Google, medeniyetin sonu mu?

, ,


Çoğu meslektaşımın aksine, interneti Google marifetiyle didiklemek yerine kamusal ve özel kütüphaneleri tavaf eden biriyim. Kütüphaneler son derece ilginç yerlerdir, hiçbir arama motoruna sığmayacak bilgileri içlerinde taşırlar.

Hangi arama motoru bize 17. yüzyılda, İstanbul’da yaşayan bir berberin günlük yaşamını verebilir ki? Biraz daha bu dünyaya dair bir örnekle gidelim: Önce internet, ardından da Google marifetiyle bugünlere gelen “dijital bilgi çağı devrimi”; bırakın 17. yüzyılı, bize Aziz Nesin ve Yaşar Kemal hakkında bile ansiklopedik birkaç bilgi kırıntısından fazlasını veremiyor bugün! Vermesini beklemek de anlamsızdır, çünkü 5.000 yıllık insanlık tarihinin yazılı kısmının sadece son 15 yıllık kısmını, onu da eksik ve karmaşık bir şekilde endekslemiştir! Kaba bir deyişle, insanlık tarihinin sadece 3000′de birini içerir!

Niye mi bunu anlattım? Kütüphanelerin Google’dan üstün olduklarını söylemek için değil elbette. Böyle bir şeyi söylemek, elmalar ile armutları karıştırmak olur sadece… Ama kütüphanelerin gün geçtikçe ziyaretçilerinin azaldığını, ilkokul kopillerinin bile ev ödevlerini Google ile yaptıklarını görmeye başladım da ondan!

Neyse konuyu fazla uzatmadan, konuyu Umberto Eco’nun bir yazısında yazdığı örnekle bitirmek istiyorum. Sıkı bir Ortaçağ uzmanı olan Eco, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan bu çağın hazırlayıcılarından biri olarak, 7-8. yüzyıllarda ceylan derisinden yapılan parşömenleri yediği için hızla beslenerek bir popülasyon patlaması yaşayan bir çeşit kitap kurdunu (Yanılmıyorsam Stegobium paniceum -AI) gösterir. Gerçekten de çok sayıda el yazmasının bir daha geri dönmemek üzere kaybolduğu 7. ve 8. yüzyıllar, Ortaçağ’ın kurumsallaşmaya başladığı, savaşlar ve kavimler göçü dolayısıyla pek çok klasik eserin yok edildiği bir dönemdir.

Eco bizi şaşırtan soruyu tam da burada sorar: “20. yüzyılın kurtçuklarının bilgisayar virüsleri olduğunu kabul edersek, her geçen gün daha fazla miktarda sayısal ortama taşınan bilgi dağarcığımızın aslında büyük bir risk altında olduğunu söyleyemez miyiz?”

Eco’nun sorusu şaşırtıcı olduğu kadar, düşündürücüdür de… Şimdiye kadar gördüklerimizden çok daha güçlü ve yok edici özelliklere sahip bir bilgisayar virüsü, insanlığı “modern bir Ortaçağ”a götürebilir mi?

Benim buna verecek bir cevabım yok. İyisi mi, virüsler medeniyetimizi yok etmeden önce, kütüphanelerin keyfini olabildiğince çıkarmak! Bu haftasonu yolu bir kütüphaneye düşecek olanlara, en sevdiğim beş kütüphaneyi anlatayım dedim…

1- İstanbul Kitaplığı: Çelik Gülersoy’un İstanbul’a dair 20.000 kitap ve elyazmasını bir araya toparladığı bu kütüphane, tarih meraklılarına rahatsız edilmeden çalışma imkânı sunuyor. Biraz samimiyet kurduktan sonra vakfın teras katındaki kafeteryasından çay bile getirtebiliyorsunuz içeri!

2- Ezine Halk Kütüphanesi: Çarşı’nın hemen yanında, bir apartmanın bilmem kaçıncı katındaki bu sessiz mekân, gözden ırak olduğu için pek kimsecikleri ağırlamaz. Bozcaada’ya biri sabahın köründe, biri akşama doğru sadece iki vapurun çalıştığı günlerde, uzun yaz günlerini burada geçirirdim…

3- Beyazıt Kütüphanesi: Yenilendikten sonra bende bir şeylerin eksildiğini hissetmeme neden olan Beyazıt Kütüphanesi, içinde ne ararsanız bulabileceğiniz bir kaynaktır. Çalışanları da bir devlet dairesinde alıştığınızın aksine, her daim güleryüzlüdür. Mermer havuzlu arka bahçesi, yaz aylarının vazgeçilmezidir benim için.

4- Sermet Çifter Kütüphanesi: “Keşke her kütüphane böyle olsa” dedirten bir yerdir burası… Yapı Kredi Bankası’nın kültür sanat yatırımları geleneğinin en güzel meyvesi olan bu mekâna gitmeden önce, merak ettiğiniz konuya dair “online arama” yapıp, kitabın hangi rafta durduğunu bile öğrenebiliyorsunuz. İstiklal Caddesi üzerinde, Kazım Taşkent’in üstünde.

5- Topkapı Sarayı Kütüphanesi: Bu beş kütüphane içinde asıl aşık olduğum, bazı kitapları elleyebilmek için bile bazen günlerce dil döktüğüm, 18.500 civarında el yazmasını içinde barındıran muhteşem mekân. Oraya her gittiğimde Tanrı’ya, Latince’den beni üç yıl boyunca ikmale bıraktırdığı için şükrederim. Kızgınlığım ise Osmanlıca’nın elenikasını bildiği halde, bana “anadili”ni öğretmeyen annemedir. Evet, benim annem Fars kökenlidir, oğlu ise Farsça’yı “çat pat” konuşabildiği halde okumasını henüz sökememiş bir “eşek kafalı”dır…

Benim kütüphanelerim işte bunlar… Ya sizinkiler?

Edebiyat, Kültür

If you enjoyed this post, please consider to leave a comment or subscribe to the feed and get future articles delivered to your feed reader.

Comments

8 Responses to “Google, medeniyetin sonu mu?”

Leave Comment

(gerekli)

(gerekli)


Notify me of followup comments via e-mail. You can also subscribe without commenting.