Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • Kampanya
  • İletişim

Parmak şıklatmakla olmuyor bu işler!

4 Temmuz 2005
live8, müzik, afrika, ab


Dünya gözüyle şu Pink Floyd’u da sahnede gördük ya, buna da şükür… NTV’nin reklam olayının iyice bokunu çıkardığı Live 8 konserleri silsilesi, birçok unutulmaza sahne oldu. Will Smith’in sahneye tahterevanla gelmesi, “bir tecavüz sonrası sabahı Nuri Alço sırıtışı” ile sahneye çıkan Bill Gates’in konuşması, Sony ve Nokia gibi uluslararası şirketlerin sponsorluklarıyla anılacak bu etkinlik…

“Sir” ünvanına “Şövalyelik”i de eklemeyi garantileyen Bob Geldof hazretleri, bir golf sahasının ortasındaki yedi yıldızlı otelde toplanacak olan zenginler klübü üyelerinin “himmetinden” çok umutluydu. Özellikle de Tony Blair ve Maliye Bakanı Gordon Brown’un adlarını sık sık andı. Canlı yayını izlediği iddia edilen 3 milyar küsur insana “Eh, artık eşek değillerse Afrika’yı da görürler artık” cümlesinin etrafında harlanacak “global ölçekli” bir geyik malzemesi sağlandı.

Sizi bilmiyorum ama benim midem bulandı sadece… Yıldırım Türker’in deyimiyle, Rock yıldızı ile Irak şahini başbakanın bu mutlu ve uyumlu görüntüsünün pornografisine daha fazla dayanamadım ve televizyonu kapadım.

Yazıyı biraz daha açalım. Çoğu Sahra Çölü’nün güneyinde yer alan 18 Afrika ülkesinin borçlarının silinmesi için G8 liderlerinin öne sürdüğü bazı şartlar da var elbet. Ama bu can sıkıcı “ayrıntılardan” Arundhati Roy gibilerinin dışında pek kimse bahsetmiyor.

G8 ülkelerinin himmetinden faydalanmak için, bu ülkelerin tek yapmaları gereken şey, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı serbest piyasa sistemini ve sancılı bir özelleştirme hamlesini kabul etmek. Bu süreçte, Afrika’nın “verimsiz” ve “zarar eden” telekomünikasyon şirketleri, madenleri, tarım kooperatifleri ama özelleştirilerek ama tamamen yok edilerek ortadan kaldırılacak. Bu şirketlerin yerini, “batılı” yenileri alacak. Afrika’nın şu ana dek özelleştirilmiş telekomlarında bu süreç aynen yaşandı. Bugün Afrika kıtasının yarısından çoğu British Telecom, Telefonica, France Telecom “imzalı” cep telefonlarını kullanarak “alo” diyor. Madenlerin durumundan ise hiç bahsetmeyelim isterseniz: Hollandalı elmas tröstlerinin egemenliğindeki Güney Afrika ve Zaire’de at koşturan Belçikalıları saymazsanız, Afrika’nın madenlerinin 2049 ya da 2099 gibi küsurlu tarihlere kadarki tüm hakları, Anglosakson ülkeler (ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya) tarafından çoktan paylaşılmış durumda….

“Serbest piyasa” oyununun en önemli kuralıysa, gümrük vergilerini düşürmek hatta sıfırlamak olacak. Afrikalı ülkeler gümrük vergilerini neredeyse sıfırlarken, Avrupa ülkeleri çok sinsi bir vergilendirme sistemi ile bu ülkelerin zaten zayıf olan iç piyasalarını tamamen ele geçirecek. Bir örnek mi verelim? Örneğin İtalya.

Ürün adı: Kahve
Gümrük tarifesi
Çekilmemiş kahve ———- % 0
İşlenmiş kahve ————- % 7
Kafeinsiz kahve ————- % 9

Ürün adı: Pamuk
Gümrük tarifesi
İşlenmemiş yapağı ———- % 0
T-shirt ———————- % 10

Ürün adı: Ananas
Gümrük tarifesi
Taze ananas —————– % 2
Ananas suyu —————- % 15
İşlenmiş ananas ————- % 30

İtalyanların bu rakamları her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Bana ucuz hammadde satabilirsin ama işlenmişini asla!” Yardıma muhtaç Afrika ülkelerinin her yıl Batı Avrupa gümrüklerinde kaybettikleri para, 20 milyar avroyu buluyor. Eğer bu gümrük vergileri mevcut olmasaydı, yeni rekabet koşulları doğrultusunda bu “aç ülkelerin” Avrupa’ya yapacakları ihracatın % 5 büyüyeceği hesaplanıyor. Bir başka deyişle, 350 milyar avroyu bulan bir ihracat olanağı!

350 milyar avro… Bob Geldof hazretleri başarırsa, önümüzdeki 10 yıl içinde Afrika’ya aktarılması hedeflenen yardımın tam 7 katı!

Dansetmek artık sizin de içinizden gelmiyor değil mi?

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Coğrafya, Politika
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Serüven doğudan yükselir!

çizgi roman, tarih, türkler, creative commons


Avusturya imparatoru Şarlken’in kardeşi, onun ölümüyle de tahta geçen Ferdinand’ın “Muhteşem Süleyman” adıyla anılan Kanuni’ye gönderdiği elçi, 1555 yılında imparatoruna en büyük düşmanı Türkler hakkında şöyle yazıyordu mektubunda: “Türk orduları yağmurların kabarttığı coşku seller gibidir. Kendilerini tutan seddin bir noktasından sızdılar mı, o delikten azgın sular gibi boşanırlar ve dehşetli bir tahribat yaparlar. Kendilerini tutan engeli bir defa yıktılar mı, artık bir daha önlerinde durulmaz, ta uzaklara kadar yayılır, her türlü tahmini aşan zararı gerçekleştirirler…”

1555′te, Türkler Avrupa için sadece kan, savaş ve ölüm değildi. “Nereden çıkacağı belli olmayan” tehlikenin ete ve kemiğe bürünmüş haliydi. Türk akıncılar düşman topraklarında yüzlerce kilometre sessizce ilerledikten sonra, ansızın Münih önlerinde bitiveriyorlardı ya da İzlanda’nın sahil kasabalarını yağmalıyorlardı! 1516′da Papa X. Leon’un Civita Laviana sahilinde balık tutarken Türk korsanlarının eline düşmesine ramak kalması, denizden gelen tehlikenin hiç de “kara bir efsane” olmadığını gösteriyordu.

Osmanlıların bir hayalet gibi Avrupa’nın ortasında gözükmeleri, hayatında hiç Türk görmemiş Avrupalılar için bu düşmanı daha da korkutucu ve gizemli kılıyordu. “Çizgi romanın atası” diyebileceğimiz çizimlerle dolu postalar, Avrupa kentlerini dolaşmaya başlamıştı. İtalya’da “Avvisi del Turco” (Türk’ten Haberler), İspanya’da ise “Avisos de Levante” (Doğu’dan Haberler) adıyla anılan bu postalar sayesinde, Osmanlı fetihleri duyuruluyordu dört bir yana…

Bu propaganda postalarında yer alan resimlerde Türkler, amaca uygun bir şekilde, susuzluğunu Hıristiyan çocukların kanı ile gideren ve esirlere acımayan bir canavar gibi çiziliyordu:

Artık Macaristan’dan pek uzak
Gün doğunca Avusturya’ya varacak.
Elinin altında Bavyera
Uzanacak oradan da başka bir diyara
Korkarım hemen varacak Ren kıyısına

(16. yüzyıl Alman şarkısı)

“O öyle olmaz, böyle olur!”
Batının Türk’ü “kana susamış bir katil” olarak göstermesinin Osmanlı’nın pek de umurunda olmadığını söyleyebiliriz! 17. yüzyılda Osmanlı sarayı için “Türk”, askere almak zorunda kaldıkları “başıbozuk”lardan, “etrak-ı bi idrak”tan (Şuursuz Türk) başka bir şey değildi. Bu yüzden, Naima Tarihi’nde Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasından bahsedilirken “Ocağa devşirmeler yerine hırsızlar, katiller, Türkler, Kürtler alınmakta idi” denmesi, bizi şaşırtmamalı.

Batılı “Saygı, korkunun kız kardeşidir” der. 16. ve 17. yüzyıllarda Türk, Attila ve Kanuni Sultan Süleyman’da karşılığını bulduğu gibi, “güçlü” ve “muhteşem”di. Doğudan gelen bu topluma karşı korkuyla karışık bir saygı duyuluyordu. Türk, aynı zamanda “korkunç”tu. Çünkü, Türk hükümdarı Kutsal Roma-Germen İmparatoru Ferdinand’ı veziriazamı ile eş tutup, ona diz çöktürmüştü!

Türklerin üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk kurmalarına beslenen hayranlık, etkisini batı edebiyatında göstermekte gecikmedi. Torquato Tasso’nun (1544-1595) başyapıtı ve Ortaçağ’ın son büyük kitabı sayılan “La Gerusalemme Liberata”da Selçuklu savaşçıları fazlasıyla Avrupalıdır! Tasso’nun hikayesi, 1. Haçlı Seferi (1096-1097) sırasında Kudüs’ü Türklerden kurtarmaya çalışan Latin krallarının çevresinde geçmesine karşın; “dinsiz” Türk kumandanları, savaş maharetleri, kanlarının son damlasına kadar savaşmaları ve her şeyden önemlisi teke tek düelloları ile Ortaçağ şövalyelerini yeterince çağrıştırırlar. Kitabın Venedik’te basılan 1625 baskısı, ilk çizgi romanın ortaya çıkmasından tam 250 yıl önce “çizgi roman” deyimini hak edecek kadar başarılıdır!

İstanbul’un fethinden itibaren Türk’ün zenginliği, savaşçılığı ve vahşetiyle birlikte anılır. Öyle ki, İtalya’dan getirtilen ressam Bellini, ünlü tablosunda bu imajı yumuşatmak için Fatih’i bir elinde gülle tanıtır batıya. Nitekim, Bellini’nin yaptığı savaş portresinde, kopmuş bir insan kafasını beğenmeyen Fatih Sultan Mehmet’in “O öyle olmaz, böyle olur!” diyerek en yakınındaki askerin boynunu hemen oracıkta vurdurduğu dilden dile dolaşır. Hikâyeye göre, bu kanlı görüntüden yeterince dehşete düşen Bellini, hastalığını öne sürerek ilk kadırgayla kapağı İtalya’ya atar!

Kızılmaske Türklere karşı!
19. yüzyılın çizgilerine baktığımızda, “muhteşem ve acımasız Türk” imajının yerini “hasta adam”a bıraktığını görüyoruz. İmparatorluk sınırları içindeki tüm etnik grupların isyan bayrağını çektiği günlerde, Avrupalı için “Türk”, artık şişko, hilebaz, tembel ve rüşvetçidir. Ve dönemin çizgilerinde Türkiye, hurmalı, dansözlü ve tropikal bir ülke olarak “Araplaşmış” şekliyle yer alır. Türklerin Araplaştırılması, çoğu zaman romantik bir oryantalizm ile üstünkörü yapılan bir ön incelemeden kaynaklanmakla beraber, kimi zaman da “politik” bir tercihtir.

Bu politikanın ardında yatansa, yaklaşan sömürgecilik dönemiyle birlikte, Avrupalıların geniş kitlelerin gözünde kendilerini “medeniyet”, Türk’ü ise “cehalet”in timsali kılarak, doğuya doğru yeni fetihlerine meşruiyet bulma çabasıdır. Bu propaganda savaşının kuşkusuz en önemli araçlarından biri de çizgi romanlardı. Propaganda amaçlı çizgi romanın en muhteşem örneklerinden biri, hem de Türkleri hedef alacak bir şekilde, İtalyan diktatör Mussolini ‘nin emriyle hazırlandı: “Kızılmaske Türklere karşı!”

1930′ların başında Mussolini’nin bir emri ile yasaklanan “Gordon”, “Kızılmaske” ve “Mandrake” gibi dergiler, okuyucu tepkisi üzerine yeniden yayına konmuştu. Ama “küçük farklarla”… Örneğin, Gordon’un yakın dostu Rus profesör Zarkof ameliyatla İtalyan yapılmış; Kızılmaske ise, çizeri Lee Falk’un da katkılarıyla “Maskeli Adam” , İspanya’da Cumhuriyetçilere, Afrika’da kabilelere karşı savaşmak zorunda kalmıştı.

“Duce”nin Antalya’yı istediği yolundaki iddialar yüzünden ince bir çizgide olan Türk-İtalyan ilişkilerini zedelememek için, Kızılmaske, Libya’ daki macerasında Türkler yerine hayali bir zenci kabilesine karşı savaşır. Kızılmaske’nin en dehşetengiz serüveniyse, Mussolini’nin iktidarı devraldığı “Kara gömlekliler”in Roma’ya yürüyüşü sırasında yaşadığıdır. Neyse ki bu maceralar uzun sürmez; bir süre sonra yerlerini “Macalle Üçlüsü” adında Afrika’daki faşist İtalyan kahramanlarının maceraları alır. Bu seferki düşmanlar daha “sahici”dir: Libya’da Türkler, Somali’de zenciler…

Enver Paşa’yı öldüren Ermeni taburları
İmparatorluğun yıkılış dönemlerinde, Osmanlı sefaretlerinin birinci katipleri “Le Temps”, “Times”, “Wiener Zeitung” gibi gazetelerin bürolarını dolaşarak, karikatürlerde sık sık çizilen fesli, kaftanlı, tespihli, ebleh ve şişman, “Avrupa’nın hasta adamı” altyazılı Türk tiplerinde kaftan yerine redingot ve “jaket” kullanılmasını istemişlerdi. Bu talep, ciddiye alınmadı.

1930′larda Avrupa’da yükselen faşizm ve yavaş yavaş gündeme oturan yeni bir “iddia”, Avrupa’nın çoğu ülkesinden önce, 1928′ de kadınlarına seçme ve seçilme hakkı veren Türklerin çizgi roman dünyasında da medenileşmesini engellemişti. Bu yeni “iddia”, 1915 sözde Ermeni soykırımıydı! 1915 tehciri sonrasında, Ermenilerin Avrupa’ya, ağırlıkla da Fransa’ya göçmelerinden sonra, batılı çizerlerin Ermeni aydınlarıyla ilişkiye geçmesiyle, “soykırım” batılı çizerlerin yeni malzemesi oldu.

Örneğin, Hugo Pratt; “Semerkant’ın Altın Evi” adlı macerasında, asıl kahraman olan Corto Maltese aracılığı ile İttihat ve Terakkicileri kimi zaman epey sert, kimi zaman deyim yerindeyse ince bir kara mizahla yerer. 1920 İstanbul’unda “Turan öldü” parolasıyla girilen bir odada, İttihat ve Terakki subaylarının Orta Asya içlerindeki Enver Paşa’ya katılmak için yaptıkları toplantıya katılan ve Enver Paşa’nın Pamir Vadisi’nde “Turan ütopyası” uğruna ölümüne tanık olan Corto Maltese, imparatorluğun batışının ince bir eleştirisini yapıyordu. Öte yandan Corto Maltese, “1915 katliamından kurtulmuş” küçük bir Ermeni kızını koruması altına alarak, tavrını Ermenilerden yana koyacaktır.

Vidal ve Clave’nin yarattıklan “Köpekler Adası” adlı çizgi romanın öyküsüyse, tamamen Ermeni tezlerine dayanıyor. Doğu Karadeniz kıyısındaki Ohanyan Adası’nda gelişen olaylar ve bu hayali adanın valisinin gerçekleştirdiği katliamlar, tüm kurgulanmışlıklanna karşın, usta göndermelerle bazı gerçek isim ve adresleri anımsatıyor.

Olayların geçtiği Köpekler Adası, şehremini kararıyla İstanbul’da toplanan sokak köpeklerinin gönderildiği Hayırsız Ada’ dır. Senaryoda işlenen tema, Sason ve Zeytun isyanlarına atıfta bulunur. Ohanyan Adası valisi de, çok büyük bir ihtimalle, “Ermeni Kasabı” olarak nitelendirilen ve 1915′de Trabzon valisi olan Celal Azmi Bey’dir.

“Köpekler Adası”nda çizilen Türk portreleri, vahşet, barbarlık ve kalleşlik çağrıştırır. Bu tutum, gaddar binbaşı Ferid’den Ermenilerin öldürülmesi için pencereden bağıran Türk kadınına, yağmalayacağı Ermeni mahallelerinin hayalini kuran nöbetçi askere kadar her kesim için geçerlidir.

Bu arada, “Kızıl Sakallı”dan bahsetmeden olmaz. 1950′li yıllarda çizilen bu Alman çizgi romanında, Topkapı Sarayı’na elini kolunu sallayarak giren Kızıl Sakal’ın korsanları, sanki Kapalıçarşı’da turistik bir gezide gibidirler. Sonuçta, padişahın burnuna namluyu dayayan Kızıl Sakal, Cezayirli levendlerin padişahın haremine hediye etmek için kaçırdıkları Avusturya prensesini kurtarır.

1950′li yıllarda çizilen bu çizgi romanın okuyucusu için en can alıcı yeri, “ölümden korkmayan” Türk levendini konuşturmak için uygulanan yöntemdir. Onu domuz yağına sokmak ve abdestini bozmakla tehdit ederler. Levendin “Efendi, domuz yağına girersem, cennete girermem” diye haykırmasına rağmen kimse onu dinlemez ve levent “çözülür”, “ötmeye” başlar!

Dersim dağlarında bir Japon gerilla!
Belki “uç bir örnek” olacak, ama burada ünlü karikatürist/grafik ustası Ergün Gündüz’ün kişisel koleksiyonundaki Japon çizgi roman “Kürtlerin Yıldızı”nı anmadan olmayacak. Yoshikazu Yasuhiko’nun çizdiği yaklaşık 340 sayfalık macerada, bir “Japon gerillanın Kürt yoldaşlarıyla birlikte “faşist Türk ordusu”na karşı omuz omuza çarpışmasım izliyoruz! Bu arada, Güneydoğu’da ne aradıkları belli olmayan Ruslar sahneye giriyor. Macera Japonca olduğu için tamamına vakıf olamasak da, çizgi romanda kötü adamı oynadığı her halinden belli olan faşist Türk generalinin Atatürk’ e olan benzerliği, hemen dikkati çekiyor.

“Kaba propaganda” amacıyla birilerince ısmarlandığı belli olan bu “uç örnek” bir yana, 1980′lerden sonra dünya çizgi romanında Türklere karşı bakışta belirgin bir düzelme oldu, 1980′lerden itibaren arka fonda Türkiye’yi kullanan çizgi romanlar, içinde belli bir “hamam ve cami” oryantalizmini barındırsa da, Türkiye’yi doğu ile batı medeniyetleri arasındaki köprü niteliğiyle resmetmeye başlamıştı.

Bu düzelmede en önemli payın Türk mizahçılarına ait olduğunu söylemek mümkün. Dünyada bugün çok az örneği kalan politik mizah dergiciliği, 80′li yıllarda Gırgır, Limon ve Hıbır dergilerinden çok sayıda “dünya çapında” karikatüristin çıkmasını sağladı. Bu mütevazı etki, Türklerin batılı çizgi romanlardaki görüntüsünü büyük ölçüde etkiledi.

Nitekim, Selçuklu ve Osmanlı Beyliği zamanında Anadolu’yu işleyen Gilles Chaillet’nin, “Vasco-Bizanslı Kız” ve “Gecenin Nöbetçileri” albümlerinde, Türkleri çizmeden önce esaslı bir ön araştırma yaptığı anlaşılıyor. Fotoğraf hassaslığında yapılan resimlerle Türk göçebelerinin hayatı ve Konstantinopolis kentinin neredeyse şehir planını çizen Chaillet, kimi meslektaşlarının Araplarla karıştırdığı Türkleri, Moğollardan ayırabilecek bir inceliğe ulaşmıştı.

Chaillet, “Gecenin Nöbetçileri” albümünün son sayfasında, asıl kahraman Vasco ‘yu ve Fransız prensesinin de içinde bulunduğu kent halkını Moğol kuşatmasından kurtaran Osmanlı beyi Orhan’ı, bütünüyle bir centilmen olarak sunuyordu. Kente girdiğinde gözlerini prensesten alamayan Orhan, atından inerek onun önünde eğilir ve güzel prensese, “Asil bayan krallığım ayaklarınızın altındadır” der. Chaillet için Türkler birer centilmen savaşçıdırlar!

Yeniçeri ve Batman omuz omuza
Arkabahçe Yayıncılık’ın bugünlerde piyasaya sürdüğü “Yeniçeri”, DC Comics’in imzasını taşıyor. Batman, Aquaman ve Wonder Woman gibi “şöhretleri” bir araya getiren bu çizgi romanın en önemli özelliğiyse, maceradaki esas oğlanın, pardon esas kızın, bir Türk “süper kahraman” olması.

Selma Tolon, İzmit depremi sonrasında yaptığı kahramanca bir hareketten sonra “süper güçler” edinen bir hanım kızımız. Macerada; irticacı subaylar, Atatürk’ün mirasını yıkmak isteyen aşırı İslamcılar, camiden yönetilen yıkım ve felaket, inanç adı altında kötülük gibi “tanıdık temalar” öne çıkıyor. Tabii bir de “dost ve müttefik” Amerika’nın iyi günde kötü günde Türkiye’den “esirgemediği” desteği…

Neyse, ay-yıldızlı kostümü ve “Yeniçeri” kimliği ile kötülerin kabusu olan Selma Tolon, bu macerasında sadece ülkesini kurtarmakla kalmıyor, dünyanın en güçlü süper kahramanlarının üye olabildiği Justice League of America’ya (JLA) da davet ediliyordu.

Türkleri ister kötü ister iyi göstersin, aslında tüm çizgi romanlarda tek bir “arka fon” var. Minareleri, hamamları, çarşaflı kadınları, daracık sokakları ve artık kaybolmaya yüz tutan sokak satıcılarıyla “İstanbul”…

Kimileri Türkiye’nin çizgi romana olduğundan daha fazla oryantalist bir tarzda aktarılmasından rahatsız olsa da, buna en güzel cevabı “çizgi romancı” Ergün Gündüz veriyor:

“Afrika’ya hangisini görmeye gidersiniz? Doğal yaşamı ve Masai yerlilerini mi yoksa oranın manifaturacılar çarşısını mı? Elbette birincisini… Çizgi romanda insanlar kendi sıkıcı hayatlarını görmeyi istemiyorlar. Çizgiler, insanlara görmeyi istediklerini ve hayallerini gösterir. Bu yüzden ben de Afrika’yı çizdiğimde sadece bunları görürüm. Avrupalıların da bizi böyle görmesinde bir zarar yok. Çünkü biz buyuz ve bu yanlarımız bizi onlardan farklılaştırıyor…”

Ali Işıngör

Not 1: Focus dergisinin Mayıs 2005 sayısında yayınlanan bu yazımın, derginin künyesinde yer alan “Kaynak göstermek şartıyla dahi alıntı yapılamaz” kaydına rağmen, “alenen çalınarak”, sağda solda yayınlandığını görüyorum. Haber7.com’cular uyarım sonrasında yazımı yayından kaldırıp özür dilediler. Şimdi de resimliroman.net’i uyaran bir mail attım. Hadi, büyük basın kuruluşlarını anlıyorum, onlar bunu alışkanlık haline getirdiler… Peki, çizgi romancıların bu “hırsızlığı” yapmasına ne demeli?

Not 2: Genel Kamu Lisansı, Creative Commons gibi lisans modellerinin yanında yer alan birisi olduğumu artık biliyorsunuz. Tabii bu, sadece “bireysel bir duruş”u ifade ediyor. Focus‘un künyesinde yer alan acımasız “copyright” şartları ise DBR dergi grubunun genel yayın politikasının bir parçası. Bu yüzden ortada benim açımdan bir çelişki yok.

Not 3: Söz konusu araştırma dosyasının yazarı olarak bu makaleyi kişisel bloguma koydum. Bu dakikadan sonra, yandaki sütunda gözüken “Some Rights Reserved” ikonunun altındaki şartlara “uymak kaydıyla”, dileyen herkes bu yazıyı sitesine koyabilir. Daha Türkçesini söylemek gerekirse, kaynağını (sitenin adı, yazının tam adresi, yazarın adı) açıkça belirtmek ve kendi sitesini de aynı koşullar altında paylaşıma açmak kaydıyla (share alike prensibi) bu yazıyı herkes sitesinde yayınlayabilir. Bu koşullara uymadan ilk yazı araklayana dava açacağımı ve avukatımın da Sayın Fikret İlkiz olacağını, tüm sevenlerime açıklarım. Muhtemelen sıkı bir tazminat da ödemek zorunda kalacak olan bu ilk şanslı arkadaş, Creative Commons’un Türk hukuk sistemine girerek bir içtihatın doğmasına da fırsat verecek. Sabırsızlıkla bekliyorum… :)

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Tarih, Çizgi roman, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Yazı takvimi

Temmuz 2005
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz   Ağu »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Biliyor Musunuz?


Son Yorumlar

  • Güzel bir hafta sonu sabahı… yazısı için devrim tarafından yapılan yorum
  • Dünyanın en devrimci balığı yazısı için İran’ı sevmek için 41 neden - ÖmürDediğin.com tarafından yapılan yorum
  • Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…” yazısı için Özgürlük, bağımsızlık ve gelecek için Pardus | teknoist.com tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için ForumSefasi tarafından yapılan yorum
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4 yazısı için serdar tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (92)
  • Blogger (30)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (57)
  • Kültür (52)
  • Politika (25)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)
  • Tekir (1)

Arşiv

  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (4)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…
  • Just for fun!

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox