“Anarchist’s Cookbook”

10 12 2005


Dünya’da interneti sansürlemenin olimpiyat oyunları düzenlenseydi altın madalyayı kim kazanırdı?

Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre bu gerçekten dişli bir mücadele olurdu… Nasıl olmasın ki? Bir yanda 400.000 siteyi bloke eden ve vatandaşlarına bir form ile bu listeye yenilerini ekleme fırsatını sunan “interaktif” Suudi Arabistan var. Diğer yandaysa, son 10 ay içinde 20 genci kendi bloglarında yazdıklarından dolayı hapse atan Çin!

Peki, Irak’ta askerlik yaptıktan sonra eve dönen askerlerinin “orada yaşadıklarını” anlatmasına izin vermeyen ABD’nin bu yarışta olmasına ne dersiniz? Bir de “devrim” yapan ama internet devrimini kaçıran, komünist partisinin hâlâ kontrol etmeye çalıştığı Küba var elbet…

Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre en azılı internet düşmanlarının bir diğeri, Tunus. 1987′den beri Zeynelabidin Ben Ali’nin yönettiği Tunus’un tek internet şirketi kime ait dersiniz? Zeynelabidin Ben Ali’nin ailesine elbet! İnternet erişimini veren şirket Cumhurbaşkanı’nın “teyzesi ve kayınçosu”na ait olunca, Yahoo!’nun açılması elbet 20 dakika sürer!

Peki, internet üzerindeki sansürleri ve engellemeleri aşmanın yolu yok mu? Var elbet, dünyanın baskı altındaki tüm gazetecilerine birer “blog sayfası” açmalarını tavsiye eden Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, dünyanın tüm yasaklı içeriklerine erişimin yollarını ve insan hakları savunucularının sansürcü devletlere karşı kurduğu sistemleri anlattığı bir e-kitap hazırladı.

Moleschino‘da içeriğini daha ayrıntılı bir şekilde anlattığım bu kitapçık, internetin neden “geleceğin medyası” olduğunu bize ispatlıyor.

Bu 98 sayfalık e-kitabı kesinlikle okumalısınız! Neden bu başlığı attığımı o zaman daha iyi anlayacaksınız :)…



Blog durumları, “Gezegen” ve ıvır zıvır

4 12 2005


Sevdiğim blog siteleri var, bunların önemli bir kısmının Gezegen Linux üzerinde toplandığını söyleyebilirim. A. Murat Eren, Barış Metin, Serbülent Ünsal, Bahadır Kandemir, Emre Sevinç, Pınar Yanardağ, Mehmet Büyüközer gibi ilginç kişiler var, teorik olarak Linux üzerinde dönse de muhabbet, çok farklı konularda yazı yazan birileri hep oluyor. Gezegen Linux’un bu yönüyle de epey “algı açıcı” bir yönü olduğunu söyleyebilirim.

Gezegen Linux’un bazı üyelerini daha yakından tanımak isteyenlere Moleschino‘yu salık vereceğim. Pardus beta sürümünü de çıkardığına göre, bu arkadaşları gelecekte Moleschino’da daha sık göreceğiz… :)

İyi içerikli blog sitelerini bir araya getiren bir diğer oluşumsa, geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız yayına giren Blog Kardeşliği Gazetesi. Son derece yaratıcı bir düşünceyle kurulan bu e-gazete’de, çeşitli bloglardan derlenen ve “gündem oluşturacak” türden yazılar bir araya getirilmeye çalışılacak.

Test amaçlı ilk sayısında yer alan bazı yazılar, bence çok iyiydi:

Blogların artık bir gazetesi var, içeriğinin ikinci sayıda daha da zenginleştirmesini dilediğim bu e-gazete‘nin bugüne dek Türkiye’de bloglara dair yapılmış en anlamlı iş olduğunu düşünüyorum…



Dünyanın en devrimci balığı

3 12 2005

Oysa küçük kara balık hasta değildi, onun bambaşka bir derdi vardı.

Bir sabah erkenden, daha gün doğmadan, küçük kara balık annesini uyandırdı:

“Anneciğim, seninle konuşmalıyım” dedi.

Annesi, uyku sersemliği içinde:

“Acelen ne sevgili yavrum?” diye sordu “Önce sabah gezintimizi yapalım, sonra konuşuruz.”

“Olmaz anne, artık ben bu gezintilere çıkmak istemiyorum. Buralardan gideceğim.”

“Sabahın bu erken saatinde nereye gideceksin yavrum?”

“Bu derenin bittiği yeri merak ediyorum” diye karşılık verdi. “Ah anne, bu soru beni aylardır düşündürüyor. Derenin nerede bittiğini öğrenmem gerek. Bugüne kadar bu soruya bir karşılık bulamadım. Geceleri gözüme uyku girmiyor. Sürekli bunu düşünüyorum. Kararımı verdim anne, gidip derenin nerede bittiğini öğreneceğim. Orada neler var, başka yerlerde neler var, görmek bilmek istiyorum.”

(Küçük Kara Balık, sayfa 10-11)

(…)

Samed Behrengi, benim hayata bakışımı belirlediğini söyleyebileceğim üç adamdan biridir. 1939′da, Azerbaycan’ın fakir bir köyünde, sayısını bilmediği kadar çok kardeşinin bulunduğu bir evde doğdu. Doğduğunda, annesinin yanı başında ne bir doktor ne de bir ebe vardı. İlk ayakkabısına altı yaşında, ilkokula başlayacağı hafta sahip oldu.

İlkokulu birincilikle bitirdi. İşçi kökenli bir aileden geliyordu ve dünyanın en eski üçüncü komünist partisine sahip olan İran’da sosyalist eğilimlerle büyüdü. Liseyi bitirdiğinde, Tudeh’e (İran Komünist Partisi) olan sempatisini saklamıyordu. 1957′de yani öğretmenlik okulundan 18 yaşında mezun olur olmaz, İran’ın en fakir köylerinde öğretmenlik yapmak için gönüllü olur. Doğup büyüdüğü Azerbaycan’ın fakir köylerine geri döndüğünde, yine tek bir çift ayakkabısı vardır…

18 yaşındaki bu genç, Azerbaycan’ın henüz elektrik girmemiş fakir köylerinde öğretmenlik yapmaya, çocuklara okuma yazmayı öğretmeye başlar. Öğretmenlik yapsın diye gönderildiği bazı köylerde bırakın sırayı, karatahta ve hatta okulun kendisi bile ortada yoktur!

İyi ama karatahtasız nasıl ders verilebilir ki? Samed Behrengi zorluklardan yılmaz. Azeri çocuklarına “dünyanın en güzel masallarını” anlatmaya başlar. Masallarında derenin ötesindeki nehri, nehrin ötesindeki denizi hayal eden kara balık; bir karga ailesiyle dost olan küçük çocuklar; karıncalarla güneşle konuşan bir şeftali ağacının öyküsü vardır…

Behrengi’nin masallarında kötüler de vardır elbet… Bir varmış bir yokmuşlarda, aslında uzun süre var olmayacak “kötü yürekli şah”lar vardır, hain testere balıkları, kötü büyük adamlar…

Behrengi’nin masallarındaki “kötü adam”ın kendisine benzediğini düşünen İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi, 1968′in sonbaharında ajanlarına bu masal anlatan adamı öldürtür. Aras Nehri’nin kıyısında boğulmuş olarak bulunan Samed Behrengi, sadece ve sadece 29 yaşındadır…

Samed Behrengi’nin biyografisine bu cinayet, çok can yakıcı bir deyim ile geçer: “…Bir kaşık suda boğuldu.”

Samed Behrengi’den geriye, sadece masallar kaldı. Küçük Kara Balık, Bir Şeftali Bin Şeftali, Kargalar, Bu Gelen Köroğlu’dur gibi çok sayıda masal kitabı 70 kadar dile çevrilip, dünyanın dört bir yanında yayınlandı.

Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiiri, Behrengi için yazılmış gibidir:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
(…)
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

(…)


Küçüklüklerinde Behrengi okuyan insanları, bir bakışta tanıyabilirsiniz. Garip bir şekilde, hepsi iyi insanlardır… Yalan söylemeyi beceremezler, sessizdirler ve garip bir şekilde toprağı, “doğu”yu severler. Bir kitap bu kadar mı etkiler insanları? Bu kadar mı benzeştirir?

Yoksa, yoksa siz de mi Behrengi ile büyüdünüz? Denize ulaşmaya çalışan Küçük Kara Balık’ı okuduktan sonra, bir yarım ömürdür merak ettim bu sorunun cevabını:

Sizde de mi hep “denizlere çıkar sokaklar”?

(…)

…”Onu da yarın akşam anlatırım” dedi Balık Nine “uyku saati geldi, iyi geceler.”

On iki bin küçük balık iyi geceler dileyerek yatmaya gittiler.

On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık iyi geceler diledikten sonra yuvalarına gidip uzandılar, hemen de uykuya daldılar. Balık Nine de uyudu.

Ama küçük bir kırmızı balığın gözüne uyku girmedi. Bütün gece boyunca hep denizleri düşündü, düşündü…

(Küçük Kara Balık’ın son sayfasından)

.



KDE 3.5: “Daha bir janjanlı”

1 12 2005


Madem kimse yazmamış, ben yazayım. KDE 3.5 nihayet çıktı. Şöyle bir göz attıktan sonra Görkem Çetin‘in yorumu, “Daha bir janjanlı olmuş” yönünde oldu. Benim edindiğim izlenimse, -eğer yanılıyorsam düzeltin lütfen- artık belirli bir kararlılığa ulaşan KDE’nin büyük ve devrimsel değişiklikler yapmak yerine yazılımlarının kullanışlılığını artıran düzeltme/müdahalelere yönelmiş olması. Hatta ne yalan söyleyeyim, şöyle bir yenilikler listesine baktığımda, bir an sanki Apple’ın Mac OS X’in dördüncü sürümü olan “Tiger”ın yeniliklerinin anlatıldığı sayfaya baktığımı sandım.

Sadece işin mantığında değil, teknik tarafında da şaşırtıcı benzerlikler mevcut. Örneğin SuperKaramba desteği. Masaüstüne web tabanlı küçük programcıkları taşıyan bu yapı, Mac tarafında widget adıyla çağrılıyor. Web tabanlı bilgilendirme araçları, Mac OS 10.4′ün en önemli silahları arasındaydı.

Konqueror, KDE’nin bu yeni sürümüyle, Acid2 adındaki zorlu CSS uyumluluk testinden geçen ikinci internet tarayıcısı olmuş. Birinci tarayıcının “Tiger” ile gelen Safari olduğunu, yine KDE’nin listesinden öğreniyoruz.

Apple’ın iChat AV aracı ile Kopete arasındaki gelişim süreci de benzerlikler taşıyor :)… iChat AV Jabber istemcileri ile olan çift taraflı iletişimini güçlendirirken; KDE 3.5 ile Kopete’nin MSN ve Yahoo Messenger ile video chat iletişiminin geliştirilmiş olduğunu görüyoruz.

Bu arada Kicker’da da bazı yenilikler var. Artık bir masaüstünden diğerine pencere taşımak mümkün. Henüz Mac’in Exposé, Inkwell, Automator gibi yeteneklerinin yanına yaklaşabilen bir masaüstü yönetim sistemi olmasa da, KDE’nin kullanımının gün geçtikçe kolaylaştığını söyleyebilirim.

KDE projesinin geleceğine baktığımda, özellikle de KDE 4.0 için sağda solda yazılanları okuduğumda, Linux’un “masaüstü”nün bugünkünden çok daha oyuncaklı, çok daha etkileşimli olacağını görüyorum. Bu nedenle de Linux masaüstünün gün geçtikçe Mac’e yaklaşması çok doğal…

Bu, kötü bir şey mi peki?

Bence değil. İnsanların yani “pazar”ın isteği bu yönde… Mac’in janjanı ile Linux’un hızı ve “özgürlüğü” bir araya gelebilirse, bu bence “kitleselleşme” adına büyük bir adım olacak.

Sadece şuna yanacağım: Microsoft, Vista çıktığında, Apple’ın ve Linux’un çoktan hayata geçirmiş olacağı bir sürü yeniliği dünyaya “devrim” diye yutturmaya çalışacak! :)