Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • Kampanya
  • İletişim

Ağustos sayısı, Burkina Fasa Fiso ve bol bol kaşıntı…

23 Temmuz 2005
focus, gül hastalığı


Bu aralar dergi, yeni muhabirlere işi anlatma ve doktorlara taşınma derken, Burkina Fasa Fiso’ya pek ilgi gösteremediğimin farkındayım. Yeni arkadaşlarla pek sorunumuz yok, işi hızla kapıyorlar. Asıl sıkıntı, haziran ayı yaşadığımız bazı sorunların beni “hasta etmiş” olması… Şaka değil; Özgür’ün omuzunun çıkması, Umida’nın aniden gidişi, Feyzi Öktem’in ortadan kaybolması derken, yaşadığım stres ve kızgınlıklar, bendenizin “Gül Hastalığı” denen bir derde kapılmasına yol açmış.

Gül Hastalığı, nedeni tam olarak bilinmeyen bir tür “cilt nezlesi”. Stres ve yorgunluğa bağlı olarak çıktığı sanılan bu hastalık, vücudunuzun güneş ışınlarıyla temas etmeyen bölgelerinde garip şekilli kızarıklıklar oluşmasına yol açıyor. Bu yüzden büro hastalığı da deniyormuş bu rahatsızlığa. İlginç bir şekilde, kaşıntıyı azaltmak için önerilen en iyi ilaç, bol bol güneşlenmek… Kısacası, bulaşıcı olmayan, virütik olup olmadığı henüz kesinleşmemiş, modern çağın abidik gubidik belalarından biri…

Nasıl bir kaşıntı yapıyor, anlatamam… İşin garibi, bu kızarıklıkların kaşımamanız halinde birkaç gün sonra ortadan kaybolması! Sıkıntılı bir temmuz sayısından sonra, dergi kadrosuna dört yeni ismin katılması, bu hastalığın daha ileri bir safhasına yakalanmama engel olmuş.

Neyse, ağustos sayımızı rahat bir şekilde çıkardığımızı söylemiştim. Bu, sayının genel kalitesine de yansıdı. Ben kişisel olarak, bu ayki kapak dosyamız “Müziğin 50 yıllık tarihi”nin yanı sıra “Denizkızları” ve “Türk Lejyonerler” konularını çok sevdim.

“Türk Lejyonerler” konusundan bahsetmeden olmayacak. Feyzi Öktem ile CNN Türk editörlerinden Cengiz Özkarabekir’in birlikte hazırladığı dosyada, İkinci Dünya Savaşı sırasında adları Ali, Mehmet, Selçuk, Murat olan; aynı dili konuşan; ama farklı üniformalar altında çarpışan 300.000 (yazıyla: Üç yüz bin!) Türk’ün öyküsü anlatılıyor. Önümüzdeki aylarda Doğan Yayıncılık tarafından kitap olarak çıkacak bu ilginç konuyu, İkinci Dünya Savaşı meraklılarının kaçırmamasını öneririm…

Bu arada, Focus yazarları ortaklaşa yeni bir blog sitesi açtık. Henüz iki günlük olan bu sitede, okurlarla yeni bir iletişim ağı kurmayı hedefliyoruz. Gelecek haftadan itibaren ağustos sayısının “öngösterimleri” de burada yer alacak… Bekleriz…

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Hayat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Kelp ile Tahir”

20 Temmuz 2005
kültür, edebiyat, tahir, nefi


Geçen hafta yazdığım, “Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur” başlıklı yazının sonunda, isteklerin artması halinde “bis” bile yapabileceğimi söylemiştim. Eh, okur istek yaptığına ve boynumuz onun önünde “kıldan ince” olduğuna göre, sözünü verdiğim diğer Tahir öyküsünü anlatmak şart oluyor:

Bu seferki hikâyemiz, yine Osmanlı dönemine, ama biraz daha eskiye dayanıyor… Dördüncü Murat devrinin ünlü şairi Nef’i'ye densizin biri, hatta adını da söyleyelim, padişahın yakın çevresinden Tahir isimli bir softa, “kelp” yani “köpek” deme gafletinde bulunur!

Nef’i gibi bir şairle baş edilir mi? Yazık etmiş kendine… Öte yandan, IV. Murat’ın sevgisini kazanan bir din adamına hak ettiğince cevap vermek, eh, en hafif tabiriyle “biraz cesaret” ister! Ama Nef’i bu, onu kim durdurabilmiş ki? Tutmuş, bir dörtlük yazmış:

Bana tahir efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir.
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir…

Günümüz Türkçesine çevirmek gerekirse, “Tahir Efendi bana köpek demiş, sağolsun; ama ben Maliki mezhebindenim, Maliki inancına göre köpek temizdir (tahirdir)” anlamına geliyor bu dörtlük. Tabii son satırı, “Asıl köpek Tahir Efendi’dir” şeklinde de okuyabilirsiniz!

Osmanlı hiciv sanatının doruk noktalarından biri olan bu dörtlükten sonra Tahir Efendi’nin sesi soluğu bir daha çıkmamış…. Nasıl çıksın ki? Aradan 400 yıl geçmiş ve hâlâ bu dörtlüğü konuşuyoruz!

Nefi’nin sesinin kısılması ise bir başka vesileyle bu kez sadrazamlardan Bayram Paşa’ya “köpek” demesi yüzünden gerçekleşir. Padişah IV. Murat’a bir daha hiciv yazmayacağına dair söz vermesine rağmen dilini tutamayan şair, ölüm fermanını da kendi imzalamış olur.

Rivayet odur ki, idam edilmeye giderken kendisine, dalga geçerek “Rahmetli babama da selamlarımı iletirsin” diyen sadrazam Bayram Paşa’ya, “Ben validenizin yanına gidiyorum” diyecek kadar da son nefesine dek “formdan düşmeyen” sıkı bir abimizdir kendileri…

Aslında Nef’i üzerine anlatılabilecek daha çok anektod var, ama sanırım tadında bırakmak en iyisi…

Yorumlar
7 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Ne mutlu Tresnjevac’lıyım diyene!

18 Temmuz 2005
politika, kültür, tresnjevac

Anneler öyle bir cumhuriyet kurmuşlar ki, sınır mınır çizmemişler. Ne maddi, ne manevi… Cumhuriyetin soyadını da “Düşünce Cumhuriyeti” koymuşlar. Düşüncenin sınırı nereye kadarsa, Tresnjevac’ın sınırları da o kadar demişler: “Sınırsız, sonsuz…”

Adını telaffuz etmek bayağı bir maharet gerektiriyor, Tresnjevac. Nam-ı diğer, Macarcası “Oromhegyes”… Eski Yugoslavya topraklarında, Belgrad ile Voyvodina arasında küçük bir Macar köyü. Köyde çoğu Macar kökenli 2.000 kişi ya var, ya yok.

İşte bu köy, Tresnjevac, bir cumhuriyet. Ve öyle bir cumhuriyet ki; ne devleti var, ne milleti, ne de “bölünmez bütünlük” diye bir ilkesi… Vergi, askerlik, milli marş gibi şeyler de yok! Tresnjevac vatandaşı olmak için nüfus kağıdı, ikametgâh il muhaberi, sorgu-sual, para-pul falan gerekmiyor. “Tresnjevaclıyım” demek yetiyor. Dahası, Tresnjevac “tırışka”dan bir cumhuriyet de değil, şimdiden ABD’de ve Almanya’da konsoloslukları bile var.

Kesin bir tarih vermek zor ama 1992 yılında kurulduğunu söyleyebiliriz. Kuruluş hikâyesi, son derece ilginç. 1992’de, Sırbistan hükümeti, eski Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Tresnjevac sakinlerini “yurttaşlık görevleri”ni yapmaya davet etmiş. 200 adet celp kâğıdı gelmiş köye. Sırp hükümeti, Tresnjevac’lı 200 delikanlıyı “seferberlik manevrası”na çağırıyormuş meğer. Köylüler çabuk uyanmışlar, “manevra” denilenin Hırvatlarla ya da Boşnaklarla savaşmak demek olduğunu hemen anlamışlar. Davete icabet etmemişler tabii. Sırplar da sağlık olsun dememiş. 200 reddiyeci hakkında tutuklama emri çıkarmakla kalmamışlar, köyü tanklarla sarıp ablukaya almışlar. Köyün öte yanındaki sınırda da Macar Ordusu teyakkuza geçtiğinden, tank paletleriyle köyü dümdüz etmeye de gözü yememiş Sırpların.

Bir, iki, üç derken bıçak kemiğe dayanmış. Oğullarını savaşa göndermek istemeyen Tresnjevaclı anneler uluslararası kuruluşlarla temasa geçmişler ve ardından bağımsızlıklarını ilan etmişler, Tresnjevac Cumhuriyeti’ni kurmuşlar. Ama öyle bir cumhuriyet kurmuşlar ki, sınır mınır çizmemişler. Ne maddi, ne manevi… Cumhuriyetin “soyadı”nı da “Düşünce Cumhuriyeti” koymuşlar. Düşüncenin sınırı nereye kadarsa, Tresnjevac’ın sınırları da o kadar demişler: “Sınırsız ve de sonsuz…”

“Kim olursan gel” demişler, vatandaş olmak için “Ne mutlu Tresnjevaclıyım” demek yeterli demişler…

Not 1: Google’da adımı arattığımda, kendime dair en eski kaydın, 29 Ekim 1997 günü ZaMir NET’e attığım bu mesaj olduğunu gördüm. Mesajda, Tresnjevac kasabasına ulaşmak için yardım arıyormuşum… Dünyanın bu en güzel ülkesini anmadan edemedim, sizi de bu ülkeyle tanıştırmak istedim :)…

Not 2: Tresnjevac’ın öyküsü özetle, Bosna Savaşı sırasında oğullarını Sırp ordusuna vermek istemeyen bir grup annenin başlattığı bir direnişin, nasıl başarıya ulaştığını anlatır. Ama burada “hikâye içinde hikâye” var, geçmişte bunu bir dergide uzun uzadıya anlatmıştım, şimdiyse ne adına “blog okuru” dediğimiz okur cinsinin dinlemeye ne de benim anlatmaya o kadar sabrım var… Özetleyerek anlatıyorum.

Mesajı attığım ZaMir Net, dünyanın ilk internet portallarından biriydi, kuruluşu yanılmıyorsam, BBS sunucularına bağlandığımız yıllara (1992) dayanan bu ağ, Bosna Savaşı sırasında dağılan ailelerin birbirlerini bulabilmeleri için kurulmuştu. Zamir Net üzerinden kimisi 12 yaşındaki kızı Rukija’yı, kimiyse bir daha asla göremeyeceği kocasını arıyordu. Sırpça “Barış” anlamına gelen Zamir Net’te yayınlanan on binlerce çığlıktan çok azı yerine ulaşabiliyordu…

Kısa bir süre sonra, Balkanlar’ın dört bir yanında, Hırvatistan’da, Bosna Hersek’de, Sırbistan’da, Kosova’da, Slovenya’da kardeş ZaMir Net’ler kuruldu… Birlikte yaşama isteği olmasa da, acılar, birbirinin kanına ekmek doğrayan halkları bir internet ağı üzerinde birleştirmeyi başarmıştı! ZaMir Net zamanla büyüdü ve Balkanlar’ın en güçlü ve muhalif internet servis sağlayıcılarından biri oldu. ZaMir Net’i kapatmaya, ne “kasap” Miloşeviç’in ne de “kıyma makinesi” Franco Tudjman’ın gücü yetmişti… İnternet ve B92 gibi radyoların etrafında büyüyen muhalefet sayesinde, bir süre sonra, her iki lider de tarihin çöplüğüne gittiler…

Bir internet servis sağlayıcısı “müşterilerine” daha ne verebilir ki?

Not 3: Gezegen Linux‘dan şutlanmak üzere olduğumun farkındayım. Gelecek hafta söz, sadece açık yazılıma dair yazacağım :)…

Yorumlar
4 yorum var
Kategori
Coğrafya, Kültür, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Why Marx is man of moment?

17 Temmuz 2005
politika, felsefe, marx


A penniless asylum seeker in London was vilified across two pages of the Daily Mail last week. No surprises there, perhaps - except that the villain in question has been dead since 1883. “Marx the Monster” was the Mail’s furious reaction to the news that thousands of Radio 4 listeners had chosen Karl Marx as their favourite thinker. “His genocidal disciples include Stalin, Mao, Pol Pot - and even Mugabe. So why has Karl Marx just been voted the greatest philosopher ever?”

The puzzlement is understandable. Fifteen years ago, after the collapse of communism in Eastern Europe, there appeared to be a general assumption that Marx was now an ex-parrot. He had kicked the bucket, shuffled off his mortal coil and been buried forever under the rubble of the Berlin Wall. No one need think about him -still less read him- ever again.

“What we are witnessing,” Francis Fukuyama proclaimed at the end of the Cold War, “is not just the … passing of a particular period of postwar history, but the end of history as such: that is, the end point of mankind’s ideological evolution.”

But history soon returned with a vengeance. By August 1998, economic meltdown in Russia, currency collapses in Asia and market panic around the world prompted the Financial Times to wonder if we had moved “from the triumph of global capitalism to its crisis in barely a decade”. The article was headlined “Das Kapital Revisited”.

Even those who gained most from the system began to question its viability. The billionaire speculator George Soros now warns that the herd instinct of capital-owners such as himself must be controlled before they trample everyone else underfoot! “Marx and Engels gave a very good analysis of the capitalist system 150 years ago, better in some ways, I must say, than the equilibrium theory of classical economics,” he writes. “The main reason why their dire predictions did not come true was because of countervailing political interventions in democratic countries. Unfortunately we are once again in danger of drawing the wrong conclusions from the lessons of history. This time the danger comes not from communism but from market
fundamentalism.”

In October 1997 the business correspondent of the New Yorker, John Cassidy, reported a conversation with an investment banker. “The longer I spend on Wall Street, the more convinced I am that Marx was right,” the financier said. “I am absolutely convinced that Marx’s approach is the best way to look at capitalism.” His curiosity aroused, Cassidy read Marx for the first time. He found “Riveting passages about globalisation, inequality, political corruption, monopolisation, technical progress, the decline of high culture, and the enervating nature of modern existence - issues that economists are now confronting a new, sometimes without realising that they are walking in Marx’s footsteps”.

Quoting the famous slogan coined by James Carville for Bill Clinton’s presidential campaign in 1992 (”It’s the economy, stupid”), Cassidy pointed out that “Marx’s own term for this theory was ‘the materialist conception of history’, and it is now so widely accepted that analysts of all political views use it, like Carville, without any attribution.”

Like Molière’s bourgeois gentleman who discovered to his amazement that for more than 40 years he had been speaking prose without knowing it, much of the Western bourgeoisie absorbed Marx’s ideas without ever noticing. It was a belated reading of Marx in the 1990s that inspired the financial journalist James Buchan to write his brilliant study Frozen Desire: An Inquiry into the Meaning of Money (1997).

“Everybody I know now believes that their attitudes are to an extent a creation of their material circumstances,” he wrote, “and that changes in the ways things are produced profoundly affect the affairs of humanity even outside the workshop or factory. It is largely through Marx, rather than political economy, that those notions have come down to us.”

Even the Economist journalists John Micklethwait and Adrian Wooldridge, eager cheerleaders for turbo-capitalism, acknowledge the debt. ‘As a prophet of socialism Marx may be kaput,’ they wrote in A Future Perfect: The Challenge and Hidden Promise of Globalisation (2000), ‘but as a prophet of the “universal interdependence of nations” as he called globalisation, he can still seem startlingly relevant.” Their greatest fear was that “the more successful globalisation becomes the more it seems to whip up its own backlash” - or, as Marx himself said, that modern industry produces its own gravediggers.

The bourgeoisie has not died. But nor has Marx: His errors or unfulfilled prophecies about capitalism are eclipsed and transcended by the piercing accuracy with which he revealed the nature of the beast. “Constant revolutionising of production, uninterrupted disturbance of all social conditions, everlasting uncertainty and agitation distinguish the bourgeois epoch from all earlier ones,” he wrote in The Communist Manifesto.

Until quite recently most people in this country seemed to stay in the same job or institution throughout their working lives - but who does so now? As Marx put it: “All that is solid melts into air.”

In his other great masterpiece, Das Kapital, he showed how all that is truly human becomes congealed into inanimate objects -commodities- which then acquire tremendous power and vigour, tyrannising the people who produce them.

The result of this week’s BBC poll suggests that Marx’s portrayal of the forces that govern our lives - and of the instability, alienation and exploitation they produce - still resonates, and can still bring the world into focus. Far from being buried under the rubble of the Berlin Wall, he may only now be emerging in his true significance. For all the anguished, uncomprehending howls from the right-wing press, Karl Marx could yet become the most influential thinker of the 21st century.

- Francis Wheen, 17 Temmuz 2005, The Observer.

Not 1: Bugünlük gavurca yayın yapıyoruz. Yazıdaki kırmızılar, bendenizin marifetidir.

Not 2: Meraklısına not: BBC’nin “Tarihin En Önemli Filosofu” anketinde dereceye girenler açıklandı. Listenin 10. sırasında Karl Popper, 9′da Aristo, 8.’likte ise Sokrat var. Nietzsche abimiz ise dördüncülükte kalmış! Kürsüye kimlerin çıktığını merak edenler, buraya…

Not 3: Yukardaki yazıda adı sık sık telaffuz edilen “Sakallı“, keyfi geldikçe Le Monde Diplomatique ve Post-Express’e yazıyor. Epey matrak bir köşesi var bu yayınlarda. Köşesinin adı, “Ben Söylemiştim..”

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Ne kendi etti rahat, Ne âleme verdi huzur!

15 Temmuz 2005
kültür, edebiyat, tahir, istanbul


Bugünkü hikâyemiz, Malumatçı Baba Tahir’e dair… Osmanlı basınının en renkli simalarından biri olan “Baba Tahir”, Cağaloğlu’nda iki göz bir dükkânda “Malumat” adlı dergiyi çıkaran, dönemin siyasilerine pek bulaşmayan ve hatta âdet olduğu üzere gazetesinin ilk sayfasından sık sık “padişah efendimiz Abdülhamit Han hazretlerine” sabah temennaları gönderen, “sağlığınıza duacıyız” türünden selamlar çakan bir gazeteci abimizdir.

Dönemin basınına baktığımızda, o pek renkli olan siyasal hareketlilikten de eser yoktur dergisinde… Ne İttihatçılık, ne İngiliz muhipliği ne de İtilaf fırkası taraftarlığı vardır. Tüm bu dümdüz yapısına rağmen, “Malumat”, döneminin en korkulan yayınıdır! Sebebi ise Tahir Baba’nın ta kendisidir. Üzerinize afiyet, Türk basınının “ilk şantajcısı”dır kendileri….

Yaptığı yalan haberlerle mahalledeki bakkaldan imparatorluk sınırları içinde faaliyet gösteren yabancı şirketlere kadar herkesi sindiren Baba Tahir’in en muhteşem vukuatı ise hiç kuşkusuz “Terkos idaresi” için yazdığı haberdir…

İstanbul’a içme suyunun getirildiği Terkos Gölü’ndeki tesisleri, o senelerde bir Fransız şirketi işletmekteydi. Şirket, arada bir kendileriyle ilgili hoş haberler yazması (Şimdilerde biz buna “advertorial” diyoruz :)) için, daha başka birçok şirket gibi Tahir Bey’i örtülü bir maaşa bağlamıştı.

Ama gün gelir, devran döner, şirkete Fransa’dan yeni bir müdür gönderilir… Yeni müdür “bu memlekette” işlerin nasıl yürüdüğünü bilmemektedir. Hesapları kontrol ettiğinde her ay Malumat gazetesine giden bir kese altını gören yeni müdür, “Kimseye bana ilişmesin diye aylık ödeyemem!” deyip Baba Tahir’in maaşını kesiverir!

Baba Tahir, adet üzere olduğu üzere “kese”sinin kalemine gelmesini bekler… Bir gün, iki gün, bir hafta geçer ama kese gelmez. Şirket içindeki muhbirleri ona haberi uçururlar: “Valla kusura bakma, bu yeni müdür pek dişli çıktı!”

İki gün sonra, Malumat’ın ilk sayfasında küçük bir haber yayınlanır: “Efendim, geçtiğimiz gün Terkos Gölü etrafında avlanan avcılar pek besili bir domuz görmüşler, bu neces (pis) mahlukâtı öldürmek için ateş etmişlerdir. Ancak hayvana ıskat eden (isabet eden) mermiler onu sadece yaralamış, bu mahir avcılardan kaçan ve kan kaybeden yaban domuzu, göle düşerek orada boğulmuştur!”

İstanbul halkı ayaklanıp da bu haram hayvanın sebep olduğu “maddi ve manevi” pisliğin boyutlarını öğrenebilmek için şirket binasına akın edince, Tahir Bey’in kesilen aylığı hemen o gün yeniden bağlanır! Hadise, Malumat’ın bir sonraki sayısında “Aldığımız son istihbarata göre domuz hakikaten vurulmuş ama göle düşmemiş, sahilin gerisinde gebermiş ve leşi de bulunmuş” diye noktalanacaktı.

Baba Tahir’in birbirinden eğlenceli vukuatlarını anlatmaya, ne kalemimizin mürekkebi ne de bu satırlar yeter… İşin sonunu merak edenlere şunu anlatmakla yetinelim sadece: Baba Tahir, Terkos’u işleten firmaya karşı çaldığı bu galebeden sonra terbiyesizliği iyice ele alır. İşi asilzadelik peşindeki zenginlere Avrupa kraliyetlerinin önemli nişan ve madalyalarının sahtelerini üretmeye kadar götürür! Bu marifetlerini bilen Abdülhamit’in Baba Tahir’e dokunmaya aslında hiç mi hiç niyeti yoktur ama onun için bile bardağı taşıran damla, Baba Tahir’in padişahın damadını da haraca kesmek isteyecek kadar “işi büyütmesi”dir!

Abdülhamit, Baba Tahir’i Türk basınına getirdiği “girişimci ruh” ve “dinamizm”den dolayı onurlandırmaya karar verir. Onu dönemin güzide sayfiye bölgelerinden Fizan Çölü’ne sürerek ödüllendirir.

Hayatının bundan sonrasına dair pek bir bilgimiz olmayan Baba Tahir’in son olarak, Şam’da öldüğünü ve cenazesine kimsenin katılmadığını biliyoruz. Baba Tahir o kadar çok can yakmış, o kadar çok nefret toplamıştır ki, cemaatin topladığı parayla mezar taşına şu mısralar yazılır:

“Ne kendi etti rahat,
Ne âleme verdi huzur,
Yıkıldı gitti cihândan,
Dayansın ehl-i kubûr!”

Malumatçı Baba Tahir, şimdiki basını görseydi, Fizan’dan geri döner miydi acep?

Not 1: Bu yazı çalakalem yazılmış bir blog girdisidir. Eğer tarihi vak’alara dair bir hatam varsa, affola!

Not 2 (18 Temmuz): Yukardaki notu yazdığımda, Malumatçı Baba Tahir’in gömüldüğü yerden emin değildim. Derinsular‘ın yorumundan sonra, kaynakları kontrol ettim, doğruymuş. İsteklerin artması halinde, “bis” yapıp, size bir başka Tahir’in hikâyesini anlatabilirim :)…

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Karabük’te kol gibi demirler düzeliyor, bu arkadaşlar da düzelecek elbet…

13 Temmuz 2005
focus


Derginin en yoğun haftasına girdik bugün… Kimsenin başını kaşıyacak vakti yok, herkes sessizce işin bir tarafından tutmuş çalışıyor. Birkaç güne kalmaz, havadaki stres “elle tutulacak” kıvama gelir…

Bu arada, Umida’nın ayrılmasından sonra ekibe yeni isimler katıldı. Eski PCWorld ve ComputerWorld ekibinden Osman Köroğlu bunlardan biri. Dergicilikte 8. yılını dolduran Osman’ın özellikle Linux ve gömülü sistemler tarafındaki birikimiyle, Focus’a çok şey katacağını düşünüyorum.

Dergiye yeni katılan arkadaşların bir diğer özelliğiyse, hepsinin sıkı birer blogger olması. Örneğin Gülüm Dağlı, blog alemindeki ismiyle söylemek gerekirse, mtlda… Gülüm’ün ekibe katılması, bize ilginç bir CV göndermesi ile gerçekleşti. Henüz 18 yaşındaki bu şirin kızı buraya “bir kahve içmeye” çağırdık, kahveler bittiğinde birbirimizi bir aylığına deneme kararı almıştık. Gülüm’ü ilk 15 günlük zaman diliminde, istemeden de olsa, biraz korkuttuğumuzu düşünüyorum. Özellikle de elindeki işi bitirip de bir kenara çekildiği zamanlar, bana öyle geliyor ki, kara kara “başarıp başaramayacağını” düşünüyor! Galiba o bizi sevdi, pek farkettirmesek de aslında biz de onu sevdik…

İletişim fakültesindeki stajı için iki aylığına aramıza katılan Ceren Balel ise, Sünger Bob’u sevmemek ve vejeteryan olmak gibi, Focus ekibi için “kabul edilemez” iki önemli falsoya sahip. Dergimizin Bodrum’da yaşayan “Türkçe Editörü” Maide Selen’in yeğeni olan Ceren’i, halasının da izniyle, derginin yayın yönetmeni Özgür Atanur ile birlikte “işkembe yemeye” (tercihan şirden) götüreceğiz. Yok, “Et yemem” diye tutturursa, onun bu iradi kararına saygı duyup, Mercan’a kokoreçe gideceğiz hep beraber. “Teknik olarak” içinde et olmadığı için kokoreçin vejeteryanlığına halel getirmeyeceğini düşünüyoruz…

Bu arada bir de yeni webmaster’ımız var: Mert Maviş. Genç arkadaşlar arasında dergiye en hızlı uyum gösteren kişinin o olduğunu düşünüyorum. Bu haber, bir de müjdeyi içeriyor: Focus‘un mevcut haliyle son derece arkaik olan sitesi, iki ay sonra yepyeni bir yüzle karşınıza çıkacak!

Sözün kısası, dergiye üçü çok genç, dört yeni arkadaş katıldı; pek bir kalabalıklaştık… Bu genç arkadaşların acemiliklerini ve biz yaşlılardan nasıl çekindiklerini gördükçe, bıyık altından kıs kıs güldüğümü de sizlerden saklamayacağım. Eh, ne diyelim o halde: “Karabük’te kol gibi demirler düzeliyor, bu arkadaşlar da düzelecek elbet!”

Bu arada, tüm ikazlarıma rağmen bana “Ali Bey” demeleri sinirlerimi bozmuyor değil. Tamam, bazılarınızdan 14 yaş büyük olabilirim ama bunu hatırlatmanın yeri mi? Tehlikeli sularda yüzüyorsunuz…

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Hayat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Unutmaya dair

12 Temmuz 2005
edebiyat, hayat


“Kendi halinde bir Güney Amerika kasabası olan Macondo’ya kuzeyden bir muz şirketi gelir. İşçiler, sendikaya üye olur ve ağır çalışma koşullarını protesto ederler. Derken, sıkıyönetim ilan edilir. 3.000 kişi istasyonun önündeki açıklığı doldurur. Yüzbaşı kalabalığa dağılması için süre tanır. Kalabalık dağılmaz. Yüzbaşı ateş emri verir. Tam o anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlar. Yağmurla birlikte, kasaba unutma hastalığına yakalanmıştır. Kasaba halkı, muz şirketinin hiçbir zaman kurulmamış olduğunda diretmektedir artık…”

Gabriel Garcia Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ta anlattığı bu hikâye, benim gözümde, insanoğlunun en önemli ütopyalarından ikisini, unutmayı ve yalnızlığı anlatır… Unutmak, tanrısal ve sıkıcı olmamanın bir işareti, ölümlülüğünse en büyük nimetidir benim için.

Bazen tanrıdan bir şeyi unutmayı dilediğim, çok oldu… 17 yaşındayken tanrıdan, beni terkeden kız arkadaşımı unutmayı diledim. 19′umda sanırım, yitip giden Mülkiye hayallerini unutmaya çalışıyordum. 21 yaşına geldiğimde, gariptir, bu sefer başka kızları unutmaya çabalıyordum! Bu süre zarfı içinde, beni de unutmaya çalışanlar oldu sanırım… Eğer olmamışsa, bak işte buna üzülürüm!

“Ey yaşlı deniz” diye seslenir şair:

“Hep gelip geçeceğiz / Bu aç güneşin altında / Esen rüzgârda savrula savrula / Toz toprak olacağız / Duvarlarda yazı / Okunmaz silik / Boş kaleler kıyılarında / Görkemli fosiller gibi kalacak / Bizden bir titreşim / Otların uçlarında / Üstümüzde keçi gözleri…” *

Sanırım her şeyi unutmayı başardığımız gün, kendimizle yalnız kalmayı başaracağız…

* Necati Cumalı

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Edebiyat, Hayat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

La fetâ illa Ali, la seyfe illa Zulfikâr!

11 Temmuz 2005
ırak, hayat


Savaş zamanı Kuzey Irak’a girmek zor iştir. Hele hele bir de sınır kapısı kapatıldıysa… Önünüzde iki yol vardır: Ya size kendisinin “şerefli bir Türk subayı” olduğunu söyleyen ordudan kovulma bir “albay eskisi”ne 3.000 dolarınızı kaptırır, ya da sınırdan eşeklerle kaçak mazot ve “beyaz” geçiren “at hırsızı kılıklı” bir kaçakçı ile karşıya geçersiniz…

Ben ikinci yolu tercih ettim. Bizim “at hırsızı”nın adı Kâzım olsun. Ya da İtalyan gazeteci arkadaşların taktığı ad ile söylemek gerekirse “Quasimodo”… Yüzünde çıkan şark çıbanı ve hafif kamburu ile Quasimodo’yu fazlasıyla andırıyordu bizim Kâzım. Özal öncesi günlerde bölgenin mûteber sigara kaçakçılarındanmış kendileri. Şimdilerdeyse “gündüz insan, gece hırt” olarak geçiriyor günlerini… Sıkı bir pazarlıktan sonra “kelle başı 400 dolar”a anlaştık. Cizre’den Şırnak’a geçilirken Kasrik Boğazı’nda arabalardan inilecek, geniş bir yay çizerek Çukurca ile Silopi arasında bir yerden karşıya geçilecek. Son dakikada çıkan bir pürüz yüzünden geçiremedi bizi karşıya Quasimodo…

Kaldık mı savaşın 12 kilometre ötesindeki Silopi’de? Neyse, “başka bir çaresi” bulundu ve geçtik Zaho’ya. Arkamızda sınırın açılmasını bekleyen 700 gazeteci bırakarak…

Kural No 1: Eğer gazeteciyseniz, bu gibi durumlarda “asla ve asla” nereye nasıl gideceğinizi kimseye söylemeyeceksiniz! Çünkü bazı haberler hızlı yayılır ve en yakınınız olarak gördüğünüz meslektaşınızın yaptığı teklif yüzünden “rakam” yükselir. Bu yüzden sadece dergiden “Feyzi Hoca”ya telefonda haberi verdim. Bir de “patron”un kızkardeşine: “Kendi başıma çıkamazsam, beni buradan çıkarın” diye…

“Welcome to Kurdistan”
Silopi’de “iyi görüntü veren” az sayıdaki yerlerden biri, son kontrol noktasından önceki trafik kilometre tabelasıdır. Yanlış anımsamıyorsam, “Habur 13- Zaho 20 kilometre” yazar. Televizyoncuysanız eğer, “Irak Sınırı’ndan bildiriyor” olmak için iyi bir yerdir.

Burada biz de fotoğraf çektirdiğimiz için, Habur’dan sonraki ünlü “Welcome to Kurdistan” tabelası önünde de bir görüntü almak istedik. Ya tabelayı “birileri” kaldırmış ya da biz atladık, bilmiyorum, tabelayı göremedik. Geçmişte birkaç kere kurşunlanan, panzerler tarafından ezilen ama sonra yerine yenisi konan tabela, belki de yeni bir saldırıya kurban gitmişti. Kimbilir?

Neyse Zaho’ya vardık. Oteller Silopi’den biraz daha ucuz, biraz daha kötü ve biraz daha “kısa” burada… Zaho’nun en iyi otelinin iki katını (Otel üç katlı) kapatan bir Amerikan televizyon kanalı yüzünden fiyatlar fırlamış. Çoğu yabancı gazetecinin yaptığını yapıp, bu “köy irisi” yerin eli yüzü düzgün evlerinden birini 400 dolara tuttuk.

Belki çok bilinen bir gerçeği tekrar etmek olacak ama hem Barzani hem de Talabani artık “devlet geleneğine sahip” iki aşiret lideri olmuşlar. Zaho’daki belediyecilik hizmetleri, sınırın öte yanındaki bir Cizre ya da Silopi’ye göre çok daha ileri. En azından çöpleri toplanıyor, içecek temiz suları var ve bir belediye başkanları var!

Pardon, “Ne yani, Cizre ilçesinin bir belediye başkanı yok mu diyorsun sen şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim… Evet, yok! İşin garibi, dört yıldır yok! Türkiye’nin diğer tüm ilçelerinde olduğu gibi burada da yerel seçimler düzenlenmiş. Seçimi önce “devletin istemediği parti”nin kazandığı açıklanmış. Seçimde ikinci olduğu ilân edilen bölgenin en büyük korucubaşısı, sonuçlara itiraz etmiş. Karşılıklı yapılan itirazları inceleyen Yüksek Seçim Kurulu, başkanlığı önce korucubaşına, sonra da ilk kazanana vermiş. İlçede olaylar çıkıp da korucubaşı Cizre’yi basınca seçimler iptal edilmiş! “Devlet Baba”, hem korucubaşından hem de halktan korkunca, belediyenin yönetimini kaymakama vermiş ve sıyrılmış işin işinden…

Cizre’de doğumgünü partisi
Silopi’de zaman yavaş geçer… Kediler uyuşuk, akrep ve yelkovan yavaş, sinekler ise tembeldir… Güneş bile saatlerdir aynı yerde asılı gibidir, zaman geçmez bilmez…

Sanırım Cizre’deki 17’inci günümüzdü. Sabah eşim aradı: “Doğumgünün kutlu olsun canım!” Doğumgünü mü? Irak sınırında? Allah Allah? Teknik bir arıza olmalı…

Akşama, Diyarbakır-Habur hattındaki tüm “İtalyan Basını Muhabirleri”nin Cizre’de Uluslararası Basın Merkezi’ne dönüştürülen Öğretmenler Evi’nde toplanması yönünde bir ortak karar alındığını öğrendik. Kararın gerekçesi ise bir süre sonra belli oldu. Tam İtalyanca bir gerekçe: “Akşama ortaklaşa spaghetti alla milanese yapılacak!”

Neyse, Cizre Öğretmenler Evi’ne gidildi ve yönetimine “cebren ve hile” ile el konuldu. Ayağının tozuyla Fildişi Sahilleri’ndeki savaştan gelen Bruno Crimi parmesan peynirini rendelerken, World Press Photo ödülünü üç kez kazanan Francesco Zizola domatesleri doğradı, Afganistan’da dört ay kalan Pietro Suber mantarı közledi, Rai Uno ise makarnayı karıştırdı… Garsonlar, 27 kişilik İtalyan gazeteci grubuna Spaghetti alla Milanese’yi servis etmek için masaya getirdikleri tencerenin kapağını açtığında, ortaya makarnaya saplanmış bir “şamdanlık mumu” çıkar!

Biraz garip ama “italo-curdo” usulü bir doğumgünü “pasta”sı oldu bu…

Zaho’nun ötesi
Zaho’dan sonra daha ileri gidemedik. Çünkü Irak’a girdiğimiz gün, yedi İtalyan gazeteci birden Basra’da kayboldu! Asıl ilginç hikâye de tam burada başlıyor.

İtalyan gazeteciler sendikası FNSI, “24 saat içinde” İtalya’nın tüm gazete, dergi, radyo ve televizyon kanallarına ulaşarak bölgedeki muhabirlerinin isim listesini ve uydu telefonlarını alır. Hemen ardından da teker teker bu gazeteciler aranarak, konumları ve sağlık durumları öğrenilir. Bu arada durumu uygun olanlardan da kibarca “24 saat içinde Irak’tan ayrılmaları” rica edilir. Birkaç gün önce İtalya’nın dört Iraklı diplomatı sınırdışı etmiş olmasından ötürü “korkulan”, Irak yönetiminin misilleme amacıyla İtalyan gazetecileri tutuklamaya başlamış olması ihtimalidir…

Sadece bizim uydu telefonumuz eski tip bir “INMARSAT” (küçük bir valiz büyüklüğünde olanlardan) olduğundan ve günün belirli saatleri açık tutulduğu için bize (Ben ve Panorama’dan Bruno Crimi) ulaşmada zorluk çekilir. Gecenin ilerleyen bir saatinde uydu telefonumuzu çaldıran hanımefendi bize konumumuzu, bulunduğumuz oteli ve “savaş bölgesi sigorta numara”mızı sorar!

Bendeniz “zavallı ve afyonu patlamamış” bir Türk olduğumdan, önce soruyu algılayamadım. Sonra dank etti. İtalyan Gazeteciler Sendikası tüm basın kuruluşlarına çalışanlarını riskli bir bölgeye gönderdikleri zaman bir “özel sigorta” yapmalarını şart koşarmış… Bu sigorta, savaş bölgesindeki gazeteci ya da ailesine bir yaralanma ve ölüm halinde çok ciddi ödemeler yapılmasını sağlıyormuş! Bruno’ya sordum, “Ölümün halinde ne alacak seninkiler?” diye… Biraz düşündü, bazı hesaplar yaptı ve söyledi: “34 yıllık gazeteci ve şu maaşı aldığıma göre… Galiba emeklilik ikramiyemin biraz fazlası olması lazım. Yaklaşık 600-700 bin euro kadar!”

Kural No 2: Bir daha bölgeye geldiğinde, anlaşmalı olduğun yabancı kuruluştan “Savaş Bölgesi Sigortası” yaptırıyorsun. Bu arada, Kürtlerin “Süreyya” adıyla çağırdığı Thuraya’dan bir tane alıyorsun!

Yaşama verilen “değer”e ilişkin bir diğer ilginç anektod, Bruno Crimi’nin anlattığı, Amerikalıların Somali’de uyguladığı “tarife” üzerine olabilir:

Somali’de halktan büyük tepki gören Amerikalılar, ilişkileri yumuşatmak için yanlışlıkla öldürdükleri her keçi başına 100, her deve başına 300 doları hemen operasyondan sonra “cash” olarak ödüyorlarmış… “Çocuklar için fiyat neydi?” diye soracak oldum. Bruno düşünmedi bile: “1.000 dolar!” Önce şaka yapıyor sandım. Çok ciddiydi…

Dikkat edilmesi gerekenler
Kuzey Irak’ta dikkat etmeniz gereken şeyler var. Örneğin, bölgenin en leziz meyvası olan hurmaya “hurma” dememek gibi! Kuzey Irak’ta hurmaya aynen İran’daki gibi “temur” deniyor. Hurma kelimesi ise “kadın” anlamına geliyor. Kısacası, bir sokak satıcısından “hurma” isterseniz, sonuçları kimi zaman hoş olmayabiliyor…

Bir diğer dikkat etmeniz gereken konu ise kıyafetlerinizin rengi. Her renk bir siyasal hareketi temsil ediyor çünkü… Sarı giyinirseniz Barzani’ci, yeşil ve hâki giyinirseniz Talabani’ci, elbiseniz kahverengi ise İslamcı, mavi renk ise Türkmen’siniz demektir!

Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu, bölgeye girerken üzerinize aldığınız Amerikan dolarlarının “sadece ve sadece” 1996 serisi olması gerektiği! Saddam’ın 1997’den itibaren sahte kalıplarla Merkez Bankası’nın darphanesinde dolar basıyor olması, dolar bozmak istediğiniz dövizcinin hemen paranın üzerindeki basım yılına bakmasına yol açıyor! “İyi de kardeşim, ben bankadan aldım bu parayı, 2002’de basılmışsa ne olacak?” demeyin. 1996 yılında basılan dolarlar en az yüzde 10 daha değerli!

Pazaryerini vuran füze
Güneydoğu’ya yolu sık düşenler bilirler, şehirlerin dışına çıktığınızda gökyüzü elinizle tutacakmışsınız gibi yakındır. Üzerinize sanki yıldız tozlarının döküldüğünü hissedersiniz. Yine böyle bir günün gecesinde Cizre ile Silopi arasında ilerlerken gökyüzünden bir grup Tomahawk füzesinin geçişini izledik.

Hayatımda ilk kez “seyir füzeleri”ni görüyordum. İlginç bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Çok değil, 300-400 metre yüksekten uçan ve garip bir “kağıt yırtılması” sesi çıkaran ölüm makineleri… İster istemez insanın aklına bir düşünce takılıyor: “Birkaç dakika sonra kimler ölecek? Nereyi vuracak?”

Bağdat’ta pazaryerinin vurulduğu günün sabahıydı. Otelimize döndük ve yattık. Ertesi sabah Bağdat’ta “yanlışlıkla” pazaryerini vuran Amerikan füzesinin haberi patladı. Bir telaş hâli… Önceki gece görmüş olduğunuz füzelerin görüntüsü bir an için beyninizi yalayıp geçiyor tekrar… “Acaba?” diyorsunuz, “Onlardan biri miydi?” Böyle bir olasılığı düşünmüş olmak bile rahatsız edici. Bir an için insanlıktan uzaklaştığınızı hissediyorsunuz…

İki gün sonra Deniz Baykal’ın demecini okuyoruz gazetelerden: “Bağdat’taki pazaryerini vuran füze, Türk hava sahasını kullanan Tomahawk’lardan biriydi!”

Füze icad oldu, mertlik tam bozuldu!
Zaho’da ve Kürtlerde hâkim olan hava, bu savaşın adil olmayan bir savaş olması. Bir de “caş”lık duygusu var, yani “ülkesine hainlik” etmiş olmak çekincesi var… Saddam’a kızgınlar ama Barzani’ye de 1996’da Saddam ile ittifak yaptığı için kızıyorlar… Araplardan hoşlanmıyorlar ama ya karısı ya da eniştesi bir Arap… Barzani’yi Türkiye’ye “posta attığı” için seviyorlar ama dost meclislerinde onu “Caşhayati” (hayatı boyunca birilerine ihanet eden) diye çağırıyorlar…

Bir yandan kendi dillerini konuşacakları, kendi renklerini, kendi bayraklarını sallandıracakları bir vatana kavuşacakları için sevinirken; öte yandan Irak halkına “ihanet etmiş olmak” duygusu rahatsız ediyor onları…

Hâsılı, karmaşık duygular içinde Kürtler. Ama içten içe Amerikalılara da kızıyorlar. Peşmergesinden basit köylüsüne bölgedeki tüm Kürtlerin gözünde bölgedeki “Amerikan Özel Kuvvetleri”; uzakta patlayan topun gürültüsünden korkan, Iraklıların önüne peşmergeyi süren, düşmanı ile göz mesafesinde çarpışmaktansa füze ile bombalamayı tercih eden bir “korkak sürüsü”… En çok da başlarının üzerinden geçen füzeler rahatsız ediyor onları…

Zaho’da, otelin lobisinde bölgede net bir şekilde izlenen bir Türk televizyon kanalına bakıyoruz. Haberlerde “pazaryeri”nin mahşeri görüntüleri var.

Ağzımdan istemsizce dökülüyor sözler: “La fetâ illâ Ali, La seyfe illa Zulfikâr…”

Yaşlı adam sessizce onaylıyor…

Ali Işıngör / Cizre-Silopi-Zaho
2003 yılı, Nisan başı

Not 1: Pazar akşamını pazartesiye bağlayan bu saatlerde tembellik yapma hakkımı kullanıp, eski ama en sevdiğim yazılarımdan birini buraya koyayım dedim. Yaklaşık iki yıl kadar önce, savaşı izlemek için Irak’a geçtiğimde yazdığım bu makale, ertesi ay çalıştığım dergide yayınlanmıştı. Bölgeye, eskiden birlikte birçok konuda birlikte çalıştığım, İtalyan Panorama dergisinden gazeteci dostum Bruno Crimi ile gitmiştim.

Not 2: İki yıl önce, henüz savaşın başındayken ve koalisyon güçleri Irak’ı işgal etmeden önce yazdığım bu yazı, o günden bu yana, aslında hiçbir şey değişmediğini düşündürüyor. Sanki Zaho’ya bugün tekrar gitsem, otelin lobisinde televizyon izleyen o ihtiyarı tekrar bulacağım gibi bir his var içimde.

Not 3: “La fetâ illa Ali, la seyfe illa Zulfikâr”: Ali’den başka yiğit, Zülfikâr’dan başka kılıç yoktur! (Alevi/Şii deyişi)

Not 4: Sabah işte fırsat bulursam, dünkü Blog Kardeşliği toplantısını ve bana düşündürdüklerini yazacağım.

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Coğrafya, Hayat
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries Next Entries »

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Biliyor Musunuz?


Son Yorumlar

  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi… yazısı için sohbet tarafından yapılan yorum
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? yazısı için istanbul kckcekmece satilik daire tarafından yapılan yorum
  • Bir geliştirici olmak… yazısı için istanbul kckcekmece satilik daire tarafından yapılan yorum
  • 10 kaplan gücünde geliyoruz! yazısı için ela kurt tarafından yapılan yorum
  • Blogların gücü adına… yazısı için atakan tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (92)
  • Blogger (29)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (58)
  • Kültür (52)
  • Politika (25)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)

Arşiv

  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (5)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…
  • Just for fun!

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Bunları dinliyorum

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox