“Hayalgücü” ile savaşan ordu

17 08 2005

Yeterince tankınız, askeriniz hatta uçaklarınızı kaldıracak
benzininiz yoksa nasıl savaşırsınız? “Hayalgücü” ile mi?
İkinci Dünya Savaşı’nda Japonlar öyle yaptılar!

Iwo Jima alınmalıydı. Hem de ne pahasına olursa olsun! Küçük bir havalimanı, iki balıkçı köyü ve adanın ucundaki tek tepesiyle Iwo Jima, korunaksızdı. Amerikan uçakları adanın üzerinde saatlerce uçmuş ve birkaç yüz kişilik Japon müfrezesinin dışında kimseyi görmemişti. Bu adayı fethetmek, neredeyse keyifli bir yaz yürüyüşüne benzeyecekti.

Amerikalılar haklıydılar. Adada neredeyse kimse yoktu. Japonya’yı bombalayacak ağır bombardıman uçaklarının havalanacağı bu küçük volkanik ada, derin bir sessizliğe gömülmüş gibiydi…

Amerikalılar, 1945 yazına gelindiğinde sessizliğin anlamını artık biliyorlardı. Guadalcanal ve Filipinler’deki savaşlarda inanılmayacak şeyler görmüşlerdi. Ama bu seferki iş kolay olacağa benziyordu, 12 kilometrekarelik bir adada kaç Japon saklanabilirdi ki?

Çıkartmayı yönetecek Amiral Spruance’ın kesin emri vardı: Amerikalı denizciler adaya çıktığında, bir tekinin bile burnu kanamayacaktı! Hava Kuvvetleri tam 10 hafta boyunca, Heybeliada büyüklüğündeki bu adayı elindeki her şeyle bombaladı! Çıkartma günü, Amerikalılar adada çok zayıf bir dirençle karşılaşacaklarına emindiler…

Fukakku taktiği
Adadaki Japon birliklerinin kumandanı Tadamaçi Kuribiyaşi, bu “keyifli yaz yürüyüşü”nü Amerikalılar için tam bir cehenneme çevirdi. Bombardımandan bir ay önce adaya gizlice yerleşen Japon birlikleri ölümüne çalışmış ve bir ayda bu küçücük adanın altında karınca yuvasını andıran tüneller kazmışlardı.

Adanın altında kazılan tünellerde, 25.000 Japon askeri Amerikalıların gelmesini beklemişler; ağır bombardıman sırasında ise, Amerikalıları kandırmak için sadece birkaç hava bataryası cevap vermişti. Bu cılız direniş susturulduğunda, Amerikalılar artık emindi. Adada birkaç yüz Japon askeri ya var ya yoktu!


Iwo Jima sahilleri bir çıkarma gemisi ve tank mezarlığına dönmüştü.
Metrekare başına düşen bomba miktarı ürkütücü bir rakamdı: 13 ton!

19 Şubat 1945 günü Amerikalılar Iwo Jima sahiline ayak bastığında, 27 bin Japon askeri bir anda üzerlerine çullandı. Binlerce Amerikan askeri sadece ilk üç dakika içinde öldü. Donanmanın top salvosu, Hava Kuvvetleri’nin avcı uçakları bile denizcileri kurtaramamıştı. 25 kilometre uzunluğundaki tüneller zincirine bağlı 1.500 yeraltı koruganından bir anda çıkan Japonlar, yarım saatlik “Bansai” saldırısından sonra, tanklarıyla birlikte tekrar ortadan kaybolmuşlardı! Amerikalılar, Iwo Jima’da ilk kez “hayalet bir ordu” ile savaşıyorlardı!


Amerikan Hava Kuvvetleri Iwo Jima’yı bombaladıkça Japonlar tünellere çekildiler.
Resimde görülen minyatür Japon tankı, tünellere kolayca girebilmesi için tasarlanmıştı.

Beşinci günün sonuna gelindiğinde, Amerikalılar sahilden içeriye doğru sadece 450 metre ilerleyebilmişlerdi. Daha fazla ilerlediklerinde, Japonlar bu sefer arkalarından çıkıyordu! Çıkartmayı yapanlar, adanın etrafını çeviren yüzlerce gemiye ve bire üçlük sayı üstünlüğüne rağmen, adada kuşatılmışlardı.

Tadamaçi Kuribiyaşi, eğitimini Amerika ve Kanada’da almış, akıllı bir askerdi. Denizde, havada ve karada üstün Amerikalılar karşısında, savaşı yeraltına indirmişti! Kuribiyaşi’nin “fukakku”, yani canlı esir vermeme taktiği Amerikalı denizcilere korku salmıştı. Adaya çıkan 76 bin “Marines”, 35 gün süren savaşın ancak 20. gününde bir Japon askerini canlı ele geçirmeyi başarabilmişlerdi!

Iwo Jima, arkalarında muazzam bir hava ve donanma desteği olan 76.000 Amerikan askerine karşı, kısıtlı cephane ile savaşan 25 bin Japon askerinin verdiği bir kahramanlık hikâyesiydi. 200 kadarı dışında 25 bin Japon askerinin tümünün öldüğü bu savaşta, Japonlar adaya çıkan her üç Amerikan askerinden birini öldürdüler. Amerikan ordusunun Iwo Jima’da verdiği 23.000 ölü, Pasifik’te o güne kadar verilen en büyük kayıptı…

Avustralya’nın dibindeki fethedilemeyen ada
Japonlar Rabaul’daki küçük Avustralya garnizonunu, 23 Ocak 1942’de yendiler. Bu orta büyüklükteki ada, imparatorluk ordusunun Avustralya kıtasını fethetmek için hazırlandığı “büyük işgal hareketi”nin sıçrama tahtası olacaktı!

Rabaul gerçek bir kaleye dönüştürüldü ve Papua Yeni Gine, Solomon Adaları ve Avustralya’yı işgal etmek için bir levazım üssü yapıldı. Kokoda Trail, Milne Körfezi, Bougainville, Guadalcanal ve Mercan Denizi Savaşı’na, katılan Japon orduları hep Rabaul’dan yola çıktılar.

Rabaul’un süngertaşı tepelerine 500 kilometre uzunluğunda bir tüneller zinciri oyuldu. Bu tünellerden 15’i hastane amaçlı kullanılırken, 4 kilometre uzunluğundaki bir tünel de 2.500 yatak kapasiteli bir hastane olarak inşa edilmişti! Tüneller Singapur’da yakalanan Amerikalı savaş tutsaklarına ve yöre halkına kazdırılmıştı. Bu zorlu çalışma sırasında birçok tutsak öldü.
“Rabaul Kalesi” 5 uçak pistine, bir balona, bir de denizaltı üssüne sahipti! Çok sayıda donanma gemisiyle birlikte, toplam 200.000 kişilik bir Japon ordusunu barındırıyordu! Tünellerine tankların, uçakların ve hatta denizatlıların saklandığı bu ada, Avustralya’nın yanı başında olmasına rağmen, Amerikalıların işgaline uğramadı. Amerikalılar etrafındaki tüm adaları almalarına karşın, bu adaya çıkartma yapmaya cesaret edemediler. Rabaul, savaşın son günlerinde, Tokyo’dan 8.000 kilometre uzaktaki bir Japon kalesiydi!

Adadaki 70.000 Japon askeri, ancak Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombalarının atılmasından ve Japonya’nın teslim anlaşmasını imzalamasından sonra iki yıl sonra ülkelerine dönebildiler.

Tora, Tora, Tora!
Savaşın belki de en doğru kullanılan uçağı olan Mitsubishi Zero’lar, Pearl Harbor’u bombalamak için, uçak gemilerinden birbiri ardına havalanırken, Yamamoto’nun aklında bir tek soru vardı: “Darbeyi ilk vuran kazanır mı?”.

Amiral, Japonya’nın zaferi kazanamayacağını düşünerek, İngiltere ile Birleşik Devletler’e açılacak bir savaşa hep karşı çıkmıştı. Ama, sözünü kimseye dinletememişti. Derin bir incelemeden sonra şu sonuca varmıştı: “Japonya’nın tek başarı şansı, Amerika’nın korkunç Pasifik Donanması’nı tek vuruşla sakatlamaktır”.

7 Aralık 1941 Pazar sabahı, Pearl Harbor’un doğusunda ve batısında yükselen dağların doruklarında bulutlar vardı. Hawaii’deki Amerikan Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklardan yalnızca yedi tanesi devriye gezmekteydi. Uçaksavarların başında kimse yoktu. Donanmanın 780 topunun yalnız dörtte birinin personeli görevlerindeydi. Ordunun 31 bataryasından dördü mevzilenmişti, ama bunların da cephanesi yoktu; cephaneler, bozulma ya da paslanmayı önlemek üzere depoya gönderilmişti.

Saat 7:40’ta, “Niikata Dağı’na tırmanın” emrini alan ve kullandığı bombardıman uçağıyla çok yüksekten uçan Yarbay Fuşida, saldırı emrini mors alfabesiyle verdi: “Tora, Tora, Tora!” Kaplan anlamına gelen bu söz, şifreli olarak, “Baskın başarıyla gerçekleşiyor” demekti.
Japonların planı basit, ama etkiliydi. Amerikalıların karşı saldırısını önlemek için, bütün askeri havaalanlarını sistemli biçimde yakıp yıkmakla işe başlıyorlardı. İlk hava saldırı dalgasındaki 40 torpido uçağı, 51 pike bombardıman uçağı ve 49 ağır bombardıman uçağı bombalarla hedeflerini yok ettiler. 80 pike bombardıman uçağı, 54 yüksek irtifa bombardıman uçağı ve 36 avcı uçağından oluşan ikinci saldırı dalgasının ana hedefi ise ABD’nin Pasifik Donanması’na ait gemilerdi.

“Doğan Güneş”, Tokyo’yu aydınlatmaya başlıyordu. Baskına ilişkin ayrıntılı haberler geldikçe, İmparatorluk Donanması Genel Karargâhı’ndaki coşku artıyordu. En ölçülü, ihtiyatlı kimse için bile ABD’nin Pasifik Filosu’nun perişan olduğu apaçık ortadaydı. Müttefikler’in Pasifik’teki kudretlerinin başlıca aracı artık felce uğramıştı, Asya’nın fethi işi devam edebilirdi: “Bansai!”

Amerika’yı işgal edemiyoruz, bari ormanlarını yakalım!
Pearl Harbor’dan sonra Japon Kuvvetleri Pasifik ve Güneydoğu Asya’da cirit atarak, Avrupa sömürge imparatorluklarını yıldırmışlar, Çin’i güneyden kuşatmışlar, Hindistan’a gözdağı verirken, birbirine uzaklıkları 12 bin kilometre olan bir coğrafyada savaşa girmişlerdi. Japonlar güneyde Papua Yeni Gine’nin tropik ormanlarında savaşırken, kuzeydeyse Amerika’yı “işgale” kalkışmışlardı!

Japonlar, Pearl Harbor’dan tam 7 ay sonra, Alaska eyaletine ait Aleut Adaları’nı ele geçirerek “Amerika’nın İşgali Harekâtı”na başlamışlardı! Elbet, Japonlar bunu yapabilecek askeri güce sahip değildi, ama o günlerdeki Amerikan kamuoyu bundan son derece rahatsız olmuş, California sahillerine Japonların yapacağı çıkartma “gün sayar” olmuştu. Batı sahillerinde yaşayan milyonlarca Amerikalı, evlerinin bahçesine siperler kazıyordu. Ayrıca, Los Angeles sahilleri boyunca kurulan yüzlerce gözetleme kulesi, ufuktaki Japon çıkartma gemilerini arıyordu!

Bu dönemde Japonlar Tokyo’dan bıraktıkları atmosfer balonları ile California ormanlarını yakmaya kalkıştılar! Çılgınca, ama gerçek… İşin garibi, Pasifik’te batıdan doğuya esen rüzgârların etkisiyle, 9.000 atmosfer balonunun bir düzine kadarı Amerika kıyılarına ulaştı, hatta iki-üç tanesi içindeki yanıcı maddelerle California ormanlarına düşerek, küçük yangınlar da çıkarmayı başardı! Yangın yerinde bulunan atmosfer balonu ve Japon bayrağı kalıntılarının Amerika’da yarattığı paniği, ne siz sorun ne de biz anlatalım!..

“Buşido” kuralları ile eğitim
1920’li ve 1930’lu yılların ırkçı önyargılarının dünyasında batılı, Japonlara “küçük sarı adamlar” deyip geçme eğilimindeydi.

“Kavruk ve makineden anlamayan” genellemenin ne kadar saçma olduğu, Pearl Harbor ve Filipinler’e yönelen yıkıcı saldırılar sırasında ortaya çıktı. Japon Donanması hem gündüz hem gece çarpışmaları için sıkı eğitim yapıyor ve öğretilenleri iyi öğreniyordu; deniz ataşeleri Tokyo’daki planlamacıları ve gemi tasarımcılarını sürekli bir bilgi akışıyla besliyorlardı. Hem ordu hem de donanma hava kuvvetleri iyi eğitimliydi; çok sayıda usta pilotları, görevlerine son derece bağlı mürettebatları vardı.


Japonlar pratik bir hesaplamayla, bir Amerikan savaş gemisini batırmak için
sadece üç kamikazeye ihtiyaçları olduğunu anlamışlardı. Bir savaş gemisinin
maliyetiyse 100 savaş uçağından fazlaydı. Uçak geri dönmeyeceği için
yakıt gereksinimi de yarı yarıya düşmüş oluyordu!

Kararlı ve aşırı yurtsever subaylarının yönetiminde buşido (Japonların geleneksel savaş sanatı) kurallarıyla eğitilen bu askerler, savunma ve saldırı savaşında müthiştiler. Başka ordularda “son adam kalıncaya kadar dövüşmek” lafta kalırken, Japon askerleri bu deyimi gerçek anlamıyla alıyor ve bunu gerçekten yapıyorlardı.

Japonya’da zorunlu askerlik olduğundan, ordunun insan gücü ihtiyacını gidermesi de kolaydı. İlk yıllarda ordunun kapasitesi sınırlıydı, ama genişletme programı ile 1937’deki 24 tümen ve 51 hava filosu, 1941’de 51 aktif tümene ve 133 hava filosuna çıkmıştı. Bunların haricinde 30 tümen daha görev alacaktı. Böylece Japon Ordusu 2 milyon yedek destekli, 1 milyondan fazla askere sahipti.

Japonların gizli silahları
Japonların Asya ve Pasifik Okyanusu gibi geniş bir coğrafyada Amerika, İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda ve Çin ile aynı anda savaşabilmesinin ardında, savaş alanında muazzam bir “yaratıcılığa” sahip olması yatıyor.

Japonya, ne asker sayısı ne de silah endüstrisi açısından bu ülkelerle yarışabilirdi, ama çok daha “yaratıcı”ydı. Çok daha az kaynak ve askerle tüm bu ülkelere kök söktürmesinin ardında, düşmanı şaşırtan taktiklere başvurmaları yatıyordu. Örneğin, kamikazeler. Atom bombası atıldığı sırada bile, Japonların anakarayı koruyacak 1.500 kamikaze uçağına sahip olması, savaşın son perdesi için Amerikalıların karabasanlar görmelerine neden oluyordu.

Japonların savaşın son safhasında geliştirdiği, ama atom bombası yüzünden kullanmaya fırsat bulamadığı “gizli silahları” arasında en ilginç olanı, hiç kuşkusuz, Aichi M6A Seiran uçağıydı. Panama Kanalı’nı bombalamak için tasarlanan ve yalnızca 28 tane üretilebilen bu uçak, denizaltıya yüklenebiliyordu! Aichi M6A Seiran, eğer atom bombasından önce üretilebilseydi, artık abluka altında bulunan Japonya’dan denizaltılar yoluyla ayrılacak ve Pasifik ortasından bir noktadan kalkıp, Panama Kanalı’nı bombalayarak Pasifik Donanması’nı Atlantik Donanması’ndan koparacaktı!

Ah şu yokluk olmasa, ne güzel savaşırdık!
Peki, tüm bu yaratıcılığına rağmen Japonya neden yenildi? Her şeyden önce, hammadde eksikliğinden. Pasifik’te yenilen Japonya, petrol gibi birçok temel maddeye artık erişemiyordu. Gaz, elektrik, kömür gibi maddeler çok azalmıştı. Artık evlerde banyo yapmak tarihe karışmış, kamuya açık hamamlar ise kalabalıktan girilmez olmuştu. Hamamlarda sokaktan odun parçaları toplayarak sıcaklık sağlanıyor, buralarda yıkanma deneyimine ise “küvette patates yıkama” deniyordu. Kimi Japonlar ısınabilmek için kitaplarını yakıyorlardı.

Benzin sıkıntısı yüzünden uçaklar iki saatten fazla uçamıyordu. Çaresizlik içinde olan donanma, yakıt yerine kullanmak üzere “çam kökü yağı” kampanyasına başvurdu. Bu arada “200 çam kökü, bir uçağı bir saat süreyle havada tutar” sloganıyla tüm Japon halkı ellerinde kazma kürek çam köklerini çıkarmaya yönlendirildi. Ancak bu emekler boşa gitmeye mahkûmdu. Bir galon petrol elde etmek için 1.000 kişinin 2,5 günlük mesaisi gerekiyordu. Amaçlanan resmi hedef, günde 12 bin varil petrol üretimi olduğundan, bu hedefe ulaşmak için her gün 1,5 milyon işçinin yalnızca bu işte çalıştırılması gerekiyordu.

Durum son derece ümitsizdi. Ancak, bu görüşü hükümetin her üyesi aynen paylaşmıyordu. Hükümetin desteklediği slogan ise şuydu: “100 milyon insan bir bütün halinde ulus için ölmeyi bekliyor”. 1945 Mart’ında Iwo Jima Savaşı’nda Japonların işgale karşı gösterdiği direniş öyle şiddetli ve fanatik düzeydeydi ki, Amerikan komutanları Japon adalarının işgali için kayıplarının “en az 268 bin” olacağını hesaplamışlardı. Bu hesabın sonucu ise, tarihin o güne kadar gördüğü en korkunç silah olan atom bombası oldu….

Not 1: Ulaş Aktuna ve Ali Işıngör’ün birlikte hazırladıkları bu dosya, Focus dergisinin 2004 Ağustos sayısında yayınlandı. İkinci Dünya Savaşı’nın resmen sona ermesinin 60. yıldönümünü anacağımız şu günlerde, savaşın bir de hollywood filmlerinde “anlatılmayan tarafı”nın olduğunu hatırlayalım istedim.

Not 2: Cumartesi günü yeni sayıyı bağlıyoruz. Ekim sayısının kapak konusu “Bizden Çalınanlar”. Truva’nın altınlarından Elmalı Hazinesi’ne, Venedik kentinin sembolü Quadriga Atları’ndan temel taşlarına kadar sökülen Bergama Sunağı’na kadar bu topraklardan nasıl çalındığını anlatıyoruz… Ekim sayısını kaçırmayın!

Not 3: Bir ara kafamı toparlarsam, Copyleft ve Copyright’a dayanan farklı lisans modellerini yazmak istiyorum.



Bir “doğaçlama kampanya”nın düşündürdükleri…

16 08 2005


Neriman Hanım’ı trombosit bağışı için arayan altı kişi var! Ne diyeceğimi bilmiyorum. En iyisi, Susam Sokağı’nın Büdü’sünün söylediği şarkıyı yüksek sesle bağırmak! :)

bazı günler ben oturup da,
altı için bir şarkı söylerim, altı
altı tuğla
düşünürüm,
bazen de altı çubuk
altı

senin iki gözün bir burnun
var,
bir elinde tam beş parmak var,
dört ayağı var iskemlenin,
altının yerini tutamaz hiiiiç,
altı

altı en güzel sayı
bazen
büdü bir sayı tut derler bana
ben hep o sayıyı tutarım
sevdiğim sayı
altı…

Şarkının orta yerinde Edi, Büdü’ye “Ama Büdü, altı hiç kimsenin sevdiği sayı değildir ki!” der. Olsun… Biz yine de altıyı seviyoruz!

Not: Bu mesajla birlikte, trombosit yazılarına son veriyorum. Hiç kimseden talep etmediğim halde, Türk bloggerlarının “duyarlılığı sayesinde” küçük bir yazı aniden bir kampanyaya dönüştü. Sadece Neriman Hanım’ın eşine değil, küçük Hilal’e de yardım ulaştırmayı başardık. Ancak, Burkinafasafiso üzerinden yürüyecek bir kampanyanın bundan sonrası için yetersiz olacağını, bunun için yeni bir yapılanmaya gitmemizin gerektiğini düşünüyorum.

Blogcu.com’dan arkadaşlar hemen “Kan Aranıyor” adıyla bir blog açtılar. İyi bir girişim olmakla beraber, bunun yeterli olacağını düşünmüyorum. Daha açık söylemek gerekirse, insanların “kan aranıyor” çağrılarını okumak için bir siteyi izleyeceğine inanmıyorum. Eğer öyle olsaydı, çoğumuzun Kanbankası sitesinden haberdar olması gerekirdi! Benim aklıma gelen ilk öneri, blogkardeşliği kutucuklarının arada sırada Kanbankası.gen.tr’de yayınlanan duyuruları da döndürmesi… Bu kutucuklar vasıtasıyla, bugün olduğu gibi 40 kadar blogda değil, 500′ü aşkın sitede döner acil yardım çağrıları. Bunun kararını elbet Blog Kardeşliği yöneticileri verecektir.

Bir “doğaçlama” şeklinde gelişen bu kampanya sırasında, gerek bloga yorum yazan gerekse de kişisel mail atan arkadaşların yazdıkları içinde, iki kişinin söyledikleri kafamı çok yordu. Bunlardan Loony Bin (gerçek adını bilmiyorum), bloggerlığın “vatandaş gazeteciliği” yönünden bahsetti… Bunun, tartışmamız gereken bir kavram olduğunu düşünüyorum.

Son olarak, bu işe omuz veren herkese teşekkür ediyorum. Hepimizin eline sağlık…



“Her nerde yaşıyor ve nerede yaşatılıyorsan”

15 08 2005


Demin Neriman Hanım ile konuştum. Çağrımız işe yaramış :).. Bugün Yücel isimli bir blog okuru (belki de aynı zamanda yazardır, kimbilir?) arkadaş, Cerrahpaşa’ya trombosit bağışlamaya gitmiş. Neriman Hanım, yüzlerce kez teşekkür ettiğinde boğazımda nasıl bir düğüm oluştuğunu size anlatamam…

Teşekkürler Yücel… Sen demin beni ağlattın ya, Tanrı da seni güldürsün…

Not (16 Ağustos Salı): Artık bir de SuperGirl’ümüz var! Yasemin Hanım ve adını bilmediğim bir kişi daha aramış Neriman Hanım’ı :)…



Acilen “Clark Kent”ler aranıyor!

14 08 2005


Bamboocha çekirdek aileyle eğlenmek, dost insanlarla tanışmak, şömine ateşinin önünde keyif çatmak… Bamboocha hayata koca bir kaşıkla dalmak demek!

İyi haberimiz bu. Bendeniz, ailenizin gazetecisi, dördüncü tekil şahıs dostunuz, kalplerdeki kaymak Ali Işıngör, dün, 31 yıllık hayatının en anlamlı, en güzel işlerinden birini yaptı… Bir insanın hayatını kurtardım!

Kendimi bir “Bamboocha”, gözlüklerinin arkasından her an uzaya fırlayabilecek bir “Clark Kent” yani Süpermen gibi hissetmeme neden olan olayı anlatayım. İhtiyaç sahibi 35 yaşındaki birine, neredeyse yaşıtım olan bir insana “bir ünite trombosit” vererek, onun yaşamasını sağladım. Hayat kurtarmak çok garip bir duygu, özellikle de kurtardığınız insan yaşıtınız ya da genç bir bebekse…

İsteyen bu yazıyı okumayı, burada bıraksın…

Şimdi kötü haberi veriyorum. Benim “Clark Kent”liğim sadece 24 saat sürecek! Adını dahi bilmediğim bu genç insan, bir önceki gün koskoca İstanbul’da B RH+ kan grubu trombosit sağlayacak bir “insan evladı” bulamamıştı! Dün benim iki saatimi ayırıp, bu insana verdiğim bir ünitelik trombosit, ağır bir lösemi geçiren bu insanı bir 24 saat, bilemediniz bir 48 saat daha yaşatacak…

“İnsan eti ağırdır” der eskiler. “Birisini yaşatmak için bu kadar çabaya değer mi?” diye soracak olanlar, bu kişinin kendi anne-babası, kızı ya da sevdiği insan olduğunu düşünsünler sadece… Dün bana nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen Neriman Hanım için içerde bir ünite trombosit bekleyen kişi, onun “sevdiği erkek”ti… Yarın, sizin erkeğiniz ya da kadınınız olabilir bu kişi…

Bilmeyenlere hemen anlatayım: Trombosit, herkesin kanında bulunan ve kanda pıhtılaşmayı sağlayan madde. Bir ünite trombosit bağışlamak istediğinizde bir makineye bağlanıyorsunuz ve bir kolunuzdan alınan kan, bu hücrelerin “çok küçük bir kısmı” alınarak diğer kolunuzdan size geri veriliyor. Bir başka deyişle, vücudunuzdaki kan miktarı azalmadığı için, “kırmızı kan” bağışından sonra görülen halsizlik ve güçten düşme sorununu yaşamıyorsunuz…

Trombositler ortalama ömürleri dokuz gün süren hücreler olduğu için, insan bedeni, vücudundaki trombosit hücrelerini üç gün içinde yenileyebiliyor. Kısacası, size sadece iki saate mal olacak bir işlem bu…

Dün, 14 milyonluk bu kentin tek “Clark Kent”i bendim… Eğer siz de bu ayrıcalığı yaşamak istiyor ve kan grubunuz B RH+ ise, Neriman Hanım’ı 0537 318 21 35 numaralı telefondan arayın…

Ve bana inanın, bir yaşam kurtarmanın ve hayatta bir günlüğüne “Clark Kent” olmanın hiçbir zararı yok…

Not 1: Neriman Hanım’ın eşi, İstanbul-Cerrahpaşa’da yatıyor. Diğer kan gruplarından birine sahipseniz, yardım edebileceğiniz diğer insanların çığlıklarını buradan duyabilirsiniz…

Not 2: Trombosit verme işlemi öncesinde yapılan testler sayesinde, kanınıza dair tüm bilgilere de kavuşuyorsunuz. Örneğin ben tam bir “trombosit pınarı”ymışım. Bir insanın kanında maksimum 400 olan trombosit oranı bende 394 çıktı!

Not 3: B RH-, zor bulunan bir kan grubu… 1990 doğumlu Hilal Palabayık henüz çok genç ve onun da yaşamak için her gün bir ünite trombosite ihtiyacı var. Şanslı olduğu günler bulabiliyor, bazense hiç bulamıyormuş…

Not 4 (İki hafta sonra, 29 Ağustos Pazartesi): Antalya Anadolu Lisesi Mezunları, Aptal, Arshiv Blog, Bengisuyum, Bildirgeç, Birabanor’un Seyir Defteri, Blog Azizk, Bu Ne Bee?, Cemshid.gen.tr, Çocuksun Sen, Deeper And Faster, Deniz Kırıcı, Dostlar Limanı, Ejderha Zamanı, Esin Perisi, Emin Akdamar, Gayya Kuyusu, Gereksiz Blog, Gölge Oyunu, Hasır Sepet, Hayvanat Bahçesi, Hey Little Girl, Hhmmmhmm, Hiç’in Azab-ı Mukaddes’i, İki İleri Bir Geri, İlintiler, İzlenimsel Betimlemeler, Journey To Blue, Jurnal, Karalamalar.net, Kriptografi Gördüm, Krizalit Kristalin, Leo Khan, Loony Bin, Manhem Blog, Metsepman, Mevsim Sepya, Molaverrahatla, MSelcuk, Mtldantoloji, Muk’s World, Not Defteri, Oğuzhan, Plasticwings, Prag-matik, Psychedelic Pink, Sunipeyk, Tanrı Evrenle Zar Atmaz, Taksimetre, There Is No Silver Bullet, Selim Topaloğlu, Seyir Defterim, Vebihamdik, Yeni Dünyalar, Zırvalama Salak, 029ur, Blogkardeşliği ve Blogcu.com‘cu arkadaşlar sağolsunlar, bu çağrıya bloglarında yer verdiler. Bu arada blogculardan onbirinci bağış da gelmiş! Blogger olmaktan hiç bu kadar gurur duymamıştım… Bu çağrıyı kişisel blogunda yayan tüm arkadaşlara teşekkürler…



“Bir gün Urartular geri dönecek”

13 08 2005


İran sınırındaki Çavuştepe Kalesi’nde sert bir rüzgâr karşılıyor bizi. Kuş uçmaz kervan geçmez bu yerde, sessizliği İran’dan gelen yüklü kamyonlar bozuyor. Çavuştepe, İran sınırına 40 kilometre mesafede, ama her yere uzak, herkesten uzak…

Urartu kralı II. Sardur’un verimli tarım arazilerini ve ticaret yollarını korumak için inşa ettirdiği bir kale Çavuştepe. Urartuca adı Sardurinihili, yani “Sardur’un kenti” olan kale, İskitlerin M.Ö. 7. yüzyıldaki istilasına kadar Urartu ordusunun tahıl ambarı olarak kullanılmış. Bugün bile kale içinde toprağa gömülü çömleklerin içinden 3000 yıl önceki, artık yanmış olan buğday taneleri çıkıyor.

42 yıldır Çavuştepe’yi ve Urartuların tahıl dolu çömleklerini koruyan bir bekçi var; adı Mehmet Kuşman… Sadece bu kadar mı? Değil. Kuşman, dünyada Urartuca’yı okuyabilen 38 kişiden biri!

“Yalnızdım, burada ben, çok yalnızdım” diyor Mehmet Kuşman; “Özellikle kış döneminde bir ben kalırdım, bir de kale…”

Çavuştepe’nin bu çorak tepesini bekleyen Kuşman’ın, 55 harfi ile “çiviyazılarının en zorlusu” olarak kabul edilen Urartuca’yı öğrenmesi, kolay olmamış: “Bu yazı çok mu zor, diye sormuştum kazı başkanı Afif Erzen Hoca’ya. ‘Evet çok zor! Ne yapacaksın’ diye sordu biraz da kızarak. ‘Öğrenmek istiyorum’ deyince ‘Hadi ordan!’ diyerek beni başından savdı. Biraz zoruma gitti açıkçası, ama vazgeçmedim. İyi ki de vazgeçmemişim…”

Urartuca’yı Asurca, Asurca’yı da Med dili izlemiş… Kuşman’ın şimdiki hedefi ise Sümerce. Devletin verdiği bekçi maaşı yetmeyen, ama Heisenberg Üniversitesi tarafından Almanya’ya davet edilen Mehmet Kuşman, bir süredir üzerinde Urartuca yazıların olduğu küçük süs eşyaları yaparak, geçimine katkı sağlıyor. Boynunda taşıdığı kolyede, Urartuların en büyük tanrısı, “savaş ve devlet” tanrısı Haldi’nin adı var. Aradan geçen 3000 yıl bile, Haldi’nin bu coğrafyadaki egemenliğini kırmaya yetmemiş…

Mehmet Kuşman ile görüşmek üzere Van’a gittiğimizde, bir de sürprizle, “Dünya’nın Urartuca konuşabilen 39’uncu kişisi” ile karşılaştık! Muhammed Karaca, Gürpınar İlçe Emniyet Amirliği’nde çalışan bir polis memuru. Urartuların bir gün dönmesini ve onlarla doya doya Urartuca konuşacağı günü bekliyor. Suskun birisi Muhammed Karaca, çok fazla konuşmuyor. Kim bilir, belki de günümüz insanlarına anlatamadıklarını, Urartularla konuşuyordur…

Not 1: Yukardaki fotoğraf, Tempo dergisinden Okur Konuralp’e dair. Affına sığınarak buraya alıyorum resmi. Pazartesi günü dergiye gittiğimde kendi çektiğim kare ile değiştireceğim.



Bardağın her iki yarısı da boş olursa!

11 08 2005


Eski bir Rus fıkrasıdır…

Kötümser söylenmeye başlamış: “Bundan daha kötüsü olamaz!”
İyimser karşı çıkmış: “Olur, olur…”

Son bir haftadır site ile daha doğrusu Internet Explorer ile yaşadığım render sorunları artık mücadele edilemez boyutlara gelince, gözümü karartıp, sitenin eski şablonunu önce koyu karanlık bir başka şablon ile değiştirdim. Arka fonda bir takım desenler, şeffaf ögeler olmazsa rahatlarım diye düşünürken, acı bir şekilde Explorer’ın bu kez de bir Javascripti sevmediğini gördüm!

Eh, zamanında bu memlekette bir bilişim dergisinin haber müdürlüğünü de yapmış adamız, “compatibility” denen nanenin her zaman terazinin aşağıda duran kefesine göre konumlandırılması gerektiği gibi “salak bir düşünce”, daha o zamanlar benimsetilmiş biz salaklara! Tuttum, Java ögesini kaldırıp attım siteden! Baktım olacak gibi değil, bu kez de, eşimin Artistanbul isimli blogu için üzerinde oynadığım şablona geçiş yapayım dedim. Explorer Efendi, bu kez de PNG resim dosyalarındaki transparency’yi kafasına göre uygulayıp, kafasına göre uygulamayınca, pes edip, bundan sonra siteyi sadece Firefox için tasarlamaya karar verdim.

Bu süreç içersinde sizlere verdiğimiz rahatsızlık için özür diler, bundan böyle Internet Explorer ile aramızdaki her türlü medeni ilişkiyi kestiğimizi, dosta-düşmana kıvançla duyururuz!

Sağda solda okuduğum “Internet Explorer 7 şunu yapacak, CSS destekleyecek, böyle güvenli olacak, kıçından şöyle yıldırım çıkartacak” haberleri, artık bana bu fıkrayı çağrıştırıyor sadece…

Kötümser söylenmeye başlamış: “Bundan daha kötüsü olamaz!”
İyimser karşı çıkmış: “Olur, olur…”



Quack!

8 08 2005

sayfa 2

sayfa 3

Ivo Milazzo ve Giancarlo Berardi, Donald Duck’a 70′inci doğumgünü için özel bir hediye verdiler. Macerada Ken Parker ve “uzun tüfek” olmazsa olmazdı elbet…



“Deli ile Veli”

5 08 2005


Ünlü hikâyedir, 1940′lı yıllarda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden bir gün 30 kadar deli kaçar… Hastanenin başında Mazhar Osman’ın olduğu zamanlardır.

Her neyse, hemşireler telaşla Mazhar Osman’a koşar: “Efendim yandık! 30 deli birden hastaneden kaçmış!”

Mazhar Osman hiç bozuntuya vermez, odacıdan paspas yaptığı süpürgeyi, hemşireden ise hastalardan birinin uzun donunu ister! Zavallı odacı ve hemşire içlerinden “Tamam Mazhar Bey’i de kaybettik!” diyerek, bu isteği yerine getirirler. Mazhar Osman süpürgenin sopasının ucuna uzun donu bir bayrak gibi bağladığı gibi, “asker adımlarıyla” hastaneden dışarı çıkar!

Hemşire ve zavallı odacı, “Hah tamam! Şimdi kaçanların sayısı 31 oldu!” diye dövünmektedir… Görüntü aynen şudur: Mazhar Osman, ucunda bir uzun don olan “bayrağı” sanki kutsal bir sancakmış edasıyla iki eliyle önünde tutmakta ve “kaz adımıyla” Bakırköy sokaklarında yürümektedir! Bir de garip bir marş söylemektedir: “Deli marşı!”

Neyse, Mazhar Osman, o zamanlar adı “Makri” olan Bakırköy’de, elindeki kutsal bayrağı ile bu marşı söyleyerek “iki tur” atar… Üç saat sonra, Mazhar Osman hastanenin kapısında görünür. Görüntü aynıdır: Kaz adımı yürüyüş ile muzaffer bir komutan edasındaki “başhekim”, bir garip marşı bağırarak içeri girmektedir. Arkasında da hastaneden kaçan delilerle!

Başhekimi izleyen kalabalık kuyruğun en sonundaki deli de içeri girdikten sonra kapılar kapatılır ve sayım yapılır. Başhekimin peşine tam 130 kişi takılmıştır!

:)))

Bunu niye mi anlattım? Geçenlerde burada Mesnevi‘den bahsetmiştim. Mevlana’ya “veli” Neyzen Tevfik’e ise “deli” diyen bu garip toplumda -ki bence ikisi de yanlıştır-, yukarıda resmini gördüğünüz Neyzen Tevfik de bu hastanenin müdavimleri arasındaydı da ondan!

1940′lı yıllarda Neyzen Tevfik’in bu hastanede “hususi” bir odası vardır. O oda, temiz çarşaflarıyla hep Neyzen için boş tutulurmuş. Neyzen, bunaldığında buraya gelir, neyini üfler, birkaç ay kafasını dinledikten sonra çeker gidermiş…

Neyzen, bu hayatta “bir kere olsun” karşılaşmayı isteyeceğiniz türden bir delidir. Birgün nerden bulmuşsa artık, eline yüklü miktarda para geçer Neyzen’in. İlla bir delilik yapacak ya, sokakta gördüğü tüm köpeklerin kulağına bir “reşat altını” sıkıştırır. Eh, bunu gören halk da sokakta buludukları tüm köpekleri kapıp, koşarak Neyzen’e getirmektedir!

Neyse, bunu öğrenen abisi Neyzen’in yanına gelir ve kızmaya başlar: “Neyzen bu ne hal? Şu haline bak!”

Neyzen’in cevabı muhteşemdir: “Sen beni bırak ta, asıl şu milletin haline bak!”

Not 1: “Mevlana’nın ney’i ile Neyzen’in mey’i aynı tasavvuf potasında eriyen iki kardeştir!” - Neyzen Tevfik, Hilmi Yücebaş, L&M Yayıncılık.

Not 2: Yukardaki bu güzel öyküyü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin en güzel doktoru, kızkardeşim Melek Işıngör için anlattım. Bu arada yukarıda Mazhar Osman’a atfederek anlattığım olaylar silsilesi, bir dost meclisinde duyduğum, “gerçek olamayacak kadar” güzel bir hikâyedir…

Not 3: Neyzen Tevfik’in Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kaldığı oda, acaba hâlâ duruyor mudur? Eğer duruyorsa, burası küçük bir müze haline getirilse ne güzel olur, değil mi? Bize o oda oracıktan dil çıkarmaya devam etse ve aslında kimin deli olduğunu hatırlatsa, kime ne zararı olur bunun?

Not 4: Notlar bitmiyor. Focus’ta çalışan, beyaz sakallı bir abimiz var: “Deli Feyzi”. Neyzen ile aynı devirde yaşamadığı için hayıflananlar varsa, bize bir “çay içmeye” gelebilir. Müptelası olacaksınız! :)))