Süleyman

30 12 2005


Süleyman. Kökenini M.Ö. 8. ve 9. yüzyıl İbranice’sinden alan bu kelimenin kökeni “Şelomoh”dan geliyor. “Barış” anlamına gelen bu kelimenin izlerini Ortadoğu coğrafyasında kullanılan pek çok dilde görebilirsiniz.

İsraillilerin kullandığı “Şalom” yani barış sözcüğü, kanlı bıçaklı oldukları Arap komşularının dilinde “Selamün Aleyküm”lü terennümlere dönüşür. “Selamün Aleyküm” derken temenna çekmek makbuldür, sağ elinizin parmaklarının ucuyla önce göğüse ardından da dudaklara ve alna dokursunuz. Anlamı, “Kalbimde yeriniz var, isminiz ağzımda ve hep aklımdasınız”dır. Birazdan sizi şaşırtacak başka bir etimolojik açıklamaya giriş olsun diye yazalım. Temenna kelimesi “temenni” ve “amenna” kelimelerinin üleşmesiyle oluşmuştur. Anadolu’da yolcu uğurlayanların ağzından da aynı kelime dökülür: “Selametle!”

Süleyman’ın kökenini “Şelomoh”tan aldığını söylemiştik. Peki, ya Şelomoh kökenini nereden alıyor? Şimdi sıkı durun: Antik Mısır dilinde “Şe-el” (huzur) “Amon” (Antik Mısır’ın rüzgâr ve güneş tanrısı) kelimelerinin bileşiminden oluşmuştur bu isim!

Bir peygamberin adını bir Mısır tanrısından alması size inandırıcı gelmedi mi? O da bir şey mi? Dualardan sonra söylenen “Amen/Amin” kelimelerinin nereden geldiğini sanıyorsunuz? Aynı Mısır tanrısının adından! Peki, ya üçüncü halife “Osman”ın adının etimolojik kökeni?

Neyse, sanırım bugünlük bu kadarı yeter. Daha fazlasını anlatırdım ama…

Süleyman’ların en ünlüsü hiç kuşkusuz Hazreti Süleyman’dır. Eski Ahit’e göre İsrail’in büyük krallarından biri olan Hz. Süleyman, Hz. Davut’un oğludur ve doğaüstü güçlerle donatılmıştır. Ateşe, rüzgâra, kuşlara ve cinlere hükmetmektir onun mucizesi. Kuran’ı Kerim’de Hz. Süleyman’a verilen güçler şöyle anlatılır:

Süleyman, Davud’a mirasçı oldu ve dedi ki: “Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür”. Süleyman’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı. (Neml 16-17)

Efsaneler ve kutsal kitaplar, Hz. Süleyman’a bugüne dek kimseye bahşedilmeyen bir krallık verildiğinden bahseder. Nil Nehri’nden Fırat’a kadar olan topraklarda 40 yıl boyunca hüküm süren bu kral/peygamberin, temelleri şimdi Kudüs’te Mescid-ül Aksa’nın altında kalan Kudüs Tapınağı’nı inşa ettiği iddia edilir.

Hazreti Süleyman’dan daha büyük bir krallığa sahip olan bir Süleyman daha vardır elbet. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman 1566 yılında öldüğünde, ardında Viyana kapılarından Azerbaycan’a, Yemen’den Fas’a kadar uzanan devasa bir imparatorluk bırakmıştı. “Sultan Süleyman’a bile kalmadı dünya” sözü, onunla anlamlanmıştı.

İster asıl adı Amon olsun ister Şelomoh, “Süleyman” tüm dinlerde, tüm zamanlarda gücün, barışın ve ölümsüzlüğün semboldür.

İstanbul’un terkedilmiş bir mezar taşından seslenir bize ölümsüzlük:

“Bir zamanlar ben de Süleyman idim,
Ateşe rüzgâra hükümdar idim,
Sanma ki Hazreti Süleyman idim,
Galata’da Ateşci Süleyman idim!”

Bir Süleyman daha var elbet. “Üs yok tesis var” diyen; darbelerde tankın üzerine çıkmaya cesaret edemeyen; Cavit Çağlar, Kamuran Çörtük, Yahya ve Murat Demirel’li aile fotoğrafı bize ilelebet gülümseyen, “Gayri Kanuni Süleyman” var ama… Neyse, o da başka bir yazının konusu olsun.

Resim: Süleyman’ın Hükmü / Nürnberg yazmaları (1470′ler)



En güzel huzursuzluk

27 12 2005


Acaba sabah uyandığımda tamamı inmiş olur mu? Erken uyansam acaba daha mı erken iner? Hangi paketleri kurmalıyım? Son dakika hataları ile karşılaşmayız, değil mi? Hepimiz “Yatcaz-kalkcaz Pardus’u kuracaaz” değil mi?

En güzel huzursuzluk, bu olsa gerek…

Emeği geçen herkese binlerce teşekkür…



Meksika’dan bir mektup var!

22 12 2005


Tam 11 gün önce, bana çok uzaktan, Meksika Chiapas’tan bir mektup geldi :). Özetle söylemek gerekirse, Zapatista hareketi (EZLN) isim değiştiriyor ve tüm dünyadan Zapatistalar hakkında yazı yazmış “çeşitli bloggerları”, yeni bir mücadelenin parçası olmaya davet ediyorlar. Bu kampanyanın henüz kesinleşmemiş adı “Zapatistas InterGalactica”. Subcomandante Marcos yine bol bol internetten, futboldan, edebiyattan, Meksikalı yerli halklardan, felsefeden ve “rüyaların hızı”ndan* bahsedecek :).

Ve böylelikle de Marcos aynı anda dünyanın tüm dillerinde yazan “ilk bloggerı” olacak. Bu, bana da yapılan ve beni açıkçası çok onurlandıran bir teklifti… Diğer Moleschino üyeleri ile mail grubumuzda tartıştıktan sonra; bunu Burkina üzerinden değil ama, Moleschino aracılığı ile hayata geçirmeye karar verdik.

Evet, doğru duydunuz! Bir süre sonra “Subcomandante” üyemiz olacak :)…

Sadece bu kadar mı? Değil elbette :). Aramıza bir de “büyük bir yazar” katılıyor. RSS üzerinden, kendisinin bir öyküsünün her gün bir bölümünü yayınlayacağız.

Yılbaşından sonra Moleschino epey bir hareketlenecek anlayacağınız.

* Not: Ah, Evet! Ağzımdan kaçırdım :). “Rüyaların Hızı” Subcomandante Marcos’un eğer yanılmıyorsam Türkçe’ye hiç çevrilmemiş bir yazısının adı. İspanyolca aslından çevirisine başlandı, yakın bir gelecekte Moleschino‘da yerini alacak. Ama önce birkaç ısınma yazısı…



Pardus bizi diskoya götür!

17 12 2005


Bilgisayarıma Suse Linux 10.0′ı kuralı 24 saat olmadan silip, üzerine Pardus’un “sıfır nolu” aday sürümünü kuracağım.

Bir yanda arkasına Novell’i alan ve “su içinde” değeri 210 milyon doları bulan Suse; diğer yandaysa yarın akşam birisini evine yemeğe gideceğim, salı sabahı da belki de bir diğeriyle beraber kahvaltı yapacağım adamların iki yıl boyunca çalışıp hazırladıkları Pardus…

Taraflardan biri 10′uncu dağıtımını çıkarıyor ve sadece yazılımları YaST ile paketlemek için -yanılmıyorsam- 42 kişiyi görevlendirmiş durumda :)… Diğeriyse ilk sürümünü daha çıkarmamış ve tüm çekirdek kadrosu 10-12 kişiden ibaret olmasına rağmen, KDE 3.5′un kararlı yerelleştirmesini tamamlayan “dünyanın üçüncü dağıtımı” Pardus.

Hayat çok garip…

Not: Blogger’da edit edilen eski yazılar neden Gezegen’de yukarı çıkıyor? Valla istemeden oluyor, yazılarımı editlemeye utanır hale geldim. Bunun bir çaresi yok mudur?



Firefox neden 3.0′ı geliştirmeye başladı?

16 12 2005


Mozilla Firefox cephesinden iyi haberler gelmeye devam ediyor. İlk iyi haber, bir süre önce Internet Explorer’ın 7′nci sürümünde kullanılacak RSS ikonu için, bir oylama başlatan Microsoft yazılımcılarının gelen tepkiler üzerine Firefox’da yer alan simgeyi devam ettireceklerini açıklamaları oldu.

Belki çok küçük bir ayrıntı, ama bu bile Firefox’un artık bazı standartları nasıl belirlediğine ilişkin önemli bir gösterge. Bu olayı bir başka yüzünden okumak gerekirse, Firefox’un etrafında toplanan “kullanıcı grubu”nun artık Microsoft üzerinde bile bir baskı oluşturacak güce eriştiğini görüyoruz.

Firefox 1.5′in duyurulmasından sonraki ilk 24 saat içinde gerçekleşen 2.ooo.ooo adeti aşan indirme (download) sayısıysa, 1.0 sürümünü geride bırakan bir rekora imza attı. Nitekim bağımsız ölçüm şirketi Onestat’a göre, ekim ayının son haftasından itibaren hızlı bir yükselişe geçen Firefox’un pazar payı, ilk defa çift haneli rakamlara ulaşarak yüzde 11,5′e erişti.


Mozilla geliştiricilerinin 2.0 ve 3.0 için hazırladıkları yol haritasının bu ilk taslağında, 2.0 ve 3.0 için iki farklı gelişim yolunun izlenmesi dikkat çekici. Firefox 1.5′ta da kullanılan Gecko 1.8 motorunu kullanacak olan Firefox 2.0, bazı önemli yenilikleri getirecek olmasına karşın, asıl büyük değişiklikler bir sonraki sürüme saklanacak.

Firefox 3.0′ın hazırlanmasına 1.5′tan itibaren başlandığını söylemek mümkün. Şaşırtıcı ama böyle, çünkü Gecko motorunun mimarisinde yapılacak yani “Trunk” içine atılacak tüm büyük değişiklikler, 1.8.x “Branch”i üzerinden geliştirilmesine karar verilen Firefox 2.0′da yer al(a)mayacak! Bu kararın epey tepki alacağını tahmin etmek zor değil. Mozilla ekibi, böylelikle 2.0′ın “en az” 1.5 kadar kararlı bir sürüm olmasını hedefliyor.

Mozilla yazılımcılarının bu kararı almasında bir neden daha var elbet: 2006′nın 23 Temmuz’unda çıkması beklenen Vista ve Internet Explorer 7.0′ı daha güçlü bir ürünle karşılamak. Nitekim, Firefox 2.0 için öngörülen çıkış tarihi 27 Temmuz 2006.

Peki, Firefox 2.0′da ne tür yeniliklerle karşılaşacağız? Mozilla Wiki’de yer alan ve üzerinde tartışılan “taslak metinler” ışığında, şu özelliklerle tanışabiliriz:

  • RSS Reader/Viewer (Firefox’un en önemli eksiklerinden biri),
  • Dosyaların indirilme oranlarının grafiksel olarak durum çubuğunda gösterilmesi,
  • Adres çubuğunda yeni güvenlik seviyeleri, anti-phishing detektörü (Opera, Firefox, Konqueror ve IE 7.0′da uygulanacak),
  • Geçmiş içinde arama yapabilme, oturum bazında “geçmiş” bilgilerini takip edebilme,
  • Yer imlerinde (bookmark) sekmelere dayanan yeni bir yönetim arayüzü,
  • Tüm yer imlerini “canlı yer imi” (live bookmark) haline getirebilme (Bence bu çok ilginç. Yer iminiz size kendi sitesinde birşeylerin yenilendiğini söyleyecek),
  • Adres çubuğunun yanındaki arama motorlarına yükleme/silme/güncellenme yeteneği kazandırılması.

Arayüzde bazı kozmetik düzenlemelerin de yer almasını bekleyebileceğimiz 2.0 sürümünden sadece yedi ay sonra, yani 2007′nin şubatında “asıl bomba” Firefox 3.0 gelecek. Üçüncü sürümde çok daha ciddi değişiklikler var:

  • Gecko 1.9 motoru
  • Javascript 2.0 desteği
  • Yeni bir öntanımlı Firefox teması
  • Kapatılan sekme ve pencereleri geri getirebilme
  • Oturum kaydetme (Opera’daki “session saving” özelliği)
  • XUL için Phyton dil desteği
  • Yazım denetimi
  • Sayfayı ekrana otomatik sığdırma (Opera’da var olan bir diğer özellik)
  • SVG 1.1 elemanlarının tamamına destek.

Bana öyle geliyor ki, Temmuz-Ağustos aylarında epey hareketli günler yaşayacağız. Aynı tarihlerde Apple, Mac OS X 10.5 “Leopard”ı çıkarırsa hiç şaşmam… Steve Jobs yine yapacağını yapıp, ilk “sonsuz çözünürlüklü” grafik arayüze sahip işletim sistemini çıkarabilir. Bir yanda Microsoft ve korkunç PR gücü; karşısında en büyük “şovmen” Steve Jobs ve Intel işlemcileri destekleyecek olan Leopard; öte yandaysa gürültü çıkarmakta onlardan pek de aşağı kalmayan Mozilla ekibi…

Bakalım kim kazanacak?



Gülay Göktürk’ün sınırları var mı?

15 12 2005


“Atatürk Fenerbahçeli miydi yoksa Galatasaraylı mı?” tartışmasının gazı yetmemiş olacak ki, Türk neo-liberalizminin mümtaz temsilcilerinden Gülay Göktürk, köşesinden “şu minvalde” bir salvo atış yaptı:

“Atatürk yaşasaydı, 1950′lerde Adnan Menderes tarafından alaşağı edilirdi. 27 Mayıs ihtilalcileri ile muhtemelen işbirliği yapacak ve belki de 70′lerde Bülent Ecevit’in ortanın solu hareketi karşısında yenilip köşesine çekilecekti!”

“Gülay Göktürk kimdir?” diye soracaklara hatırlatalım, kendileri 70 öncesi FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) kadrosu içinde bulunan, sonra bu gruptan ayrılarak Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan ile Dev-Genç’in çekirdek kadrosu içinde yer alan, 12 Mart sonrasındaysa Doğu Perinçek, Gün Zileli, Cengiz Çandar ile birlikte “maocu” TİİKP’yi (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) kuran “profesyonel devrimci” bir ablamızdır…

12 Eylül’ün işkence tezgâhlarından da geçen Göktürk, 1989′da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Türk sosyalist solunda yaşanan çöküntü sonrasında, çareyi “solculuğun kızgın kumlarından neo-liberalizmin serin sularına” atlamakta bulan ekip içinde yer aldı.

Yeni Yüzyıl’da çalıştığı dönemde köşe yazılarını The Observer’un yazarlarından Erica Jong’dan arakladığı anlaşılınca, “Siz hiç mi komşunuzun bahçesinden erik çalmadınız?” diyerek kendini savunan bir düşünürümüzdür.

Gülay Göktürk’ün “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım? Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım!” dediği yazısıysa hiç kuşkusuz, pedofiliyi (sübyancılık) savunan makalesiydi… Sübyancıların sübyanlara zarar vermedikleri sürece, “cinsel tercihlerini” özgürce yaşayabilmesini savunan Gülay Göktürk, animasyon filmler ile yapılacak “çocuk pornosu”nun kimseye rahatsızlık vermemesi gerektiğini savunmuştu!

Şimdilerde “profesyonel devrimcilik” kariyerine Nazlı Ilıcak, Aykut Işıklar ve Cengiz Çandar’lı “Bugün” gazetesinde (eski Tercüman) devam eden Gülay Göktürk’ün Türk düşün hayatına yaptığı katkılar saymakla bitmez.

Ne yalan söyleyeyim, benim için Gülay Göktürk, kendi düşünürlerini “yaratamamış” Türk neo-liberalizminin “omurgasızlığının” bir sembolüdür…

(…)

Atatürk’ü mü tartışmak istiyorsunuz? Bu adama “çok şey” borçluyuz ama madem istiyorsunuz, tartışalım! Ama adam gibi, saçmalamadan ve “teyzemin testisleri olsaydı tıpkı amcam gibi olurdu” türünden faraziyeler üreterek değil!

“Atatürk’ü putlaştırmayalım” mı demek istiyorsunuz? Evet, bence de putlaştırmayalım, bu ülkede Atatürk’e en büyük kötülüğü “Ben Atatürkçüyüm” diyenler yaptı! Sanırım “en azından” burada birleşiyoruz.

Doktrin tartışalım, tarih tartışalım, siyaset tartışalım! Ama bunu lütfen “namusluca” yapalım. Bunu yapmadığınız sürece, bir zamanlar “Atatürk yaşasaydı, Refah Partisi’ne oy verirdi!” diyen Erbakan kadar komik olursunuz…

(…)

Aklıma bir fıkra geldi, anlatmadan olmayacak:

Tanrı dünyayı yaratırken, halklara da şekil vermeye karar vermiş. Cebrail’i çağırmış yanına:
-Gel bakalım, şimdi seninle halklara bazı özel yetenekler vereceğiz! Herkese eşit davranmak için her ülkeye sadece iki özellik vereceğiz.

Tanrı biraz düşünmüş:
-Önce Fransızlarla başlayalım işe. Onlar hem romantik olsun hem de iyi yemek yapmayı bilsinler.

Cebrail önündeki kağıda bunu not almış.
- İngilizlere kurnazlığı ve çalışkanlığı verelim!

Cebrail önündeki kağıda bunu da not almış.
- İtalyanlar hem neşeli olsunlar hem de sanatçı ruhuna sahip olsunlar!

Cebrail önündeki listeye bakmış, “Efendim” demiş, Türkleri unuttunuz…”

Tanrı uzun uzun düşünmüş…
- Türkler dürüst, zeki ve sağcı olsunlar!

Cebrail şaşırmış: “Efendim, Türklere üç özellik birden verdiniz…”

Tanrı omzunu silkmiş:
- Amaaan, içlerinden işlerine gelen iki tanesini seçsinler işte!

Türk sağının en büyük sorunu budur. Türklerden “hem zeki hem dürüst hem de sağcı” çıkmıyor; sağcı olanlarsa ya “zeki” ya da “dürüst” değiller…

Gülay Göktürk hangi sınıfa giriyor sizce?



Ürün stratejisi yenir mi?

13 12 2005


E-kolay.net’in geçtiğimiz hafta duyurusunu yaptığı Minicom, maddi gücü bilgisayar satın almaya yetmeyen geniş kitleleri hedefleyen bir ürün. AMD Geode işlemcili bir anakarta entegre DDR bellek, ses aygıtları, dört adet USB çıkışı, monitör ve klavye çıkışı ile küçük bir sistemi içeren bir internet aygıtı…

Minicom’u 24 ay boyunca 16,99 YTL +KDV’lik ödemelerle alabileceğiniz gibi, dilerseniz yukardaki resimde görülen 15 inçlik LCD monitörle birlikte 24 ay boyunca 29,99 YTL +KDV ödeyerek de sahip olabilirsiniz. Bu ödemeler süresince e-kolay.net’den ücretsiz internet erişimi sağlandığını da bir kenara not edelim.

(…)

Şimdi bir soluk alalım…

Gelir düzeyinin düşük olduğu pazarlara yönelik bu tür “kompakt” ürünlerin çıkması, “doğru ve yerinde” bir ürün stratejisidir. Burada belirleyici iki faktör vardır: Pazara sunulan ürünün “pahalı rakiplerini” ikâme edip edemeyeceği yani rakip bilgisayarların “işlevlerini taşıyıp taşımadığı” ve ürünün tüketiciye olan maliyeti…

Şimdi bu iki temel faktör ışığında, Minicom’u inceleyelim.

Minicom’un web sitesinde, bu sistem ile “internete bağlanıp, oyun oynayabileceğiniz, film ve video oynayabileceğiniz” anlatılıyor. Minicom’un sitesinde yazılanları okuyunca insanın aklına ünlü Bektaşi fıkrası gelmiyor değil:

Bektaşi’nin biri hocaya gitmiş:
- Hoca bak, Kuran’da açık açık yazıyor: “Namaz kılmayın!”
Hoca köpürmüş:
- Nerede yazıyor, göster bakayım!
Bektaşi almış eline Kuran’ı, Nisa suresinin olduğu sayfayı açmış ve göstermiş hocaya ayeti!
Hoca şaşırmış elbet… Biraz dikkatli bakmış ayete:
- İyi de bunun başında “sarhoşken” var! Burada “Sarhoşken namaz kılmayın” diyor!
Bektaşi arkasına yaslanmış:
- Valla ben o kadarını bilmem!

E-kolay.net’in davranışı da bundan farklı değil. Bir kere bu bilgisayarın işletim sistemi Windows CE 4.2! Bırakın Civilization ya da Solitaire gibi bir oyunu, masaüstü sistemler için tasarlanmış hiçbir yazılımı -CE için compile etmediğiniz sürece- bu sistemde çalıştıramazsınız! Varsayalım ki compile ettiniz, peki neyle yükleyeceksiniz? Dikkat edin, sistemde ne bir CD ne de bir DVD okuyucu var!

CD ve DVD sürücünün olmadığı bir sistemde, dolayısıyla işin “film ve video oynatma” ayağı da biraz havada kalıyor :)… Hadi bir şekilde sisteme bir CD okuyucu bağladığınızı farzedelim, aslında avuçiçi bilgisayarlar için tasarlanan bu işletim sisteminin hangi “video encoding”lerini destekleyeceği de belli değil!

İnternette sörf yapma kısmına gelince. İşin en komik kısmı da burada, çünkü Minicom hakkında bilgi verilirken, 24 ay boyunca ücretsiz sağlanacak internet bağlantısının “dial-up” olduğu ilanlarda “özellikle” söylenmiyor.

Monitörsüz, CD sürücüsüz, Windows CE işletim sistemli ve internet bağlantısının “saniyesi parayla” olan bir sistem? Herhalde “sudan ucuz” olsa gerek! Gerçekten de öyle mi?

Ayda 16.99 YTL’lik 24 taksitte satın alacağınız bu sistem, KDV dahil toplamda 517 YTL’ye geliyor. Yanına bir de 15 inçlik LCD monitör eklemeyi isterseniz, maliyet bir anda 914 YTL’ye yükseliyor! Bir başka deyişle; DVD yazıcılı, 3 GHz işlemcili, 17 inç monitörlü, hatta Nvidia 3D ekran kartlı bir bilgisayar fiyatına :)…

Allah, e-kolay.net’e ve bu firmanın pazarlama stratejisi sorumlusu Marjinal’e “akıl fikir” versin, gayrı ne diyelim?

(…)

Tabii, Allah’a yönelmeden önce bu muhteşem ikiliye başka bir şeyi daha öğretmeliyiz: Linux’u!

Karşımızdaki sorun, “sadece ve sadece”, doğru donanımsal tercihler üzerine yanlış yazılım platformunun konmasından ibarettir. Minicom’un asıl beyni olan AMD Geode GX DB 533 anakartı, teknik özellik listesinden de görüleceği üzere, 2.4 kernele sahip tüm Linux dağıtımlarını destekliyor. Bir Linux dağıtımı ile Windows CE platformunun yetersizliklerinden kurtulmakla kalmaz, her türlü donanım üzerinde çalışabilen, çok daha ucuz sistemlere sahip olabilirlerdi…

Örnek mi? Sempron 2600+ işlemcili, CD sürücülü, 100 Mbit ethernet kartlı ve Xandros 3.0 yüklü bu “masaüstü bilgisayarı” sadece 299 dolar! Yok, bu da pahalı diyorsanız size 100 dolarlık olanlardan verelim…



İstanbul’un Venediklileri

12 12 2005


Hadi, bugün size kendimden bir şey anlatayım. Burası, “Uzak” filminin afişindeki bu esrarengiz yer, benim doğduğum, büyüdüğüm ve aklımı bıraktığım yerdir…

Şaşırdınız mı? Siz de mi burasının “hayali” bir yer olduğunu sanıyordunuz? Hayır, burası İstanbul içindeki başka bir İstanbul’dur. Burada, “İstanbul’un Venediklileri” yaşar…

Sakinleri belki fakir ya da orta hallidir; çoğunun bir arabası bile yoktur ama varını yoğunu küçük balıkçı sandallarına, evlerinin bahçesinde yaptıkları yelkenli teknelere harcayan insanlardır hepsi. Tek ya da iki katlı bahçeli evlerinde oturan bu insanların tek bir basketbol sahaları yoktur ama Türkiye’nin ilk “mahalle yelken kulübü” de burada kurulmuştur!

Komşuluk ilişkileri bile farklıdır burada. Bembeyaz gür pala bıyıklarıyla Balıkçı İhsan Amca kapınızı çalar:

“Mümtaaaz Bey! Bak sana barbun getirdim, demin tuttum!”

Barbunlar gerçekten de tavada oynamaktadır. Mümtaz Bey barbunların karşılığını, İhsan Amca’nın gömleğinin cebine “kavga dövüş” koyduğu parayla ödeyecektir. İhsan Amca, atölyesinde alamatrasının kaynak işlerini yaptığı bu adamdan para almamak için yeminler billahlar eder:

“Bak şu çocuğun için getirdim balıkları! Allasen delirdin mi sen!”

Marangoz Yunus ise daha az “gürültülü” bir adamdır. Az konuşur, çok içer. Ama tüm sarhoşlar gibi özünde çok iyi bir insandır. Berber Nihat vardır sonra, İhsan Amcası kadar sevmez küçük çocuk onu. Yoksul mahallenin çocuklarının saçlarını “olması gerektiği” gibi kısacık, neredeyse üç numara traş eder her seferinde.

Küçük çocuğu mahallede akranlarından ayırdeden en büyük farkı, babasının evinin bahçesinde “dünyanın en büyük yelkenlisi”ni yapmış olmasıdır. Tam “8 metre 30 santim”lik bu fiberglass/ahşap karışımı tekne, gerçekten de mahalleli için “dünyanın en büyük yelkenlisi”dir. Çünkü dünyaları küçüktür, bir de teknenin suya ineceği “bokludere”nin derinliği daha fazlasına izin vermez :)…

Burada size afişte görünen “bokludere”den bahsetmezsem olmaz. “Boklu” dediğime bakmayın siz, küçükken ellerimizle içinden karides yakaladığımız bu dere, bizim gözümüzde doğanın bize kocaman bir armağanıydı… Nasıl olmasın ki? Akranlarımız apartman arasındaki iki karışlık boşluklarda kirli bir topun peşinde koşarken, bu mahallenin çocukları iskeleye bağlı sandalları çözerek en bi harbisinden “deniz savaşı” yapardı! Hem de ne savaş… En büyük silahınız, suyun üst kısmına hızlıca sürttüğünüz küreğin 10 hatta 20 metreye fırlattığı sulardır!

Annelerimizden iyi birer dayak yememize -ki benimki iyi döverdi- mal olan bu deniz savaşlarından sonra, mahallenin en büyük eğlencesi, bizim “8 metre 30 santimlik” dünyanın en büyük yelkenlisinin suya indirilme günüdür. Bütün mahalleli yardım etmek için oradadır. Teknenin yağlı kızaklar üzerinde kayarak denize ulaşması tam 4,5 saatlik bir iştir… “8 metre 30 santim” sadece tekneyi iten bizlere değil, itenlerin o telaşlı çabasını izlemeye gelen tüm mahalleliye “daha bir uzun” görünür o gün…

“Haydi hop! Bi daha! Haydi hop! Bi daha!”

Sonunda suya iner tekne… Ve bütün mahalleli sevinçle bağırır, avuçlar patlayıncaya kadar alkışlanır tekne. Bu arada âdettendir, tekneye Türk bayrağı ancak tamamı suya indikten sonra çekilir. Ve alelacele bayrağı göndere çekilen “dünyanın en büyük yelkenlisi”nin tüm cakası da o küçük dere içindedir, çünkü derenin dışına çıktığı andan itibaren Marmara Denizi’nin en küçük yelkenlisi olacaktır! Öyle ki, bazı marinalara bordasının alçaklığından ötürü yanaşamayacaktır bile :)…

“Canı burnunda” olan Mümtaz Bey etrafındakilere laf yetiştirir:

“Tekne sahibi hayatında iki kez mutlu olurmuş. Birincisi, teknesi suya indiğinde. İkincisi ise teknesini satıp kurtulduğunda!”

(…)

Bu hikâyedeki “küçük çocuk” benim. Mümtaz Bey ise babam. Gülmeyin ama bu “bokludere”nin bana çok şey kattığını söyleyebilirim. Yüzmeyi, iskeleden teknenin kıç aynasına atlarken düştüğüm bu “bokludere”de öğrendim bir kere… Iskota kilidi, usturmaça, ıstralya anahtarı, gurcata, kalafat murçu, ıskarmoz, ayı bacağı gibi deyimlerin hepsini orada öğrendim. Benim gibi kardeşlerim Hüseyin ve Melek de tüm bunları orada öğrendiler.

Neresi mi burası? Küçükçekmece Gölü’nün Marmara Denizi’ne bağlandığı derenin kenarında, gözlerden ve gönüllerden ırak bir yer: İçkumsal.

Bedrettin Dalan’ın Haliç kıyı şeridine beton dökerek Ayvansaray ve Balat civarındaki balıkçı barınaklarını yıkmasından sonra İstanbul’un geriye kalan tek denizci semti olan İçkumsal, şimdilerde büyük bir tehdit altında. Güzel ve denize âşık insanlarıyla İstanbul’un denizci bu “son semti”; balıkçı sandalları, yelkenlileri ve kanallarıyla büyük bir ihtimalle, tarihe karışacak…

Neden mi? Hemen anlatayım.

Küçükçekmece’nin AKP’li belediye başkanı, “tapulu-imarlı ve ruhsatlı” evleri yıkıp; yerlerine lüks teknelerin yanaşacağı, alışveriş merkezleri ve zenginler için “prestij konutları” (bu deyim ona aittir) inşa etmenin hayallerini kuruyor bugünlerde… Bu semtin adı da, kötü bir şaka gibi ama “Aquacity” olacakmış!

Peki, ama nasıl? Tapulu ve ruhsatlı taşınmaz mülklerin istimlakı “sadece ve sadece” yol, baraj, köprü, okul, yeşil alan gibi kamusal alanlar için yapılabilir değil miydi bu ülkede? Bir belediye, üzerindeki binalarıyla birlikte “Doğal SİT ve Koruma Alanı” ilan edilen bir bölgeye nasıl göz dikebilir?

Nasılı “çooook ama çooook ilginç” bir hikâye… Bu hikâyenin ucu Karaköy’deki Galataport’a, Dubai şeyhinin Levent’e dikilmesi planlanan ucube gökdelenine kadar uzanıyor…

Savaş mı istiyorsunuz?

Buyrun size savaş…

Not: Devamı yakında…