“Yağmur herkesi ıslatır”

31 10 2005


1998 kışı. Hatta tam bir tarih vermek gerekirse, 30 Ekim 1998… İstanbul’da bugün yağan yağmurun çok daha beteri, o gün üstümüze üstümüze yağıyordu. Üç hafta kadar önce, mesleki yaşamımın en büyük başarısını gerçekleştirmiş, Benetton’un Türkiye’deki tekstil fabrikalarına sızarak, içerde çalışan çocuk işçilerin fotoğraflarını çekmeyi başarmıştık. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nin 50. yıldönümü dolayısıyla, 1998 yılı “zero-dodici” (0-12 yaş grubu) koleksiyonunun gelirinin önemli bir kısmını dünya üzerindeki kimsesiz çocuklara bağışlayan Benetton’un, Türkiye’de “sadece kendisine üretim yapan” fabrikalarda çocuk işçi çalıştırıyor olması, gerçekten büyük haberdi.

Bu haberin ne kadar “büyük” olduğunu, 1999 yılında, İtalya’da haberi birlikte yaptığımız Riccardo Orizio ile birlikte “Yılın Araştırmacı Gazetecilik Ödülü”ne aday gösterilmemizle anlayacaktık… O yıl, ünlü fotoğrafçı Oliviero Toscani, Benetton ile yollarını ayıracak ve Benetton Grubu ile aramızda tam dört yıl sürecek sancılı bir dava süreci başlayacaktı…

Corriere Della Sera, tarihinde çok az kere yaptığı bir sayfa düzenine geçerek, çift sayfa kapaktan (Yani birinci ve üçüncü sayfaları bu konuya ayırarak) bombayı patlatmıştı. Patlatmıştı patlatmasına ama, Benetton Grubu’nun “Bu bir yalan haberdir” savunması üzerine üzerimizde şüphe bulutları oluşmuştu! Her önüne gelen, olayı bir de “kendi gözüyle” görmek istiyordu! İyi ama olay patlamış ve aradan üç hafta geçmiş… İçerde çocuk mu kalır?

Sadece rakip gazeteciler değil, artık kendi grubumuz içinde de şüpheyle bakılmaya başlanmıştı bu habere… Çaresiz kaldık ve fabrikanın içinde fotoğraflarını aldığımız çocukların peşine düşmeye başladık. (Bazılarını ilerde Türkiye’nin öbür ucunda, Diyarbakır’da bulacaktık. Apar topar ailelerinin eline üç-beş kuruş verilerek, memleketlerine gönderilmişti bu çocuklar…)

Francesco Zizola ile o günlerde tanıştık. Corriere Della Sera’nın da bağlı olduğu grubun haftalık haber dergisi Panorama, dünyaca ünlü fotoğrafçı Zizola ile anlaşarak, bizden bu fabrikalara tekrar girmemizi istemişti! Bunun anlamı şuydu: Ya bu çocukları bulacak ve haberimizin doğruluğunu kendi grubumuza ispat edecektik ya da hayatımızın geri kalanını “limon satmakla” geçirecektik!

İyi ama kim bu Francesco Zizola? Kendisinin kim olduğunu ve Türkiye’ye neden gönderildiğini sonradan anlayacaktım…

(…)

Yer: İstanbul-İkitelli’de bir tekstil atölyesi
Zaman: 30 Ekim 1998

Francesco Zizola, bir Panorama editörünü, Angelo Pergolini’yi beraberinde getirmişti. Angelo, “uydurma bir haber” yaptığımızdan emin olarak İstanbul’a ayak basmış ve tavırlarıyla son 10 gün boyunca hayatı bana zehir etmişti. 10 gündür boşa kürek çekip, hiçbir çocuğu bulamadığımız gibi, Benetton’a çalışan hiçbir tekstil atölyesine de girememiştik! İstanbul’un tüm tekstil atölyeleri alarma geçmişti ve bizim önceki numaramız olan “Türkiye’de fason üretim olanaklarını araştıran İtalyan işadamı” mizansenini artık kimse yemiyordu.

10. gün, Benetton’un içindeki haber kaynaklarımızdan biri bizi aradı: “Ali Bey, bütün çocuklar işten çıkarıldı ama İkitelli’deki bir atölyede bu çocukların bir kısmı tekrar işe başlamış. İş yetişmediğinden, o atölyede çalıştırıyorlarmış çocukları!” (*)

İyi ama oraya nasıl gireceğiz? Elimizde fotoğraf makinesiyle girdik diyelim… Aynı çocuklar oradaysa beni tanıyabilirler! Bu, o dakikada oracıkta alnımızın ortasından vurulmamıza dahi yol açabilir!

Hayatımın en zor günüydü. Francesco, “Sen girme işini bana bırak” dedi. İyi ama nasıl? Hiçbir ön hazırlık yapmaksızın İkitelli’deki bu atölyenin önüne gittik. Fabrikanın önüne vardığımızda, Francesco “Şimdi seninle biraz ıslanacağız” dedi.

Açıktaydık ve bugün İstanbul’da yağan sağanaktan çok daha beter bir yağmur, üstümüze üstümüze yağıyordu! Dışarda yağan yağmur bizi iç çamaşırlarımıza kadar ıslatmıştı, atölyeden dışarı bakan meraklı gözler, biri yabancı iki kişiyi merak etmeye başlamışlardı:

- Kardeş, ne bekliyorsunuz orada?

Zizola, küçük oyununa başlamıştı. Yakınlardaki bir arkadaşa misafir olarak geldiğimizi, ancak telefonla çağırdığımız taksinin geciktiğini anlattı.

- Abi, yağmurlu havada taksici çağrılır mı İstanbul’da! Çakal, iyi iş bulmuşsa sizi unutmuştur bile!
- Peki, buradan taksi geçer mi?
- Ne taksisi! Buraya kurt inmediğine şükretsin!

Francesco’ya bunu tercüme etmemle, acınacak halimize hep beraber gülmeye başladık. Atölyenin kapısında bizimle eğlenen işçilerin sayısı artmaya, karşılıklı sigaralar yakılmaya, ince belli bardakta çaylar gelmeye başlamıştı…

- Abi içerde soba yanıyor, şöyle içeri girin de kemikleriniz ısınsın!

Kural 1: Karşı taraftan beklediğin teklif yapıldığında, hemen kabul etme. Bırak biraz ısrar etsinler…

- Hiç rahatsız etmeyelim be!
- Olur mu öyle şey! Hem arkadaş turist, misafirimiz sayılır. Ülkesine gittiğinde beni yağmur altında bıraktılar demesin!
- Abi sizi işinizden etmeyelim!
- Gel ya içeri! Amma nazlandınız siz de!

Benim dahi inanamadığım bir şekilde içeri giriyoruz. Francesco Zizola’ya İtalyanca sessizce “Sen bu yöntemi bir yerlerde daha önce kullandın değil mi?” diye soruyorum. Francesco gülümsüyor: “Brezilya’da, kömür madenlerinde…”
-Peki, nereden biliyordun bizi içeri buyur edeceklerini?
- “Açız” deseydik almazlardı… Çünkü açlığı çok az kişi bilir. Halbuki yağmur herkesi ıslatır!

(…)

Sobanın yanına kuruluyoruz. Sobanın üzerinde demlenen kaçak çaylar demlenirken, Francesco üzerindekileri kurutmak üzere çıkarıyor. Bir palto, bir kazak, ıslanmış bir cüzdan ve içindeki ıslak paralar, bir walkman ve bir de en küçüğünden bir fotoğraf makinesi! Herşey ıslanmış!

- Walkman’dan kim anlar?

Islanmış walkmanı kurtarmaya “gönüllü” hemen birkaç kopil çıkıyor. İşe koyuluyorlar. İşçiler halimize katıla katıla gülüyorlar. Fotoğraf makinesinin hali daha da kötü. Benim dehşet dolu bakışlarımın altında, Francesco, bir avuçiçinden çok daha küçük olan Leica’sını sökmeye başlıyor. Bir, üç, beş derken Leica sayısız parçaya bölünmüştür! Makinesinin ıslanan parçalarını bir tören sessizliğinde kurularken, meraklı gözler onu izlemektedir. Bana bir ömür gibi gelen 15 dakikalık bir seremoninin ardından Leica’sını masanın orta yerinde bırakarak, atölyede dolaşmaya başlar! Çocukların arkada bıraktığı makinesini kurcalaması, onu rahatsız etmemektedir bile…

Kural 2: Bundan sonra birinin fotoğrafını çekmek istiyorsan, ona fotoğraf makinenden korkmaması için fırsat tanı. Gerekmese bile makineyi onların gözünün önünde sök ve yeniden birleştir. Bu, 18. yüzyılda kızılderililerin fotoğrafını çekmek isteyen batılı seyyahların kullandığı yöntemiymiş. Bu şekilde yerliler, o kutunun içinde kötü ruhlar olmadığına kendi kendine ikna olurlarmış!

Aslında hiç var olmayan “taksimizi” beklerken, atölyede yarenliği geliştiriyoruz. İçerisi çocuk işçi dolu ve Benetton için sarı renk montlar dikiliyor… Daha çok büyüklerle takılıyoruz. Bizim “aklımıza getirmediğimiz” soruyu büyüklerden biri soruyor:

- Aga… Buraya kadar geldin. Çayımızı içtin. Bir kare de fotoğrafımızı çekersin herhalde!
- Ok! Ama siz de bizimkini çekeceksiniz!
- Kabul! Sen o arkadaşına söyle, memleketine döndüğünde fotoğrafları bize de göndermeyi unutmasın ama!

Karşılıklı fotoğraflar çekildikten sonra, çocukların yoğun ısrarı yüzünden “anı niyetine” toplu fotoğraflar da çekilir! Artık istediğimizi elde etmiş durumdayız! Bu atölyenin Benetton’a Türkiye’de çalışan 300 kadar fason şirketten biri olduğunu belgeleyen resmi belgelere de sahibiz. Burada Francesco Zizola’nın çektiği kareler, iki yıl sonra İtalya’daki mahkemede en önemli delillerimizden biri olacaktı…

(…)

Milano’da dört yıl süren mahkemeyi sonuçta kazandık… Mahkeme, Benetton’un Türkiye’deki üretim sürecinde çocuk işçilerin çalıştırılmış olmasını “bir vaka” olarak kabul etti. Bu, Benetton’un dünyadaki “duyarlı şirket” imajına vurulan ilk darbeydi. Sonraki darbeler, Arjantin’de Patagonya köylülerinin elinden arsalarının zorla alınması ve Şili’de kimyasal atıklarla nehirlerin kirletilmesi skandallarıyla gelecekti…

Mahkeme bize de ceza verdi. Biz, bu sarı montların etiketlerinde “Made In Italy” yazdığını ispatlayamadığımız ve bu nedenle de İtalyan tekstil sanayiinin itibarına leke sürdüğümüz gerekçesiyle, 5.000 avro “para cezasına” çarptırılmıştık!

Francesco Zizola ile sonraki yıllar birkaç kere daha çalıştık. Kendisine World Press Photo ödülü kazandıracak olan Brezilya’daki madenlere nasıl girdiğini, bana çok sonraları anlatacaktı…

Onu da bir başka sefere anlatırım artık…

(*) Not 1: Burada bir parantez açmam gerekiyor: Tekstil sektöründe çocukların çalıştırılması, sadece ucuz işgücü ihtiyacına değil, bir de “fizyolojik” nedene dayanır. Pantolon iliği, fermuar dikişi, iç kesimlerdeki reşme dikişi gibi zor işlerde, ufak elli çocuk ve kadınlar, erkeklere göre çok daha rahat ve hızlı çalışır.

Not 2: Francesco Zizola, bugün dünyada en çok sayıda World Press Photo kazanan (yedi adet) fotoğrafçıdır.

First prize, Portraits Singles 2005
Second prize, Daily Life Stories 2002
First prize, General News 1998
Second prize, General News Stories 1998
World Press Photo of the Year 1997
First prize, People Stories 1997
First prize, People in the News Stories 1995

Not 3: Bu yazıyı, bugün World Press Photo’yu bizlere anımsatan A. Murat Eren ve sevgili eşi Duygu Özpolat Eren için yazdım. İyi fotoğrafçıların tele-objektifleri ile soteye yatanlar değil, insanların içine girenler olduğunu anlatmak için kaleme alınmıştır…



Google, medeniyetin sonu mu?

29 10 2005


Çoğu meslektaşımın aksine, interneti Google marifetiyle didiklemek yerine kamusal ve özel kütüphaneleri tavaf eden biriyim. Kütüphaneler son derece ilginç yerlerdir, hiçbir arama motoruna sığmayacak bilgileri içlerinde taşırlar.

Hangi arama motoru bize 17. yüzyılda, İstanbul’da yaşayan bir berberin günlük yaşamını verebilir ki? Biraz daha bu dünyaya dair bir örnekle gidelim: Önce internet, ardından da Google marifetiyle bugünlere gelen “dijital bilgi çağı devrimi”; bırakın 17. yüzyılı, bize Aziz Nesin ve Yaşar Kemal hakkında bile ansiklopedik birkaç bilgi kırıntısından fazlasını veremiyor bugün! Vermesini beklemek de anlamsızdır, çünkü 5.000 yıllık insanlık tarihinin yazılı kısmının sadece son 15 yıllık kısmını, onu da eksik ve karmaşık bir şekilde endekslemiştir! Kaba bir deyişle, insanlık tarihinin sadece 3000′de birini içerir!

Niye mi bunu anlattım? Kütüphanelerin Google’dan üstün olduklarını söylemek için değil elbette. Böyle bir şeyi söylemek, elmalar ile armutları karıştırmak olur sadece… Ama kütüphanelerin gün geçtikçe ziyaretçilerinin azaldığını, ilkokul kopillerinin bile ev ödevlerini Google ile yaptıklarını görmeye başladım da ondan!

Neyse konuyu fazla uzatmadan, konuyu Umberto Eco’nun bir yazısında yazdığı örnekle bitirmek istiyorum. Sıkı bir Ortaçağ uzmanı olan Eco, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan bu çağın hazırlayıcılarından biri olarak, 7-8. yüzyıllarda ceylan derisinden yapılan parşömenleri yediği için hızla beslenerek bir popülasyon patlaması yaşayan bir çeşit kitap kurdunu (Yanılmıyorsam Stegobium paniceum -AI) gösterir. Gerçekten de çok sayıda el yazmasının bir daha geri dönmemek üzere kaybolduğu 7. ve 8. yüzyıllar, Ortaçağ’ın kurumsallaşmaya başladığı, savaşlar ve kavimler göçü dolayısıyla pek çok klasik eserin yok edildiği bir dönemdir.

Eco bizi şaşırtan soruyu tam da burada sorar: “20. yüzyılın kurtçuklarının bilgisayar virüsleri olduğunu kabul edersek, her geçen gün daha fazla miktarda sayısal ortama taşınan bilgi dağarcığımızın aslında büyük bir risk altında olduğunu söyleyemez miyiz?”

Eco’nun sorusu şaşırtıcı olduğu kadar, düşündürücüdür de… Şimdiye kadar gördüklerimizden çok daha güçlü ve yok edici özelliklere sahip bir bilgisayar virüsü, insanlığı “modern bir Ortaçağ”a götürebilir mi?

Benim buna verecek bir cevabım yok. İyisi mi, virüsler medeniyetimizi yok etmeden önce, kütüphanelerin keyfini olabildiğince çıkarmak! Bu haftasonu yolu bir kütüphaneye düşecek olanlara, en sevdiğim beş kütüphaneyi anlatayım dedim…

1- İstanbul Kitaplığı: Çelik Gülersoy’un İstanbul’a dair 20.000 kitap ve elyazmasını bir araya toparladığı bu kütüphane, tarih meraklılarına rahatsız edilmeden çalışma imkânı sunuyor. Biraz samimiyet kurduktan sonra vakfın teras katındaki kafeteryasından çay bile getirtebiliyorsunuz içeri!

2- Ezine Halk Kütüphanesi: Çarşı’nın hemen yanında, bir apartmanın bilmem kaçıncı katındaki bu sessiz mekân, gözden ırak olduğu için pek kimsecikleri ağırlamaz. Bozcaada’ya biri sabahın köründe, biri akşama doğru sadece iki vapurun çalıştığı günlerde, uzun yaz günlerini burada geçirirdim…

3- Beyazıt Kütüphanesi: Yenilendikten sonra bende bir şeylerin eksildiğini hissetmeme neden olan Beyazıt Kütüphanesi, içinde ne ararsanız bulabileceğiniz bir kaynaktır. Çalışanları da bir devlet dairesinde alıştığınızın aksine, her daim güleryüzlüdür. Mermer havuzlu arka bahçesi, yaz aylarının vazgeçilmezidir benim için.

4- Sermet Çifter Kütüphanesi: “Keşke her kütüphane böyle olsa” dedirten bir yerdir burası… Yapı Kredi Bankası’nın kültür sanat yatırımları geleneğinin en güzel meyvesi olan bu mekâna gitmeden önce, merak ettiğiniz konuya dair “online arama” yapıp, kitabın hangi rafta durduğunu bile öğrenebiliyorsunuz. İstiklal Caddesi üzerinde, Kazım Taşkent’in üstünde.

5- Topkapı Sarayı Kütüphanesi: Bu beş kütüphane içinde asıl aşık olduğum, bazı kitapları elleyebilmek için bile bazen günlerce dil döktüğüm, 18.500 civarında el yazmasını içinde barındıran muhteşem mekân. Oraya her gittiğimde Tanrı’ya, Latince’den beni üç yıl boyunca ikmale bıraktırdığı için şükrederim. Kızgınlığım ise Osmanlıca’nın elenikasını bildiği halde, bana “anadili”ni öğretmeyen annemedir. Evet, benim annem Fars kökenlidir, oğlu ise Farsça’yı “çat pat” konuşabildiği halde okumasını henüz sökememiş bir “eşek kafalı”dır…

Benim kütüphanelerim işte bunlar… Ya sizinkiler?



Kendini Commonist sanmak!

28 10 2005


Son günlerde acayip eğleniyorum. Arkadaşın biri işi gücü bırakmış, Copyleft’e ve Creative Commons’a dair dehşetengiz bir yazı dizisi yazıyor. Kısa bir süre önce “Korsan kitaplara karşı çıkan Marksistler de varmış!” gibi bir başyapıta imza da atan bu arkadaşı ciddiye alacak falan değilim elbet…

Türkiye’de Creative Commons ve GPL dair yapılan hiçbir toplantıda kendisini göremediğimiz bu arkadaş, son olarak “Commonist” lafına ve kızıl renk CC logolarına takmış. “Kendilerini komünist sananlar” diye uzunca da bir yazı yazdı… :)

Off offf! Geçtiğimiz günlerde Ortadoğu gazetesi tarafından “İstanbul’u Yunan’a vermek isteyen, dış mihrakların AB uzantılı maşası” ilan edilmiştim, şimdi de komünist olduk! Yazıdan anladığım kadarıyla, tam komünist de değilmişiz, kendimizi öyle sanıyormuşuz! Üstüne üstlük sadece ben değil, geçen CC toplantısına katılan tüm ekip zan altında! İbne gibin, puşt gibin bişii’yiz yani… (*)

Öncelikle birisinin bu arkadaşa her gördüğü CC’nin Sovyetler Birliği’nin CCCP’si olmadığını anlatması lazım. O logo eski Aeroflot’un sembolüydü ve Bill Gates abimizin Creative Commons için “Bırakın bu komünist ayaklarını” mealinde bir takım laflar etmesi üzerine, mizahi bir unsur olarak yapıldı, hızla benimsendi. Komünizm ile bir latifeden öte bir ilişkisi yoktur.

“Commonist” olmaya gelince. Bu da hoş bir kelime oyunundan başka bir şey değil. İnsanoğlu ironiden nasibini almamışsa, elbet böyle yanlış anlamalar olabiliyor. Öncelikle “Commonist” olmakla vurguladığımız “masum şey”, materyalist diyalektik ve marksist ekonomi politika falan değil. Creative Commons tamlamasının ikinci kelimesi “Common”ın ta kendisi. Bu kadar basit! Komplo teorileri kurmaya, sayfalar dolusu “komik” tahliller attırmaya gerek yok.

Üstüne üstlük, bu arkadaş, bugüne dek yapılan GPL ve Creative Commons toplantılarına zahmet edip gelmiş olsaydı, bu iki lisansı birbirinden kesin çizgilerle ayırdığımızı, CC’nin “share-alike”lı sürümlerinin dışındaki türevlerinin “copyleft uyumlu” olmadığını sık sık vurguladığımızı bilirdi.

Bu arada buraya kişisel bir not daha yazayım. Creative Commons’ı “copyleft uyumu” için değil, GFDL’e kıyasla çok daha kullanışlı ve esnek olmasından ötürü seviyoruz. GFDL’in eksiklerini kapatan, ihtiyaçlarınıza göre kolaylıkla eğip bükebileceğiniz ve bana göre çok daha anlaşılır bir lisanslama modelidir CC…

(…)

Burada küçük bir itirafta bulunmam gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Fazlamesai‘den Boran Puhaloğlu, benden GPL-CC haber grubu için alternatif isim önerileri istediğinde, ilk önerim “Marxist-Lennonist Commonist Party” olmuştu!

Bir kere biz hepimiz John Lennon’u çok seviyoruz. Marksistliğe gelince, en sıkısından Groucho Marx taraftarıyız! İşin Commonist kısmını da yukarda anlattık zaten…

Kısacası fena yakalandık. İbne gibin, puşt gibin bişiiyiz anlayacağınız…

* Not 1: Kemal Sunal “Kibar Feyzo” filminde ağası rolündeki Şener Şen’e “faşist” kelimesinin tarifini böyle yapar: “Ağam, böle ibne gibin puşt gibin bişiii…”

Not 2: “Para sizi mutlu etmez, çünkü mutluluk da zengindir” der Groucho Marx. Kendisiyle henüz tanışmayanlar, Rodeo Yayıncılık’ın çıkardığı Dylan Dog’lardan birini satın almalı…



Yeni hayat

26 10 2005


Yeni bir yaşam saat 11′de uyanabilmek demekmiş. Dün bunu öğrendim. Evde kediyle oynayabilecek enerjiyi kendinde bulabilmek, uzun süredir ertelediğin şeylerin birdenbire aklına gelmesi demekmiş. Sokakta acelesi olmadan yürüyebilmek, aylardır ilk defa gökyüzündeki bulutların şekline bakıp bakıp şekiller çıkartmaya çalışmak demekmiş….

Pazartesi günü son kez dergiye gittim. Eşyalarımı toparladım, dostlara müjdeyi verdim: “Ben ayrıldım!”

Herkes şaka yaptığımı düşündü. Ciddiydim… “Neden” diye sorduklarında, iki cevabım vardı. Birincisi, Focus’un iç işleyişine ilişkin ve burada size açmayacağım sıkıntılara dairdi. Dergi içinde yaşanan sorunlar, sonuçta nesnel olmayan, öznel sıkıntılardır. Sizin durduğunuz yerden pek çok şey size artık “mide bulandırıcı” geliyor olabilir. Tabii, bu tamamen sizin “durduğunuz yer” ile ilişkili bir kavram. Yanılıyor da olabilirsiniz elbet…

İkinci cevabım ise ayakları çok daha az yere basmasına rağmen, kime söylediysem karşımdaki meslektaşımı derin bir suskunluğa gömülmesine neden olan bir cümleydi: “Bu şekilde yaşlanmaktan korkuyorum!”

Evet, insanlar bu şekilde yaşlanmamalı… Camdan baktığınızda, bir tuğla ve çimento ormanı ile yüzyüze geldiğiniz, çoğu yönetici için sadece bir muhasebe kaydı olduğunuz, haber yapmak için şehre inmek zorunda kaldığınızda en az iki saat öncesinden “araç istek formu” yazmak zorunda olduğunuz bir yerdir İkitelli.

Peki, o halde insanlar neden İkitelli’de çalışırlar? Başka şansları yoktur da ondan! Yenibosna-İkitelli hattındaki altı-yedi binada (Merkez, Hürriyet, Milliyet, Star ve diğerleri) Türk medyasının yaklaşık yüzde 70′i toplanmıştır! Her yıl okullardan “on binlerce” genç, “diplomalı gazeteci” sıfatıyla mezun oluyor. Bu rakam, üç aşağı beş yukarı, İstanbul’da her yıl “berberlik ve kuaförlük” meslek okullarından çıkan berber kalfalarının sayısına eşittir!

Her mahallede en az bir berber kalfasının olduğunu, hepimiz biliriz… Peki, evinde işsiz oturan ya da “ne iş olursa yaparım” diyen gazeteciden haberimiz var mıdır?

(…)

Türkiye’de dergi okuma kültürünün yerleşmemiş olması, çok ilginç bir sosyolojik araştırma konusu olabilir. Bu ülkede dergi okunmamasını çok farklı nedenlere; örneğin Türkiye’de gerçek bir “burjuvazi”nin oluşmamasına, mevcut eğitim sisteminin insanların içindeki “merak” duygusunu öldürmesine, medyanın halktan kopuk olmasına hatta basının dergiciliği “yanlış konumlandırması”na kadar uzanan sayısız nedene bağlayabiliriz.

Ben size Türkiye’de dergiciliğin gelişmemesinin pek konuşulmayan nedenlerinden birini söyleyeyim mi? İşsiz kalma korkusu! Evet, gariptir ama böyle… Dergilerin yayın yönetmenleri, yazı işleri müdürleri ve hatta muhabirler “cesur işler” yapmaktan, riske girmekten ve bunun için gerekirse üst yönetimle kavga etmekten korkarlar! Ödleri patlar! Ama kişisel becerileri ama eş-dost ilişkisi ile oturdukları koltukları riske etmekten korkarlar. Üst yönetimle papaz olup başarıya yürümektense, yurtdışında 15 kişilik -ve çok sağlam- bir kadroyla çıkartılan derginin Türkiye edisyonunu, içerde çalışan zavallı üç kişinin sırtına yüklemek daha kolaydır çünkü!

İsmi lazım değil, Hürriyet’in çok ünlü bir köşeyazarı, bir dost muhabbeti sırasında “Ali bak sen bilim dergisindensin bilirsin” demişti, “…burası doğal seleksiyon yasasının en geçerli olduğu yerdir. İyiler ve yetenekliler küstürülüp kaçırılır, kala kala yeteneksizler kalır. Haa, bir de bu mesleğe gerçekten aşık olduğu için buradan ayrılamayan, yetenekli ama beceriksizler sınıfı vardır…”

Birçoklarının gözünde bir delilik ettiğimin farkındayım. Hürriyet Medya Towers binasının yedinci katının hırçın, sık sık birileriyle kavga eden ve herkes işten çıktıktan sonra akşam 11-12′lere kadar çalışan, deli yazı işleri müdürü istifasını verdi! Hem de kendisine alabilmesinin yollarının açıldığı yasal tazminatını da içerde bırakarak…

Peki, ne yapacak şimdi? Hemen söyleyeyim. Cihangir’de bahçeli güzel bir ofiste oturuyor şimdi. Eğer başarabilirse, İtalya’nın çok önemli bir gazetesinin Türkiye temsilcisi olarak yakın bir gelecekte yeni görevine başlayacak.

“Bina”da kalanlara selam olsun!

Not 1: Focus’u mesleki yaşamımın en güzel anılarından biri olarak anacağım. Özellikle de Umida Salih ve Feyzi Öktem ile çalıştığım dönemini… Umarım, Focus’un gelecekte 20′inci, 40′uncu yaşına bastığı günleri de görürüz.

Not 2: Telefonum sitede bir yerlerde yazıyor. Yolu Cihangir’den geçen arkadaşlar bir çayımı içmeye gelebilir artık :)…

Not 3: Yukardaki resim, 2002 yılında Fransız Le Figaro dergisi tarafından “Yüzyılın Gazetecisi” seçilen arkadaşa ait.



Arbeit Macht Frei!

23 10 2005


Artık Focus dergisi için çalışmıyorum. Nedenini, nasılını bir gün yine buradan anlatırım size…

Görünen o ki, kendime yeni bir iş bulmam gerekiyor. Belki tekrar İtalyan basını için çalışmaya başlarım, belki de kafamdaki kitabı yazarken sağa sola telifli işler yaparım. Kafamdaki diğer işlerden biriyse, Linux ile ilgili…

Focus’a bundan sonraki yayın hayatında başarılar dilerim.

Herkese geçmiş olsun.



Palm’in bittiği an

20 10 2005


Ajanstan önünüze düşen bazı haberler, bazı fotoğraflar vardır. Canınızı acıtır. Bugün önüme düşen bu kare de öyle bir fotoğraf…

“Boy sırasıyla” söylemek gerekirse; Bill Gates, Palm CEO’su Ed Colligan ve Verizon Wireless CEO’su Denny Strigl kameralara bakıp “En kötü günümüz böyle olsun!” pozu vermişler. Ellerinde Microsoft Windows Mobile yüklü Palm Treo’lar…

Allah rahmet eylesin.



Açık yazılım bahane, eğlence şahane!

19 10 2005


Bir yerlerde toplanmaktan siz sıkıldınız mı bilmem ama ne yalan söyleyeyim, ben çok eğleniyorum. Geçen toplantının son derece verimli geçmesi, bizleri epey bir cesaretlendirdiğinden, dünya ile aynı anda(*) bir OpenOffice 2.0 partisi yapmaya karar verdik!

Şaka bir yana, OpenOffice’in hem 5. yılını hem de 2.0 sürümünü kutlamak “bahane”miz olacak. Asıl amacımız, açık yazılım bilincini ve dayanışmasını yaygınlaştırmak.

Peki, neler olacak bu partide? Arda Çetin sayesinde GPL-CC toplantısına kıyasla çok daha iyi hazırlandığımızı söyleyebilirim. Katılımcı sayısına göre büyüyecek bir pasta yaptırılacak bir kere… Hani bir mucize olur da, Kafka Cafe’yi tıka basa dolduracak kadar katılımcıyı toplarsak, pasta içine dansöz koymak gibi “güzellikleri” bile düşünebiliriz :).

Gelen her katılımcıya bir adet fırından yeni çıkmış OpenOffice 2.0 CD’si de verilecek elbet… Bu toplantının “müflis sponsoru” Focus Dergisi adına da bir sürprizimiz olacak.

Katılımın ücretsiz olduğu partide, herkes kendi yediği içtiğinden sorumlu olacak. Son bir ricamız daha var: Partiye katılmak isteyenler OpenOffice blog sitesine adlarını bırakırsa, partinin organizasyonu büyük ölçüde kolaylaşacak.

(*) Not: OpenOffice’in yeni sürümü sadece 22’si değil, gelecek hafta boyunca tüm dünyada kutlanacak. Cumartesi günü Boston ve Milano’da, pazar günü Moskova’da birer parti var.



Sevgi kelebeği MHP!

18 10 2005


Bugünkü Ortadoğu gazetesinde -Hemen söyleyeyim, MHP’nin yayın organıdır kendileri- bendeniz Ali Işıngör, “İstanbul’u Yunan’a geri vermek isteyen, dış mihrakların AB uzantılı maşası” olarak yer aldım!

Vallahi şaka değil! Sabah henüz uyku mahmurluğunu atamamış bir halde işe gelmiş, ekranla birbirimize boş boş gözlerle bakma faslına dahi geçmemişken, genel yayın yönetmenimiz Özgür Atanur’un şuh kahkahasıyla kendime geldim:

“Oğlum Ali, Ortadoğu gazetesi çeyrek sayfa senden bahsediyor bugün! Seni hedef göstermişler, memleketi parçalıyormuşsun!”

Ne yalan söyleyeyim, yazıyı okudum ve ne demeye çalıştıklarını anlamadım! Yazının başı benim hazırladığım “Kayıp kentin sokak haritası” kitapçığının sanki bir “reklam metniymiş” gibi giderken, sonu Ali Işıngör’ün İstanbul’u Yunanistan’a ya da ne bileyim Vatikan’a hediye etmeyi hedeflemesi ile bitiyordu!

Şimdi bunu niye ciddiye aldığımı sorabilirsiniz. Aslında almıyorum da… Ama şu soru sabahtan beri kafama takılmıyor değil: “Madem İstanbul’un biz Türkler’den önceki geçmişi sizi bu kadar rahatsız ediyor, o halde neden fethini her yıl törenlerle kutluyorsunuz? Her yıl Topkapı surlarına çıkıp, elde kılıçlarla neden bu kenti yeniden fethediyorsunuz? Gizli bir mazohizmden dolayı ya da aslında hâlâ bilinçaltında sizin olmadığını düşünmenizden ötürü mü?”

Halbuki o kitapçıkta şunu anlattığımı düşünüyordum. İstanbul bir imparatorluklar şehridir ve bugün üzerinde “son imparatorları” yani bizler oturuyoruz… Roma’dan gelen, Bizans ile devam eden, Osmanlı ile doruğa çıkan bu kentin tarihini anımsamak, olsa olsa kenti ve şimdiki sahiplerini onurlandırır! Üzerinde oturduğunuz toprak parçası, sadece Osmanlı’nın değil, 2.000 yıl boyunca tüm dünyanın merkeziydi! Arkadaşlar şimdi söyleyeceğim şaka değil: Bugün Yerebatan Sarnıcı’nın yanındaki o taş sütun yani Milion Taşı, oraya dünyanın merkezini göstermesi için konmuştu!

Aslında bir şey daha aklıma geliyor ama… Söylemeye dilim varmıyor.

“Yoksa, o hiç sevmediğiniz Roma’nın ve Bizans’ın “gerçek mirasçıları” olduğunuzu hatırlattığı için mi İstanbul’u sevmiyorsunuz?”

(…)

Bu arada Pardus kapağı yüzünden bir Microsoft sertifikalı sistem mühendisinden hayatımdaki en garip okur mektuplarından birini aldım. İsmi bende saklı bu güzide sistem mühendisimiz, Pardus’un bir Knoppix klonu olduğunu (?), dolayısıyla Linux’un “suyunun suyunun suyu” olduğunu ciddi ciddi savunuyordu!

İşin garibi, bunları yazan arkadaşın aynı zamanda bir Microsoft eğitimcisi olmasıydı! Sabrım günlük “istiab haddini” fazlasıyla aşmış olduğundan, oturup sert bir cevap yazdım. Arkadaşlar, MCSE olmak bu kadar “naylon”laştı mı?