinizi henüz anlayabilmiş de değilim. Benim itiraz noktam, başkalarının yazımı kullanmasına değil, bunun kaynak belirtmeksizin ya da ticari kullanımlarda izin almaksızın yapılmasına yönelik…
Allah Allah! Ben mi anlatamıyorum acaba?
Bir nokta daha var: 5846 No’lu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çok açıktır: Matbu ve matbu olmayan her türlü ortamda “eserin çoğaltma ve yayma hakkı” eser sahibine aittir. Madde 23 “Yayma Hakkı”nı, Madde 24 ve 25 ise “Temsil Hakkı”nı düzenler. Kısacası Levent Cantek gibi bir yayıncının bilmemesine şaşırdığım bu maddeler, tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açıktır.
Üstüne üstlük basın ve yayın kanunlarımız, matbu ortamdaki bir yazıdan yapılabilecek tanıtım amaçlı alıntı miktarını bile düzenler. Şimdi ilgili mevzuat önümde olmadığı için yanılabilirim ama ilgili maddeler içinde “kitap tanıtımında alıntının eserin yüzde 2’sinden fazla olmaması” türünden ilginç ayrıntılar bile vardır.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu sadece Ali Işıngör’ü değil, sayısız kitap yazmış Levent Cantek’i de, Umberto Eco’yu da, Nutuk’u günümüz Türkçe’sine uyarlayan çevirmenin de hakkını “emek hırsızlarına, korsan yayıncılara” karşı korur. Ve bunu yazarların yazdıklarıyla hayatta kalması, ve her şeyden önemlisi ekonomik bağımsızlığını koruyabilmesi için yapar…
Bir detay daha var: Burkina Fasa Fiso’da içinde bir görseli kullanılan Ken Parker çizgi romanının Türkiye’deki yayın hakları, sevgili arkadaşım Murat Mıhçıoğlu’nun sahibi olduğu Rodeo Yayıncılığa aittir. Ve tamamen izinlidir :)…
Ayrıca bu resim, Bonelli grubu tarafından internete konan ve CC lisansı ile kullanıma açılmış bir resimdir :).
Not: Bu yazıyı tekrar okuduğumda gereksiz bir şekilde sert ve kırıcı olduğunu gördüm. Yazıyı törpülüyor, ve çevreye vermiş olabileceğim rahatsızlıktan ötürü özür diliyorum.
Son Yorumlar