Ken Parker neden sevilir?

30 09 2005


Yarın işe gitmeyeceğim. Saat dokuz gibi uyanıp, sevgili eşimi (Özlem) uyandırma işini Van kedimize bırakacağım. Kedi ile uyandırma işi şöyle oluyor. Eşinize o uykudayken “Canım benim, güzel aşkım” gibi sözler söyleyip, dudağına küçük bir öpücük konduruyorsunuz.

İşin bundan sonrası çok kolay. Aşırı derecede kıskanç olan “erkek kedi” yattığı köşeden fırlayıp sizi birebir taklit edip, Özlem’i dudaklarından koklamaya başlıyor… Özlem kediyi itiyor ama o sırada kedi bana karşı bir taktik mücadele verdiğinden “tam saha pres” uygulayarak yeniden Özlem’i koklamaya, suratını yalamaya başlıyor… “Nıyeeeaaahh” şeklinde sıkıntılı bir haykırışla uyanan Özlem bana “Ali ne yapacağız biz bununla?” diyerek üzüntülü gözlerle bana bakacak. O sırada henüz uykulu olduğundan, benim kediye fırlattığım hain gülümsemeyi yakalayamayacak.

Sıra kedinin karşı atağındadır artık… Özlem artık uyanmış ama yataktan kalkmak istememektedir. Lanet olası hayvan, kadın ruhundan benden daha çok anladığından, başı ile pikeyi kaldırarak içeri doğru bir hamle yapar. Artık yatağın içinde Özlem’in omuzuna başını yaslayarak ona sarılan ve ısıtan kedi; 20 desibellik hafif bir fısıltı ile ona en güzel Miles Davis şarkılarını mırıldamaktadır artık…

Ken Parker’ın “Kentucky“sinden bir tane de bana vereydin ne olurdu yarabbim?

Hayır işin kötüsü, “eşek herif”in rekabet işini iyice abartarak beni 24 saat markaja alması! Nasıl mı? Hemen anlatayım. Yorganın ayak ucundan girerek kimseye sezdirmeden içeri sızmada artık kitap yazacak kadar ustalaşan kedinin aramıza yerleştikten sonra yaptığı ilk iş, dört ayağını Özlem’e sırtını ise bana dayayarak “gerinmek”! Bu taktikle 81 kiloluk bendenizi Özlem’den 10 santim kadar uzaklaştırdıktan sonra, sevgili eşime sarılıyor!

Karım ve beyaz tüylü o şey arasındaki yasak ilişki, artık beraber Penguen dergisi okumaya kadar ilerlemiş durumda! Kedi Özlem’in kucağına oturuyor ve tüm karikatürlere bakıncaya kadar Özlem’in sayfayı çevirmesine izin vermiyor.
- Bitirdin mi oğlum sayfayı?
- Mıırrr…

Eşek herifin iyi de bir mizah zevki var. Özellikle Selçuk Erdem’in sayfasına ve oradaki hayvan resimlerine bayılıyor. Evde yaptıklarını nasıl anlatsam ki? Kapıları açmak, lambaları açıp kapatmak gibi “ekstraları” yetmezmiş gibi, benim favori içeceğim limonlu Freşa’ya da sulanmış durumda! Veteriner efendi “abartmamak şartıyla arada sırada içebilir” fetvasını verdiğinden beri, buzdolabındaki Freşalar daha hızlı tükenmeye başladı!

Evet, kesinlikle bir “Kentucky” edinmeliyim! Barutu ağızdan doldurulan, vurduğunu kısa yoldan ulu manituya kavuşturan bir Kentucky! Evet, evet! Bu iyi bir fikir!

Seni seviyorum Ken Parker!



Gaflet, dalalet ve hatta cehalet!

28 09 2005


Eskiler “Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş” derler ya, birazdan anlatacağım hikâye tam o türden… Hatırlayacağınız üzere bir süre önce Türk edebiyatçılığının “medar-ı iftiharı” Akis Kitap’a buradan bir takım önerilerde bulunmuştuk.

Bunu söylemek hicap veriyor ama önerilerimiz ne yazık ki ciddiye alınmış durumda! Türk internet sektörünün medar-ı iftiharı, müşteri merkezinin telefonları her daim meşgul çalan, “cennetmekân” Ideefixe mağazamız, Paullo Ceolho ismiyle basılan “Made in Tahtakale” kitabı, Latin Amerika Edebiyatı kısmına koymuş! Hayır, işin daha da komiği, Latin Amerika Edebiyatı listesine bu kitabın “birinci sıradan” giriş yapmış olması!

İlahi Ideefixe! Ne şakacısın! Allah seni bildiği gibi yapsın, e mi?

Hayır, isim benzerliğinden ötürü böyle bir hatayı da yapmış değiller… “Editörün notu” diye bir de not düşülmüş kitabın tanıtımının altına: “Simyacının yazarı ile isim benzerliği vardır. İki kitabın yazarı aynı değildir. Bilginize…” diye! İsim benzerliği olabilir ama ürünümüz en bi has Latin edebiyatı ürünüdür! Uyanıklığa bakar mısınız?

Aklıma, 1990′lı yıllarda İtalyan Lisesi’nde okuduğum günlerde yaşadığım bir olay geldi. Sene 1990 ya da 91… O yılın aralık ayının son haftasında, Türkiye’ye ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti gelmiş ve TRT’de “O sole mio” yu söylemişti. Ertesi hafta, yılbaşı gecesi özel televizyon kanallarından biri (muhtemelen Show TV) ekrana İbrahim Tatlıses’i çıkartmış ve İbrahim’e aynı “napoletan”ı çığırttırmıştı: “Ooooğğğ solaaa miyoooo!

O günlerde okulun kopillerinden biri espriyi patlattı: “Pavarotti’nin tekniği varsa, İbraamın Allahı var!”

Kısacası, “Paulo Coelho’nun tekniği varsa, Ideefixe’in de Allahı var!”

Artık ondan da emin değilim ya, neyse…

(…)

Kendilerine zehir zemberek bir mesaj yazdıktan sonra, eşekliklerinin farkına varıp, bu hatalarını dün düzelttiler. Ama internet minare değil ki çuvala sokasın, şu canına yandığımın dünyasında! Google’da “Ideefixe ve Ceolho” deyince, karşınıza yukardaki sayfa geliyor. Ideefixe’in dünya edebiyatına katkısını ölümsüzleştirmek için bu muhteşem ekran görüntüsünü sayfamıza alıyoruz…

Bu arada, Akis Kitap’ın yöneticileri kendilerini uyaran Can Yayınları’na cevap olarak “Aslında sizin bize para ödemeniz gerekir, biz burada Paulo Coelho’nun bedava reklamını yapıyoruz” demiş :)… Bence yerden göğe haklılar, kendilerinden en kısa zamanda yeni Gabriel Garcia Marquez, Jose Saramago, Eduardo Galeano, Pablo Neruda’lar bekliyoruz!

Not 1: Paulo Coelho’nun yayıncısından bir mail geldi. Onu da artık bir dahaki sefere paylaşırım sizinle…



“Küresel bir takım sporu”: Linux

27 09 2005


Bilgi Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde çıkan “Just for Fun / Sadece Eğlenmek İçin” kitabı muhteşem bir söyleşi ile başlıyor. Arka planda otoyolda son sürat giden bir araba, çişi gelen üç kız çocuğu ve bir annenin bulunduğu bu diyalog “yaşamın ve teknolojinin anlamı” üzerine sürüyor.

Özetle anlatmak gerekirse, Linux işletim sisteminin yaratıcısı Linus Torvalds, bu eğlenceli yolculuk sırasında yaşamın ve teknolojinin doğasının “üç ana güdülenme” üzerine kurulduğunu anlatır: Birincisi yaşamda var olmak, ikincisi toplumsal düzen ve üçüncüsü de eğlence…

Torvalds’a göre yaşamda her şey bu düzende gelişir. Ve eğlencenin ötesinde başka bir şey de yoktur. Yani bir mantıkla yaşamın anlamı bu üçüncü evreye ulaşmaktır. Torvalds, bu kışkırtıcı teorisine örnek olarak seksi gösteriyor: “Seks, yaşamda var olmak şeklinde başlamış ama toplumsal bir şey dönüşmüştür. Bu nedenle evleniriz. Ve tarih içinde, kentleşme olgusuyla koşut bir şekilde bu olgu zamanla bir eğlenceye dönüşür…”

Tıpkı teknoloji gibi… Evet, aslına bakılırsa ilk teknolojiler (ateş, yazı ve balta) var olmaya ya da insanoğlunun varlığını daha iyi koşullarda sürdürmeye yönelikti. Teknolojinin toplumsal yönüyse bize telefonu ve televizyonu getirdi. Başlangıçta devletlerin bu iki teknolojiye büyük miktarda yatırım yapmalarının nedeni, bu buluşların toplumsal düzene dönük yanıydı… Günümüzde ise televizyonun ağırlıklı olarak eğlence için kullanıldığı açık. Mobil telefonların nasıl bir hızla eğlenceye doğru kaydığını saymamıza gerek yok.

Torvalds’a göre insanoğlunun yazgısı “şamatalı eğlentiler yaratığı” olmaktır ve teknoloji bunu izler. Torvalds asıl bombasını söyleşisinin sonunda patlatıyor: “Linux’un başarısının sırrı, eğlenceli olmasıdır. Yüz binlerce parlak beynin bir karşılık beklemeksizin fikir jimnastiği yapıp, gelişimine katkıda bulunduğu Linux, artık ‘küresel bir takım sporu’dur.”

Ve insanların takım sporlarını ve özellikle de bir takımın parçası olmayı neden sevdiğine çok iyi bir örnektir…

(…)

Ekim ayının kapağı, tahmin edeceğiniz üzere, TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü’nde bugünlerde son rötuşları atılan “ulusal işletim sistemimiz” Pardus… Uğruna beş kere kapak devirdiğimiz Pardus için geliştirici ekibi ile el ele vererek, çok özenli bir iş çıkardığımızı düşünüyorum…

Umut Pulat’ın Anadolu Kaplanı’nı nasıl sembolleştirdiğini çizgilerle anlattığı; Görkem Çetin‘in bizimle birlikte sabahladığı; Erkan Tekman ve Barış Metin‘in bıkmak usanmaksızın yaptıkları önerilerle zenginleşen bu dosyanın fotoğrafları ise bir başka Pardus geliştiricisine, A. Murat Eren‘e ait…

Biz bu takım sporunu çok sevdik… :)



“Ben yaşamadım, kitaplar arasında büyüdüm”

25 09 2005


Dergi bitti, edebiyat yazıları yeniden başladı… Bugünkü misafirimiz Jorge Luis Borges.

Hikâye bu ya, Borges bir gün havaalanındayken, onu pek seven bir okuru heyecanla Borges’e yaklaşır ve sorar:
-Siz ünlü Borges değil misiniz?
Borges şöyle yanıt verir:
-Evet, kimi zaman…

Borges’i nasıl anlatabilirim ki? Borges iyisi mi, bir ikinci yazının konusu olsun, ben size başlığa çektiğim cümlenin hikâyesini anlatayım…

Dünyanın en çok kitap okuyan insanlarından olan ve muazzam bir kütüphaneye sahip olan Borges, 1955 yılında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in en büyük kütüphanesinin başına getirilir. 900.000 kitap ve Borges başbaşadır artık.

Ama yazgı ona bir oyun oynar… 1955 yılının sonbaharında Borges, artık kör olmuştur. O, artık artık kapaklarını bile doğru dürüst göremediği yüz binlerce kitabın efendisidir! Oturur bir şiir yazar:

"Kimse yakınıp yerindiğimi sanmasın
Bu lütfundan yüce Tanrı’nın,
Bana ilahi bir şaka yaptı
Kitabı ve körlüğü aynı anda bağışladı…"



Başımız sağolsun…

25 09 2005


Bu sabah bir elektronik posta aldım. Mektup, yaklaşık iki ay kadar önce trombosit bulunması “Acilen Clark Kent’ler aranıyor” çağrısını yaptığım Duran Bey’e dairdi… Yücel Erkan Bey’in affına sığınarak, mektubu aşağı alıntılıyorum:

Merhaba Ali Bey,

Ben Yücel Erkan. Daha önce siteniz aracılığıyla duyurduğunuz kan bağışına katılanlardan birisiyim.

Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ve bu kötü haberi vermekten de çekiniyorum. Ne yazık ki, Neriman Hanım’ın eşi Duran Bey geçen hafta pazar günü vefat etmiş.

Ben bu bilgiyi salı günü öğrendim. Benim için büyük bir üzüntü kaynağı oldu. Yaklaşık 1,5 aydır her hafta Cerrahpaşa’ya gidip trombosit veriyordum. Bu benim için neredeyse bir rutine dönüşmüştü.Geçen hafta Neriman Hn. dan telefon gelmeyince, artık aramaktan çekindiğini düşünüp ben aradım ve bu acı haberi aldım.

Hastalıklar ve hastaneler beni çok rahatsız eder. Birşey yapamama duygusuna, dirayetsizliğe kapılırım. Sizin sayenizde ulaştığım Duran Bey’e bir nebze olsun yardımım dokunması beni manen rahatlatıyordu. Son birkaç gündür kendimi bir tanışımı kaybetmiş gibi hissediyorum ve üzülüyorum. Keşke elimden yapabilecek daha fazla birşey gelseydi.

Size yazmamdaki gaye, bilmiyorsanız durumdan haberdar etmek. Ayrıca bu konuda hislerimi açabilecek bir olarak sizi görmem.

Saygılar.

Clark Kent varolma nedenini, ben ise çok geç tanıdığım 35 yaşındaki bir genç insanı kaybettim… Söyleyecek söz bulamıyorum.

… Başımız sağolsun.



Hayallerim, aşkım ve sen…

23 09 2005


Pardus kapağı sabaha karşı nihayet bitti… Son rötuşlarını atıyorum. Saat 9:30 gibi bir göz atmaları için Görkem Çetin ve Erkan Tekman’a atıp, güzel bir banyo yaptıktan sonra işe gideceğim.

Bu konuyu da sayfaya çaktıktan sonra -ki saat 12:00 gibi olur- bir sayıyı bitirmenin en keyifli kısmı olan renkli çıkışlardan sayfaları son kez okuma aşamasına geçeceğiz :)… Pazartesi’den itibaren üç-dört günlük bir mola vereceğim.

Çimende yürümek istiyorum biraz… Ya da ne bileyim, gideyim Balat’a, üstü açık bir mekânda çayımı içip, kitaplarımı okuyayım diyorum.

Geçen gün dergisinden istifa eden bir arkadaş söyledi, bir süredir bunu düşünüyorum: “Modern bir insanın günde üç saatini kendisine ayırması gerekirmiş… Ben üçü geçtim, günün sadece tek bir saatini kendime istiyorum artık!”

Hayat sürprizlerle doludur. Dergiciliği bıraksam ne olur acaba?

Ekran görüntüsü: Gökçen Eraslan



Kim korkar hain Freehand’dan?

19 09 2005


Bu ay üzerimdeki eziyet nihayet çarşamba günü bitecek. “Kayıp Kentin Sokak Haritası” sanırım hayatımda yaptığım en iyi ve en özenli işlerden biri oldu. Buna rağmen bir yanlış yapmaktan korkmuyor değilim. Pardus kapağını biraz daha geciktirmek pahasına da olsa, olası hataları önlemek adına, benim yarın arkeolog Fırat Düzgüner’e gitmeme karar verildi.

Bu arada Atlas dergisindeki arkadaşlar gelip gidip “yapılan işe” bakıyorlar. Sanırım bu sefer onları fena atlattık :).

Pardus kapağı ise biraz ağır da olsa ilerliyor. Cumartesi günü sağolsun, Görkem Çetin evime geldi ve onunla biraz fikir jimnastiği yaptık. Bu sayıya “dürüstçe” cevabını bulup koymayı istediğimiz bir soru vardı: “Windows ortamındaki hangi programların Linux da karşılığı var?”

Tamam, herkes GIMP’i, OpenOffice’i, Mozilla’yı, Kopete’yi falan biliyor ama Linux uç talepleri de karşılayacak mıydı? Örneğin Focus dergisi sayfalarını Quark Xpress’de yapıp, Freehand’de bazı tasarımlarını yapıyordu. Endüstriyel tasarımcı kardeşimin bilgisayarındaki “olmazsa olmaz” yazılımlarsa AutoCAD, Rhino, 3DS Max gibi “baba ürünler”. Bir başka deyişle, Linux “gerçek hayatlarla” örtüşecek miydi?

Görkem gittikten sonra da bu araştırmaya devam edip, ilginç sonuçlara vardım. Bazı konularda özgür yazılım ürünleri çok geride kalırken, bazı alanlarda inanılmaz bir fark atıyordu! Hem de Bilkom fiyatıyla 1.149 ya da 1.599 dolarlık yazılım paketlerinin yaptığı işi “bedavaya” yaptığı halde!

Bu yazılımlardan biri, henüz 0.42.2 sürümünü yayınlayan Inkscape. Bu yazılımı rahatlıkla Macromedia Freehand’in karşısına koyabilirsiniz! Öyle ki, Freehand ile otomatikleştirilmesi 5-6 aşamalı bir süreçle sağlanan bir döngüyü sadece birkaç rakamla oynayarak yapabiliyorsunuz! Belki Freehand kadar oyuncaklı değil ama bir arayüzün nasıl olmasını söylemesi açısından muhteşem bir iş çıkardıkları gerçek. Yazılımın mantığını kapmanız için altı tane basit tutorial’ı izlemeniz yeterli, gerisi zaten “sezgisel” bir şekilde geliyor zaten…

İşin komiği, sadece 8 MB’lık bir kurulum dosyası olan bu yazılımın, çalıştığında sistem belleğinde 6 MB gibi bir alan kaplaması! Şaka gibi…


Geleceğin resim formatı olacağına inandığım SVG’nin tüm avantajlarını sonuna kadar kullanan bir grafik işleme yazılımı olan Inkscape’in 1.0 sürümünde nasıl bir görünüm alacağını açıkçası çok merak ediyorum.

Not: Mike Salsbury Inkscape ile Macromedia Freehand’i karşılaştıran çok ilginç bir test yapmış. Kaçırmayın!



Lisans meselelerine dair

16 09 2005


Çok sevdiğim bloglardan birisi olan Z42, blogunda sanırım beni ve Creative Commons için vermeye çalıştığım çabayı kastederek sitesine şu satırları yazmış:

“özgürlük”ten bahseder, “hadi yazdıklarımızı ortamın nimetlerinden faydalanarak paylaşalım” der, “ama kurallarımızı koyalım; isim haklarımızı, çıkarlarımızı, şunu, bunu koruyalım” da içine katılıverir.

kusura bakmayın ama, “biz sizin kurallarınız olmadan da zaten birbirimize saygılıydık. sizin kurallarınız, dayatmalarınız, çıkara dayalı ortaya döktükleriniz, küçük hesaplarınız olmadan da ahlakımız ve ortamımız güzel.”

kendinizi pazarlamak, isimlerinizi duyurmak, “bakın ben kimim, neler neler yapıyorum” diyebilmeniz için oluşmadı bu ortam…

Z42 bu satırları yazarken, beni aklından bile geçirmemişti belki ama yazısının adresi beni işaret eder gibi duruyor, çünkü sitemde yazılanları “ticari işler dışında” hemen herkesin paylaşımına açan, hatta insanlara “buyrun isterseniz bu yazıyı alıp, eklemeler yapıp geliştirebilir, hatta altına kendi imzanızı atabilirsiniz” diyen bir lisans ile içeriğimi korumaya çalışıyorum. Üstelik bunu sanırım en çok yüksek sesle söyleyen de benim…

Sanırım burada “paylaşma” eyleminin üzerinde biraz daha durmamız gerekiyor. Evet içeriğimi bu gezegen üzerinde yaşayan herkesle paylaşıyorum. Creative Commons logosunun üzerine tıkladığınızda karşınıza gelen ilk kelimeler olan “You are free: * to copy, distribute, display, and perform the work. * to make derivative works.” tam da bunu söylüyor.

Ama bazı kurallarım da var… Birincisi, kişinin yaptığı tüm işlerde yazının ama ortasında ama dibinde, “Ya Ali Işıngör diye bir adam var, adresi de şudur, bu yazıyı yazarken ondan yararlandık” demesini istiyorum. Bir de bunu yaparken, share alike prensibi gereği, aynen benim yaptığım gibi onu da içeriğini başkalarının kullanımına açmaya zorluyorum. Belki kötü bir teşbih olacak ama kimsenin benim yazdığım bir metinden yararlanıp, sonra (tıpkı BSD lisanslarında olduğu gibi) bunu sahiplenmesini, başkalarına “bikbik”lenmesini de istemiyorum…

Bu yaptığım aslında, bu sitenin GPL mantığı içersinde, sonsuza kadar özgür kalmasını sağlamaktan başka bir şey değil. Bugün tüm Linux dağıtımları, kütüphanelerdeki el yazması birkaç yüzyıllık kitaplar bile bir lisans modeli ile (GFDL, OPL) korunuyorlar.

Ha, bir de yazdığım bir metnin yarın Coca-Cola reklamında ya da bir kitapta (Bazen Focus’un eski sayılarında yayınlanmış yazılarımı da koyuyorum buraya) kullanılmasını istemiyorum. Bilmiyorum, çok şey mi istiyorum?

Yazıdaki “kendinizi pazarlamak, isimlerinizi duyurmak” kısmının ise beni sadece yaraladığını söylemekle yetineceğim… Biliyorum, beni düşünmemişti muhtemelen Z42, ama yazıda tarif edilen korumacı ve lisanslama yanlısı düşünceye sahip kişilerden biriyim ben de. Üzerime alınmam için bu “yeter sebep” değil mi?

Z42′nin sahibi bir süre önce büyük bir incelik gösterip, yazımdan bir alıntıyı sitesinde kullanıp kullanamayacağını sormuştu. Kendisine gönderdiğim cevap tam olarak şuydu:

Kaynağını belirttiğiniz sürece -ki belirttiğinizi söylüyorsunuz- elbette bir sakınca yok… Burkina Fasa Fiso, “Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 2.5″ sözleşmesi uyarınca, kaynağı belirtildiği takdirde, ayrıca izin almaya gerek duymaksızın tüm içeriğini dünyanın paylaşımına açan bir site… Afiyetle kullanın, siz de açın :)

Haber verdiğiniz için yine de sağolun…

Kısacası, haber vermenize bile gerek yok.

Not: Yukardaki resim ne olabilir ki? Hay Allah! Nereden girmiş araya? :) Yoksa yoksa bu “Pardus Kurulan CD”nin kurulum ekranı mı? Yımırtanın sarısına, çiçeğin üzerindeki arıya can veren rabbım, daha nelere can veriyor! Şaka bir yana Pardus kapağı “çiçek gibi” oluyor! İki gün önce evlenen A. Murat Eren’in isteğine uyarak, Eray Özkural’ın fotoğrafını dergide büyükçe kullandık…