Bekçiden Urartuca hocası olmaz mı?

31 08 2005


Bugün Radikal’de -muhtemelen diğer gazetelerde de yayınlanan- bir ajans haberi vardı. Satırına dokunmadan, aşağı alıntılıyorum. Haber, bir süre önce yine bu sitede bahsettiğimiz Mehmet Kuşman’a dair…

Urartuca dersini bekçi verecek

AA -VAN- Urartu dilinin yaşatılması için Halk Eğitim Merkezi’nde açılacak kursta, bu dili kendi kendine öğrenen Çavuştepe Kalesi bekçisi Mehmet Kuşman ders verecek.

Van Halk Eğitim Merkezi Müdürü Muhyettin İnci, valilik girişimiyle açılacak kurs için Çavuştepe Kalesi’nin 42 yıllık bekçisi Mehmet Kuşman’a teklifte bulunduklarını açıkladı. İnci, bekçinin, Türkiye’de Urartuca okuma ve yazmayı bilen 23 kişiden biri olduğunu hatırlattı.

İnci, Kuşman’ın ekimde emekli olacağını, kasımda da kursun açılacağını anlatarak, “Kuşman’ın bu dersi verecek düzeyde bilgi sahibi olduğunu biliyoruz. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Urartuca bilen öğretim görevlilerinden de destek almayı planlamaktayız” dedi.

Profesörden itiraz var
İstanbul Üniversitesi Avrasya Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Oktay Belli ise bu görevin Mehmet Kuşman’a verilmesini eleştirdi. Belli, Kuşman’ın, gönderdikleri kitaplardan Urartuca öğrendiğini söyledi. Van’da Urartuca kursu verilmesinin sevindirici bir gelişme olduğunu belirten Belli, “Ancak bu kursun Kuşman tarafından verilmesini bilimsel açıdan uygun bulmuyorum, çünkü bir dili öğretmek için o dilin altyapısının, fonetik özelliklerinin, gramerinin çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Kuşman’da da bu bilgilerin yeterli düzeyde olduğunu düşünmüyorum” diye konuştu.

‘Sadece ben biliyorum’
Yıllarca baktığı yazıtları merak ettiği için Urartuca öğrenen 65 yaşındaki Kuşman ise Urartucayı 13 yıldan beri okuyup yazdığını belirterek, “Van’da sadece ben biliyorum. Urartucayı bilenlerin hepsi de benim gibi yaşlı. Kursun açılmasını önemli buluyorum. Bu dersi vereceğime de inanıyorum” dedi.

Ne dersiniz, sizce üniversitelilere ders verebilir mi “bir bekçi”? Görüşlerinizi merak ediyorum.

Fotoğraf: Mehmet Kuşman’ın hazırladığı “Urartu Alfabe Cetveli”



George Washington Vergi Dairesi: İstanbul

29 08 2005


Amerikan Kongresi, Cezayirli Hasan Paşa ile imzalanan “haraç anlaşması”nı 1796 yılının 7 Mart’ında onayladığında, Osmanlı Devleti’nin de resmen vergi mükellefi olmuştu!

Cezayir, Trablusgarb ve Tunus… Osmanlı’nın “Garp Ocakları” adı ile andığı bu topraklar, Anadolu’dan, özellikle de Ege bölgesinin yeniçeri ve leventlerini bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’na geniş bir özerklik statüsü olarak bağlanan bu eyaletlerde idari güç, bölgenin en sözü geçen kişisi olan ve “Dayı” unvanını taşıyan “yeniçeri kökenli” yöneticilerin elindeydi.

Buralarda yapılan korsanlık faaliyeti, çok daha kazançlı ve az riskliydi. Yerli halk kendi halinde yaşar, ama askerler ve leventler, geçimlerini Akdeniz’de korsanlıkla sağlarlardı. Korsanların İstanbul ile ticaret ve Türk denizlerinde dolaşma anlaşması yapmış olan memleketlerin bayrağını taşıyan gemilere saldırması yasak, ama diğer gemileri yağmalanması serbestti.

O günlerde Fransız Devrimi’nin rüzgârları Avrupa’yı sarsarken, bir başka fırtına, Napolyon Bonapart, Avrupa krallıklarını birbiri ardına işgal ediyordu. İspanya, Savoia, Piemonte, Avusturya, Prusya ve Polonya bir anda Fransız işgaline uğramıştı. Kısacası, Trablusgarb, Cezayir ve Tunus korsanlarının karşısında duracak bir donanma kalmamıştı… 18. yüzyılda Akdeniz’in tek hâkimi, hâlâ Türk ve Arap korsanlardı!

“Maksat ayağınız alışsın!”
Bu dönemde pek çok Avrupa devleti, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altındaki “Dayı”lar ile haraç anlaşmaları yapmışlardı. 1786’da “Cezayir Dayısı” ile bir anlaşmaya varılamazken, Amerikalıların “Barbar Devletler” olarak andığı devletlerden Fas, 40.000 altına razı oldu. İki ay sonra Faslı korsanlar bir Amerikan gemisini yaktıklarında, anlaşmayı hatırlatmak için gelen Amerikan elçisine Fas beyi, “Gönderilen haracın bittiğini, Amerikalıların lideri George Washington’un gönderilen paraya takviye yapmasını” söyledi… Korsanlar, 1789’da ABD’nin ilk başkanı olacak George Washington’u daha başkan olmasını bile beklemeden haraca bağlamışlardı!

Maksat, Amerikalılarının “ayağının alışması”ydı… “Memalik-i Osman”ın toprakları sayılan Cezayir, Tunus ve Trablusgarb eyaletlerinin de devreye girmesiyle, Amerika’ya kesilen haracın meblağı da artmaya başladı. 1795 yılında gelindiğinde, sadece Cezayirli Hasan Paşa’nın George Washington’a kestiği “nakit cinsinden” haraç, 642.500 Amerikan dolarını bulmuştu! “Ödeme”, Cezayir dayısının 115 denizcisine, uluslararası sularda yapılıyordu.

Vergi mükellefi: George Washington
Osmanlı İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilk vergilendirme anlaşması, Amerikan elçisi Joseph Donaldson ile Cezayirli Hasan Paşa arasında, 5 Eylül 1795 günü imzalandı.

Metin Türkçe olarak kaleme alınmıştı ve daha önce Fas ile imzalanan ve Arapça olarak kaleme alınan 1786’daki anlaşmadan sonra, Amerikan tarihinin İngilizce olmayan ikinci metniydi. Anlaşmaya göre Amerika, Cezayir’de bulunan esirlerin bırakılması için “Dayı”ya 642.500 dolar “haraç” ödeyecek ve her yıl 12.000 Cezayir altınına denk gelen 21.600 doları vergi olarak verecekti. Amerikan Kongresi, anlaşmayı 1796’nın 7 Mart’ında onaylayınca, metin yürürlüğe girdi. Kongre, böylelikle Osmanlı Devleti’nin resmen vergi mükellefi oluyordu!

Amerika, 1796′nın 4 Kasım’ında Trablusgarb’ın, 1797′nin 28 Ağustos’unda da Tunus’un dayıları ile anlaşmalar imzaladı. Trablusgarb ile varılan anlaşma uyarınca Amerikan tarafı Trablusgarb beyi Yusuf Paşa ile “divan”ına Amerikalı esirlerin iade edilmeleri karşılığında 40.000 İspanyol doları ödüyor, Trablusgarb’ın ileri gelenlerine altın ve gümüş saatler, elmas yüzükler ve pahalı kumaşlardan yapılmış kaftanlar vermeyi taahhüt ediyordu.

Yine Türkçe olan bu anlaşmanın ilginç taraflarından biri, besmeleyle başlayan metnin hemen girişinde “Bu belge dünyanın hâkimi, denizlerin ve karaların hükümdarı, kralların efendisi, sultanlar sultanı, imparatorlar imparatoru, Sultan Mustafa Han’ın oğlu Sultan Selim Han’ın dikkati nazarları altında imzalanmıştır. Allah, O’nun hükmünü daimi kılsın” şeklindeki ifadelerin yer almasıydı ve bu ifadeler, metni Türk tarafının dikte ettirdiğini göstermekteydi.

Bu anlaşmada dikkat çeken bir diğer husus, anlaşmanın 11. maddesinde “Hiçbir şekilde köklerini Hıristiyanlık dininden almayan, Amerika Birleşik Devletleri” gibi bir ibarenin kullanılmasıdır! Ertesi yıl anlaşma biraz daha genişletildi. Önceki haraç miktarına ek olarak, 36 toplu Crescent firkateyni Cezayir Dayısı’na “hediye” edildi. 1797 yılının haraç listesinde ise, bir başka firkateyni, Handullah’ı görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri çaresizlikten, kendilerini haraca bağlayan Türk ve Arap korsanlara “donanma” düzmekteydi!

Trablusgarb Beyi’nin hizmetindeki Türk korsanların hayal gücü daha da genişti. 1798 yılı için Amerikalıların vereceği 115.000 dolar haracın dışında, bir küçük madde daha kondu anlaşmaya: Trablusgarb ufuklarında görünen Amerikan gemilerini selamlamak için gemi başına bir fıçı barut!

Amerikalılar çaresizdi. Dönem, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulduğu yıllardır ve yeni yeni kurulan bu ülke Kuzey Afrika’nın Türk ve Arap korsanları ile baş etmek bir yana, kendi sahillerini bile koruyamamaktadır. İnternet üzerinden de kolaylıkla erişebilecek Ulusal Kongre Kütüphanesi kayıtlarına göre, Amerika Birleşik Devletleri2nin 1800 yılı bütçesinde 2.000.000 dolar “haraç ödemeleri”ne gitmişti. Bir başka deyişle, o günkü ABD bütçesinin yüzde 20’si!

“Sen benim kölemsin”
Mayıs 1800’de, George Washington’ın ünlü amirali Bainbridge, yeni Cezayir dayısı Mustafa Bey’e her zamanki haracını ödedi. Tam ayrılacakken, Cezayir dayısı, bir elçisini padişahın İstanbul’daki sarayına götürmesini istedi. Bainbrigde bu isteği kibarca reddetmeye çalışsa da ve Cezayir dayısı buna emretti: “Sen bana haraç ödediğinde kölem oldun demektir. Bu yüzden sana canımın istediği gibi emretmeye hakkım var!”

Kalenin silahları Bainbridge’in firkateynine nişan almıştı. Bu yüzden Brainbridge boyun eğdi ve Amerikan bayrağını pruvada, Cezayir bayrağını ise kıçta dalgalandırma şartıyla talebi kabul etti. Bainbridge Cezayir dayısının elçisini İstanbul’a götürdüğünde, ilk defa ABD bayrağını Osmanlı Devleti’ne gösterme fırsatını da buluyordu. Osmanlı padişahı III. Selim ve maiyeti şaşırdılar. Amerika Birleşik Devletleri diye bir devlet olduğundan haberleri bile yoktu. Saraylılar Kristof Kolomb hakkında sadece belli belirsiz dedikodular duymuşlardı.

Bainbrigde, Amerika’nın büyük denizin ötesindeki bir ülke olduğunu ve Kristof Kolomb tarafından keşfedildiğini söyledi. Bainbridge ve Osmanlı Kaptan-ı Deryası sıkı dost oldular. Hatta padişah, Bainbridge’in küstah Cezayir dayısı tarafından rahatsız edilmemesi için bir de ferman verdi!

Bainbridge, dönüş yolunda Amerikan Donanma Sekreteri’ne şöyle yazdı: “Umarım bir daha haraç ödemek için Cezayir’e yollanmam; en azından beni toplarımızın namlusuna koyup ateşleyerek, haracı teslim etme görevini vermediğiniz sürece!”

Jefferson’dan “culüs bahşişi” isteyen paşa
George Washington’nun ardından John Adams, o günlerde yeni bir devlet olan Amerika Birleşik Devletleri’nin ikinci başkanı olur. Yeni başkanın “gelenek görenek” konusunda pek bilgili olmadığına kanaat getiren Trablusgarb beyi Yusuf Paşa, 1799 yılında dostunu uyarmayı uygun bulur. Yusuf Paşa, “Ölen yüksek makam sahibi adına o makama gelen yeni başkanın Trablus Krallığı’na bir hediye sunması” gerektiğini, Adams’a bir ferman yazarak, lisan-ı münasip ile anlattı. Tüm bunlara ek olarak, “hediye” miktarının 10.000 dolar olduğunu belirtmeyi de ihmal etmedi.

10.000 dolarından haber alamayan ve sabırsızlığı üst seviyeye ulaşan Yusuf Paşa, aradığı fırsata 1801 yılında kavuştu. Adams yerini Thomas Jefferson’a bırakmıştı. Garb Ocakları’nın yönetiminde yer alan tüm yöneticiler gibi “yeniçeri kökenli” olan Yusuf Paşa, yeni başkan Jefferson’dan 225.000 dolarlık “cülus bahşişi”ni talep etti. Jefferson kızgınlıkla bu talebi reddetti.

“Gelin elimi öpün!”
Trablusgarb beyi Yusuf Paşa da kızgındı. Paşa, derhal Amerikan temsilcilerinin huzuruna çıkmaları ve hatalarını kabul ederek el öpmelerini emretti! 225.000 dolarlık cülus bahşişinin yanı sıra, Yusuf Paşa’nın seçeceği türden 25.000 dolarlık malın “hediyesi”ni uygun buldu! İlk mesajın yeterince ciddiye alınmaması Yusuf Paşa’yı bu defa daha “ikna edici” davranmaya itti. Mesaj netti: Ya “hediye” ya da savaş!

Savaş çıktı. Trablusgarb dayısı Yusuf Paşa, Amerikan tarihine “First Barbary War” adıyla geçecek olan savaşı, 10 Mayıs 1801 tarihinde başlattı.


Trablusgarb paşasının ABD’ye savaş ilan etmesi üzerine Jefferson, Amerikan donanmasını Akdeniz’e gönderdi. Tunus ve Cezayir savaştan hemen çekilirken, Trablusgarb ve Fas, aralıklarla 1815’e dek sürecek olan zorlu bir mücadeleye giriştiler. 1803 Ekim’inde Trablusgarb dayısı, Amerikan donanmasının en iyi firkateynlerinden biri olan Philadelphia’yı ele geçirerek, gemi kaptanı amiral William Bainbridge ve tüm mürettebatını esir aldı.

Philadelphia’nın kaptırılması, Amerikalıların küçük düşmesine neden oldu. Bunun üzerine, 16 Şubat 1804 tarihinde Amerikan donanması tarafından alınan ilginç ve radikal bir uygulanmaya kondu. Enterprise’ın kaptanı olan genç teğmen Stephen Decatur, Trablusgarb limanına girerek, bir zamanlar Amerikan donanmasının en iyi gemilerinden biri olan Philadelphia’yi ateşe verdi ve ülkesine bir kahraman olarak döndü!

Not 1: Umida Salih ve Ali Işıngör’ün birlikte hazırladıkları bu dosya, Focus dergisinin Ağustos 2004 sayısında yer aldı. Dergideki yazı, önemli oranda kısaltılarak buraya alınmıştır.

[ratings]



Kayıp şehrin sokak haritası

26 08 2005


Çok çalışmam lazım, çooook! İki gündür uyku tutmuyor beni. Çok yoğun bir çalışma dönemine girdiğimde dünyanın en huysuz, nalet adamı olur çıkarım. Yine öyle bir döneme girdim.

Dün ekim sayısının gündem toplantısını yaptık ve hayatımdaki en yoğun iş yükünü aldım üzerime. Bu ay derginin hem kapak konusunu hem de özel ekini ben yapacağım. İyimser tahminlerle 32 sayfalık bir ekin üzerine 9 sayfalık bir kapak dosyası demek bu…

Ekim ayında Focus’un yanında vermek için üzerinde harıl harıl çalıştığım ekin adı: “Kayıp Şehrin Sokak Haritası”. Megaralılardan bu yana 3.000 yıllık bir yerleşime sahne olan bu kentin şehir planı, bugün bile bazı yerlerde varlığını hiç değiştirmeden koruyor. Öyle ki, bazı sokakların sadece adları değişmiş! Fetih öncesi İstanbul’unu resmeden kimi gravürlerde, oturduğunuz ya da içinden geçtiğiniz bazı sokakların 800 yıl önceki halini görebilirsiniz!

1.200 yıl önceki kilise yazmalarına, 1470′lerden kalma Nuremberg yazmalarına, Matrakçı Nasuh’un minyatürlerine bakarak bir şehrin kaybolmuş sokak haritasını çıkartacağız bu ay… Zor, zor olduğu kadar da sayısız arkeolog ve tarihçi ile konuşmamızı, onlara danışmamızı gerektirecek bir ek bu…

Aslında uzun bir süredir merak ettiğim ve üzerine 3-4 yıldır çeşitli bilgi kırıntılarını topladığım bir konuydu bu. İstanbul’un bazı mahalleleri (Samatya, Balat, Küçükpazar, Laleli’nin arka sokakları) şehir planı açısından, üç aşağı beş yukarı, 1.000 yıl öncesine kıyasla hiç değişmemiş durumdalar. Örneğin, Kocamustafapaşa tren istasyonunun arkasındaki Marmara Caddesi ya da Cankurtaran mahallesinin sokakları 1.000 yıldır sadece isim değiştirdiler. Örnek mi?

Nuremberg Yazmaları adıyla ünlenen ve 1470 ile 1495 arasına tarihlenen ünlü gravür kitabında yer alan, yukardaki İstanbul tablosunda örneğin, Amiral Tafdil Sokağı’nı görmemek mümkün mü? Hartmann Schedel’in çizdiği bu gravür, bugün bile bir turistin işine yarayabilir… Haritadaki gerçeklik muhteşemdir: II. Bayezid zamanında Ayasofya’nın henüz iki minaresi vardır, Hipodrom’un bugün de ayakta duran güney kanadını, Teodosius sütununu, Küçük Ayasofya’yı (?) ve son dönemde arkeolojik kazılarda temelleri bulunan Aya Ekklesia’yı görüyoruz haritada!

Semt isimleri ise başka bir âlemdir. Bugün kullandığımız bazı semt ve sokak adlarının “Bizans azizlerine” ait olduğunu söylesem ne dersiniz? Belki de bunu yazmamak en iyisi, neme lazım, birileri “istemezüük” diye ayaklanır, 1.000 yıllık sokağın adını değiştirilmesine de ben vesile olurum! Eh, bu vebalin altında da yaşanmaz…

Neyse, devamını açıkçası ben de merak ediyorum :)…

Kapak konumuza gelince… Bunu bir süreliğine daha gizli tutmak istiyorum, ama emin olun, herkesten önce siz öğreneceksiniz!

Sağlıcakla-Ali



“Cittadino” Nazim Hikmet! Subito, Ora!

24 08 2005


Hadi, bugün size bugüne dek hiçbir edebiyat dergisinde “yayımlanmamış”, kimseciklerin bilmediği bir hikâye anlatayım :))… Üstüne üstlük hikâyemiz Nâzım Hikmet’e dair olsun! Ne dersiniz?

Eğer bu satıra geçtiyseniz, demek ki istiyorsunuz… Başlayalım o halde…

Hafızası iyi olanlar hatırlayacaktır, Burkina Fasa Fiso’da bir süre önce “şiir çevirisi” üzerine iki yazı yazmış ve bence bu toprakların gelmiş geçmiş en yetkin çevirmenleri olan Barış Pirhasan ve Can Yücel‘den iki ayrı örnek vermiştim. Bu sefer aynı olgunun “tersine çevrilmiş” bir örneğinden bahsedeceğim. Bir başka deyişle, bir Türk şairinin, Nâzım Hikmet’in İtalyanca çevrilmesinin öyküsünü anlatacağım sizlere…

Biraz da yurtdışındaki “satış rakamlarına” bakarak, Nâzım’ın en iyi çevirilerinin Farsça, Rusça ve İtalyanca çevirileri olduğu anlatılır dost meclislerinde… Farsça’nın nedeni malum; şiir formu olarak Hayyam’ın dörtlüklerinden ve rubai imgelerinden sık sık faydalanan Nâzım, “doğulu bir şiiri batılı bir formda gürül gürül söyleyen” bir şairdir. Rusça’yı da yıllarca Moskova’da yaşamış olmasına, o dili öğrenmesine ve Rus toplumu tarafından bağırlarına basılmasına bağlayabiliriz.

Peki, ya İtalyanca? Nâzım’ın İtalyanca çevirilerinin son derece “yetkin” olduğunu biliyoruz… Halbuki, Nâzım’ın tüm kitaplarını İtalyanca’ya çeviren Joyce Lussu, “tek kelime Türkçe” bilmemektedir!

Hikâyenin aslı, Türkiye’de hiç bilinmeyen bir aşktır… Nâzım’ın Fransızca’dan okuduğu şiirlerine âşık olan Joyce Lussu, 1960′ların “Kızıl İtalya”sında, ünlü komünist lider Emilio Lussu’nun karısıdır. Nâzım Hikmet gibi Emilio Lussu da ülkesinde kovuşturmaya uğradığı için ülkesinden kaçmış, Fransa’ya sürgüne gitmişti… Böyle bir dönemde Roma’da bir araya gelen Nâzım Hikmet ve Joyce Lussu birbirlerine aşık olurlar. Nâzım’ın Roma’daki birkaç aylık misafirliği boyunca büyük bir aşk yaşayan ikili, “biraz Fransızca, biraz Rusça ve çokçası da sabahlara kadar sevişerek” Nâzım’ın şiirlerini İtalyanca’ya çevirirler…

Belki “amiyane bir benzetme” olacak ama, Nâzım’ın aşk dizeleri İtalyanca’ya “yaşanarak” çevrildiği için başarılı olmuştu. Nâzım’ın İtalyanca çevirisi bu nedenle son derece “duru” ve “içten”dir…

Her neyse, Joyce Lussu ve Nâzım Hikmet için bu birkaç aylık ilişki, birkaç yakın dost dışında, herkesten ölünceye kadar sakladıkları bir “sır” olarak kaldı… İkili, Rus ve İtalyan komünist partili yoldaşlarının tepkisinden çekiniyordu. Bu ilişkiyi asıl “imkânsız” kılansa, Joyce Lussu’yu Fransa’da kocasının; Nâzım’ı ise İstanbul’da Münevver’in, Moskova’da ise Vera’nın beklemesiydi!

Joyce Lussu, Nâzım’ın sevdiği “en güzel kadın” olacaktı… Ayrıldıktan sonra, Lussu bir güzellik daha yaparak, Münevver’in Türkiye’den bir yat ile kaçırılmasını sağlayacaktı… Nâzım, 10 yıldır görmediği Münevver ile Memet’ine, onu seven bir başka kadın sayesinde kavuşuyordu. Aşkın büyüklüğüne bakar mısınız?

Neyse, Nazım’ın 1960′da Roma’da yazdığı ve muhtemelen Joyce Lussu için kaleme aldığı şiirin İtalyancası ve Türkçesini alt alta koyuyorum:

La tua anima è un fiume, mio amore
scorre in alto tra le montagne
tra le montagne verso la piana
verso la piana senza poterla raggiungere
senza raggiungere il sonno dei salici piangenti
la quiete dei larghi archi di ponte
dell’erbe acquatiche dell’anatre dalla testa verde
senza raggiungere la dolcezza triste delle superfici piane
senza raggiungere i campi di grano al chiaro di luna
scorre verso la piana
scorre tra le montagne
tirandosi dietro le nubi che si fondono e si separano
portandosi di notte le grosse stelle le stell
e delle cime delle montagne
scorre schiumeggiando
mescolando nel fondo le pietre nere con quelle bianche
scorre coi pesci che nuotano contro corrente
vigili nelle curve
s’inabissa e s’inalbera pazza del proprio fragore
scorre in alto tra le montagne
tra le montagne verso la piana inseguendola
senza poterla raggiungere.

Bu da Türkçesi. En azından artık bu şiirin kime yazıldığını biliyoruz…

Ruhun, bir ırmaktır gülüm,
akar yukarda dağların arasında,
dağların arasından ovaya doğru,
ovaya doğru, ovaya kavuşamadan bir türlü,
bir türlü kavuşamadan uykusuna söğütlerin,
geniş köprü gözlerinin rahatlığına,
sazlıklara, yeşil başlı ördeklere,
düzlüklerin yumuşak kederine kavuşamadan,
kavuşamadan ayışığındaki buğday tarlarına,
ovaya doğru akar,
akar yukarıda dağların arasından,
bir yığılan bir dağılan bulutları sürükleyip,
geceleri iri iri yıldızları taşıyarak
dağbaşı yıldızlarını,
mavi güneşlerini de dağbaşı karlarının,
akar köpüklene köpüklene,
dibinde ak taşları kara taşlara karıştırıp,
akar akıntıya karşı yüzen balıklarıyla,
dönemeçlerde kuşkulu,
uçurumlarda düşüp şahlanarak,
kendi uğultusuyla deli divane
akar yukarda dağların arasından,
dağların arasından ovaya doğru,
ovaya doğru, ovayı kovalayıp
ovaya kavuşamadan bir türlü.

Not 1: Meraklısına bir küçük bilgi. Elimdeki 2002 baskısı “Nazım Hikmet’in Aşk Şiirleri” (Nazim Hikmet -Poesie d’Amore, ISBN: 88-04-34871-2) adlı kitabın kapak içinde “21. baskı” yazıyor. Yanlış anlamayın, Nâzım’ın şiir kitabının “İtalyanca baskısından” bahsediyorum!

Hadi biraz daha şaşırtayım sizi :)), Arnoldo Mondadori tarafından ilk baskısı 1991′in Ocak ayında çıkartılan bu kitap, bu yayınevine geçmeden önce, Lo Specchio tarafından 12 kere daha basılmış! Lo Specchio’dan önceki yayınevlerinin ise kaç adet bastığı bilinmiyor… Bu arada baskı adetlerinin bizdeki gibi 1.000-2.000 değil; 5.000 nüsha olduğunu hatırlatalım.

Not 2: Yolunuz Milano’ya düşerse, benden size bir tavsiye. Leonardo da Vinci İcatlar ve Sanayi Müzesi’ni gezmeyi unutmayın. Müzenin zemin katında, çeşitli matbaa makinelerinin sergilendiği bölümde, bir litograf makinesi göreceksiniz. Litografi makinesinin üzerinde, o makinede basılmış son kağıt duruyor. O kağıdın üzerindeyse Nâzım’ın “Yaşamaya Dair” şiiri… Ben gördüğümde ağlamıştım…

Not 3: (Yazının başlığı) Vatandaş Nâzım Hikmet! Hemen şimdi!



Burkina Fasa Fiso’nun gelecek planları

23 08 2005


Burkina Fasa Fiso’ya sadece geçen hafta 2.982 kişi (unique visitor) bağlanmış. Üstüne üstlük geçen hafta, dergiyi bağlamakla uğraştığım için, sadece trombosit ve Focus‘ta yayınlanan eski bir yazımla geçiştirdiğim, pek fikir üretmediğim bir dönemdi. Bu haftanın ilk iki günlük rakamları, bu hızla gidersek, haftayı 3.000′in çok üzerinde kapatacağımızı gösteriyor…

Rakamlar her ne kadar güzel olsa da, beni uzun bir süredir rahatsız eden bir “olgu” var. İzin verin, paylaşayım… Site istatistiklerine baktığımda, o haftaki ziyaretçilerin büyük bir çoğunluğunun, yaklaşık yüzde 90′ının, açılış sayfasındaki son yedi yazıyı okuyup, arşivde yatan diğer yazılara yönelmediğini görüyorum.

Garip bir duygu bu. Kendinizi bir an sadece son yazdığı şiir yüzünden sevilen talihsiz bir şair gibi hissediyorsunuz. Hele hele o an açılış sayfasında duran yazılar, sizin için çok da özel olmayan metinlerse…

Halbuki bu sitede seveceğinizi düşündüğüm “birkaç yazı” daha vardı… Size anlatmak istediğim daha çok şey vardı, ben böyle olsun istememiştim! “Yazmak, yaşanmayan hayattan intikam almak”sa eğer, okurun bunu kimsenin elinden almaya hakkının olmadığını düşünüyorum.

Belki de sorun “daha ciddi”… Sanırım, blog işinin Türkiye’deki algılanışında bir hata var. Son zamanlarda, Türkiye’de “blog”un “bugün ayşelere gidip king oynadık sonra da akmerkezde kızkıza gezdik” ya da “bakın burada ne komik fotoğraflar var”a indirgenmeye başlandığını düşünüyorum. Hani bu bir paylaşım platformu olacaktı? Fena halde birer “tüketim” ve “öylesine bakıp, sonrasında da unutma” araçlarına dönmeye başladığımızı hissediyorum…

Bunu nasıl aşarım diye düşündükçe aklıma iki çözüm geldi. Birincisi, sitede bugünden itibaren görmeye başlayacağınız “tag” sistemine geçmek. Böylelikle, belirli bir konuda yazılmış bir metni beğenenlerin, aynı konudaki diğer girdilere erişimini kolaylaştırmayı umuyorum. Şimdilik ağustos ayı girdilerini sınıflandırmakla başladığım bu sistem sayesinde, bir haftaya kalmadan sitedeki tüm “yeni-eski” yazılar birbirleriyle bağlantılı hale gelecek. İkinci vadede, bu taglerin kullanımını kolaylaştıracak bir takım “açılır-kapanır” menüleri oluşturmak hedefim.

İkinci ve daha radikal olan yöntemse, blog sitesini sadece tarih sıralaması içinde değil, eski yazıların beş altı ana başlık içinde sınıflandıran yeni bir yapıya geçmek. Bunun için sanırım yeni bir site tasarlatmak gerekiyor. Focus’un yeni sitesini tasarlarken webmaster’ımız Mert Maviş‘in Ajax ile yaptığı numaraları çok sevdim. Sanırım Burkina Fasa Fiso 2.0, çölde bedava yağ bulmuş Berberi’nin kıçına sürmesi gibi Ajax’ın “bol bol” kullanıldığı, “görmemişin önde gideni” bir site olacak :)))…

Not 1: Bir arkadaşım demin bana telefon edip, “Ali farkında olmadan, memlekette bazı işlerin düşünülmeye başlamasını sağlıyorsun” dedi… Bilmiyorum, denize doğru geri fırlattığım deniz yıldızlarına değiyor mu iş?

Not 2: Blogger “spam comment”lardan bıkanların hayatını kurtaran bir hizmet başlatmış: “Word Verification”. Taktırdım, rahat ettim!



Masaüstü savaşları

22 08 2005


Masaüstü’nü Macintosh yarattı,
Microsoft kopya etti, Linux ise uçuruyor!

Etkileşim, etkileşim, daha fazla etkileşim! Masaüstü’nün geleceği bu kelimede saklı… 1971’deki Xerox PARC’ı saymazsanız, Apple Macintosh ile hayatımıza giren “masaüstü” kavramı, önümüzdeki günlerde karşımıza gelecek yeni nesil işletim sistemleriyle bir kez daha büyük bir değişim gösterecek.

Peki, neler mi getirecek yeni nesil masaüstleri? Masaüstü’nün geleceğine bakmak için en iyi yöntem, MacOS X “Tiger” ile Apple’ın bugün yapabildiklerine bakmak. Tiger’ın “Dock” yani araç çubuğu ile sağladığı erişim kolaylığı, bir zamanlar Microsoft’un Vista adlı yeni işletim sistemine eklemeyi en çok istediği yeniliklerin başında geliyordu. Vista’nın daha fazla gecikmemesi için feda edilen bu yeni araç çubuğu, daha uzun bir süre Macintosh kullanıcılarının bir lüksü olacak.

Macintosh’u en yakından izleyen işletim sistemiyse, şaşırtıcı ama Linux… Şaşırtıcı diyoruz, çünkü bugüne dek kullanıcı dostu olmamakla suçlanan Linux cephesinde yaşanan büyük değişim, yakın bir gelecekte Microsoft’u daha da köşeye sıkıştıracağa benziyor. Linux’un masaüstü hizmet sürümlerinden biri olan KDE, geliştirilmekte olan 4.0 sürümü ile masaüstü kavramının geleceğine yeni bir kapı açıyor.


Plasma adı ile başlatılan bu projede; etkileşimli program parçacıkları, genişletmeler, şeffaf masaüstü öğeleri, çoklu masaüstü yönetimi gibi kavramlar tekrar ele alınarak geliştiriliyor. Yarın kullanacağınız masaüstünüzün geliştiricileri arasında bir de Türk’ün, Barış Metin’in bulunduğunu bilmek, acaba ilginizi çeker mi?

İlgilenenler için: Plasma Projesi



“Partizan değilim, sadece asiyim..”

20 08 2005

2 Ağustos 2004…
O gün, Fellini’nin rüyaları, dünya savaşlarının son acıları,
siyah-beyaz renkli tüm güzel kadınlar,
hepsi ama hepsi, beyaz atlara binip, bu dünyadan göçtüler…

Fotoğraf sanatının yaşayan iki büyük ustasından biriydi. Henri Cartier-Bresson, geçen yıl bu zamanlarda, Paris’teki evinde ölmüştü. Geriye, bir tek Sebastiao Salgado kaldı. Şansıma, her iki ustayı da yakından tanıma fırsatım oldu…

Bresson, fotoğrafçı arkadaşlarının deyimiyle, “Carpe Diem Ustası”, Magnum Ajansı’ndaki diğer fotoğrafçıların aksine, hiçbir zaman hayatı ciddiye almayan, gününü gün eden, yarını düşünmeyen bir “serseri”ydi… O sadece mesleğini değil, hayatını da fotoğraf kareleri ile yaşayan, “sonsuz yetenekli bir serseri”ydi…

1930’lu yıllarda Louis Aragon’un komünist gazetesi Ce Soir için çalışırken, ünlü şaire bir tartışma sırasında söylediği cümleler tam da onu anlatıyor: “Ben bir partizan değilim, sadece bir asiyim!”

Bir asi gibi hayatı dolu dolu yaşasa da, bir gün ölmekten hiç korkmadı. Le Monde ile yaptığı bir röportajda, çektiği karelere binlerce dolar ödeyen Amerikan basınından neden hoşlanmadığını açıklıyordu: “Asla ölümden konuşmuyorlar. Bu yüzden, yaşamdan ölüme geçişin belli belirsiz olduğu Meksika ve İspanya’yı tercih ediyorum…”



Creative Commons: “Gündüz insan, gece hırt” mı?

19 08 2005


Blogger’ın altyapısında bugünlerde büyük bir inşaat faaliyeti hüküm sürüyor. Bu nedenle de “cümlealem Blogger cemaati” son birkaç günü XML servisleri, publishing sorunları ile boğuşarak geçirdik. Muhtemel bir Atom ve Pyhton uyuşmazlığı sonrasında Gezegen Linux’un da update düzeninin de içine ettikten sonra, Gezegen Linux üyeliğime 24 saatliğine bir “es” verildi. Benzer sorunları yaşayan arkadaşlara, XML uyuşmazlığını Feedburner’a geçerek çözdüğümü söyleyeyim…

Muhtemelen ilk defa benden duyacağınız bir haberle başlayalım işe. Google firması yakın bir gelecekte Blogger 2.0 adıyla duyuracağı yeni servislere hazırlanıyor. Dedikodular, Google’ın artık çöp blogların barınamayacağı, sayısız eklenti ile ilginç entegrasyonlara (Örneğin Google Earth ile… Nasılını sormayın, ben de tam bilmiyorum:)) gidilecek yeni bir blog altyapısının bizlere sunulacağı yönünde… Örneğin iki gündür gördüğümüz “flag” uygulaması, bu yeni servislerin ilki.

(…)

Joichi Ito adı size bir şeyler anımsatıyor mu? Pek kısa sayılmayacak bir süredir dünya medyasının dikkatlerini üzerine çeken bu genç Japon, son birkaç yılımıza damgasını vuran en sıradışı beyinlerden biri. Henüz 39 yaşında olmasına rağmen; milyonlarca siteyi endeksleyen Technorati‘nin başkan yardımcısı, ICANN‘in yönetim kurulu üyesi, Japan Infoseek kurucusu, Open Source Iniative‘in yürütücülerinden biri, ağustos ayı itibariyle Mozilla Foundation‘ın da yöneticilerinden biri olan Joichi Ito’nun taşıdığı en ilginç şapkaysa hiç kuşkusuz, Creative Commons‘un fikirbabalarından biri olması…

Peki, özgür yazılımı ve açık toplumu böylesine savunan bir kişi, Amerikan ordusuna askeri eğitim yazılımı üreten bir firmanın da sahibi olabilir mi? Creative Commons’un son zamanlarda başını en çok ağrıtan sorulardan biri bu.

Yapılan iş, Creative Commons’un felsefesine ya da Mozilla’nın kaynak kodlarına doğrudan ya da dolaylı bir şekilde halel getirmese de, bu işlere girişen bir kişinin “politik duruşu” itibariyle “pek hoş bir durum” olmadığı, bir gerçek…

Joichi Ito, kurucularından olduğu 3DSolve firmasının Amerikan ordusuna üç boyutlu askeri simülasyonlar hazırlamadığını saklamıyor: “Evet, bu firma üç boyutlu simülasyonlarda kullanabileceğiniz, açık standartlara dayanan bir yazılım altyapısı yarattı ve bunu kullananlar arasında ordu da var. Bugün NSA’in Linux’u kullanıyor olması nasıl Linux’u kötü bir şey haline getirmiyorsa, neden bizim yazılımımızın ordu tarafından kullanılması bizi kötü insanlar yapsın ki?”

Joichi Ito’nun söylediği bu cümledeki tutarlılığı görmezden gelmek zor. Ama bu tutarlılık bile, “kıldan ince kılıçtan keskince” olması gereken “politik duruş”taki yamukluğu kapatmaya yetmiyor…

Kıssadan hisse, bu yazı aslında “hiçbir şey söylemiyor”… Ama özgür yazılım ve açık standartlar ile uğraşan herkese hayattaki duruşlarının “kıldan ince kılıçtan keskince” olması gerektiğini hatırlatıyor…

Günün sözü: “Parayı A tipi fon ile döviz sepetine yatıracaan, altı ayda ikiye katlayacak şerefsizim!” - Karl Marx