“Çeviri kadın gibidir: güzeli sadık, sadık olanı güzel olmaz”

30 07 2005


İlginçtir, “Ne olacak bu Pardus’un hali?” yazısına olumlu ya da olumsuz bir takım tepkiler alacağımı düşünürken, derin bir sessizlikle karşılaştım. Hiç beklemediğim bir başka metne, Can Yücel’in şiir çevirilerine dair olan yazıya ise tam 12 kişiden cevap geldi. Benim için asıl şaşırtıcı olansa, bu 12 kişinin görüşlerini bloga koymak yerine, doğrudan mail adresime göndermiş olmasıydı! Sanırım “blog”, birçoğumuz için hâlâ alışamadığımız bir olgu olmaya devam ediyor…

Bir ara, “Bana gelen mektupları comments kısmına koyayım mı?” diye düşünmedim de değil, ama mektupların sahiplerinden izin almadan böyle bir şey yapmanın doğru olamayacağına karar verdim.

Bu arada düzeltiyorum, Pardus yazısına “bir” tepki aldım! Sevgili A. Murat Eren, adını eksik yazmama, haklı olarak içerlemişti. Kendisinden bu konuda “mahçup bir dille” yazılmış, bu hassasiyetinin nedenlerini çocukluğundaki olaylar örgüsü ile anlatan, okuyunca gülümseten bir mektup aldım.

İnsanların adlarının “doğru yazılması” konusunda titizlenmesinden doğal bir şey olamaz. Madem bundan böyle “daha az Linux, daha çok şiir” yazacağız, konuyu şiire bağlamak için, sözü hemen “e. e. cummings”e getirelim…

İlk iki adının kısa haliyle ve küçük harflerle yazılmasında son derece hassas olan “e. e. cummings”, adının hep bu şekilde yazılmasında ısrarcı olmuş, sınırlı sayıda basılan kitaplarında bile imzasını hep küçük harflerle atmıştı. Bugün bile, e. e. cummings’in yayın haklarına sahip olan vakıf, şairin bu isteğine uyulması konusunda çok hassas davranıyor. Yanılmıyorsam, 80′li yıllarda bu nedenle, şairin bir kitabının kapağının Türkiye’de ikinci kez basılmışlığı bile vardır! Yayınevinin adını hatırladığımda, yazının sonuna bir “not” şeklinde eklerim…

Türk okurlar, e. e. cummings’i, Yeni Türkü’nün “Yağmurun Elleri” adlı şarkısından tanıyorlar. “Konuyu şiire bağlayacağız” dedik ya, burada hemen “düğümü” atalım: O güzelim şarkının sözlerinin ne kadarının e. e. cummings’e, ne kadarının “şiirin çevirmeni” Barış Pirhasan’a ait olduğu, biraz şüpheli… Barış Pirhasan da, tıpkı Can Yücel gibi, şiiri “Türkçe söylemeyi” tercih etmiştir. Ve bence, çok da iyi etmiştir!

küçücük bir bakışın
çözer beni kolayca
kenetlenmiş parmaklar gibi
sımsıkı kapanmış olsam

yaprak yaprak açtırırsın
ilk yaz nasıl açtırırsa
ilk gülünü gizem dolu
hünerli bir dokunuşla…

hiçkimsenin yağmurun bile
böyle küçük elleri yoktur
bütün güllerden derin
bir sesi var gözlerinin

başedilmez o gergin
kırılganlığınla senin
her solukta sonsuzluk
ve ölüm…

Barış Pirhasan’ı şahsen tanımıyorum. Umarım, birazdan söyleyeceklerimden ötürü bana kızmaz: Barış Pirhasan’ın “Türkçe söylediği” bu şiir, e. e. cummings’in asıl şiirini de “aşan” bir metindir!

somewhere i have never travelled,gladly beyond
any experience,your eyes have their silence:
in your most frail gesture are things which enclose me,
or which i cannot touch because they are too near

your slightest look easily will unclose me
though i have closed myself as fingers,
you open always petal by petal myself as spring opens
(touching skilfully, mysteriously) her first rose

or if your wish be to close me, i and
my life will shut very beautifully, suddenly,
as when the heart of this flower imagines
the snow carefully everywhere descending;

nothing which we are to perceive in this world equals
the power of your intense fragility: whose texture
compels me with the color of its countries,
rendering death and forever with each breathing

(i do not know what it is about you that closes
and opens;only something in me understands
the voice of your eyes is deeper than all roses)
nobody, not even the rain, has such small hands

Sözü, Can Yücel’in bir aforizmasıyla bağlayalım mı? “Çeviri kadın gibidir: güzeli sadık, sadık olanı da güzel olmaz!”

Not 1: Bu arada Uludağ ekibine, Focus’tan “kız veriyormuşuz” da haberimiz yok… Kız tarafı olarak, düğünde önlerden bir masa isteriz, haberiniz olsun!



“Bir ihtimal daha var…”

29 07 2005


Bu yıl 13 Ağustos günü Can Baba’nın aramızdan ayrılışının 6. yılını anacağız. O tarihlerde yeni bir sayının en “civcivli” günlerini yaşayacağımdan, kafamdaki yazıyı şimdiden kağıda dökeyim dedim…

Can Yücel’in pek bilinmeyen bir özelliğinden bahsetmek istiyorum size bugün. Şairliğinin, bohem hayatının, güzel küfürlerinin “gölgesinde kalmış”, ama bence onun asıl dehasını gösteren yanından bahsetmek istiyorum sizlere…

Yanılmıyorsam Jean Cocteau’nun ünlü bir lafıydı: “Şiir öylesine ayrı, öylesine apayrı bir dildir ki, başka herhangi bir dile çevirilemez. Hatta yazılmış olduğu kendi diline bile…” Bu nedenle şiir kitaplarının çevirileri çoğunlukla bir hüsranla sonuçlanır. İtalyanca bilmeyen bir insan için Dante “Dante değildir”; İspanyolca gürlemeyen bir Pablo Neruda “Neruda’nın kötü bir taklididir”; Farsça okunmayan Mesnevi de Mevlana’yı anlamamak* demektir!

Can Yücel, Türk edebiyatında bu aşılmaz dağı aşmak için en çok çaba gösterenlerden biridir. Çevirilerinde serbest davranmış, kendi deyimiyle, şiirleri “Türkçe söylemiştir”. Bir örnekle anlatmak gerekirse, Shakespeare’in 66. sonesini Can Baba şöyle “söyler”:

Vazgeçtim bu dünyadan
Tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri
Avuç açmaya değmez

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
Ezilmiş hor görülmüş el emeği göz nuru
Ödlekler geçmiş başa derken mertlik bozulmuş

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e

Vazgeçtim bu dünyadan
Dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var
O koyuyor adama

Peki, Shakespeare’in ne söylediğini merak ediyor musunuz? Satırına dokunmadan, aşağı alıntılıyorum:

Tired with all these, for restful death I cry,
As to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm’d in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And gilded honour shamefully misplac’d,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgrac’d,
And strength by limping sway disabled
And art made tongue-tied by authority,
And folly, doctor-like, controlling skill,
And simple truth miscall’d simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tir’d with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone…

Can Yücel’in “çevirisine” baktığımızda, 16 . yüzyıl İngilizcesiyle yazılmış metnin içindeki imgelerin “yeniden keşfedildiğini” görmemek mümkün değil. “And captive good attending captain ill”in bir anda “Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e”ye dönüşmesi ya da “mertliğin bozulması” gibi imgelerle, Can Yücel, Shakespeare’in dizelerini, Türk okurlar için anlamını ve ağırlığını kaybetmeyecek bir yere taşır. Bir başka deyişle, “Türkçe söyler”…

Shakespeare’in Hamlet’indeki ünlü “To be or not to be. That is the question!” repliğinin Can Yücel tarafından Türkçe’ye çevrilişi ise bence çok daha mükemmeldir: “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin!”

…Eh be Can Baba! Senin gibi bir adamın ölmesi, ne hain bir ihtimaldir!

Not 1: Aranızda Mesnevi’yi okuyan birileri varsa, sanırım “anlamamak” kısmına bozulabilir. Kusura bakmasınlar ama bu böyle… Eserlerini Farsça yazan Mevlana’yı ya da Sadi’yi günümüz Türkçesiyle okumaya çalışmak, kendi kendine eziyetten başka bir şey değil… Bahçesinde gülü arayan bülbül “Ku! Ku!” diye öterken, aynı zamanda Farsça “Nerede! Nerede!” demektedir. Eğer Farsça bilmiyorsanız, divan edebiyatının da temel direklerinden olan bu kelime oyununu anlayamazsınız. Ve ne yazık ki şiir, bir dile çevrildiğinde geriye “söylenememiş ne kalırsa” odur…



Aboneliğe bir de t-shirt eklendi!

28 07 2005


Focus dergisinin blog sitesinde devam eden yarışma, tam gaz devam ediyor. Ortalık iyice kızıştı, üç aylık aboneliğe bir de t-shirt eklendi! Katılmak için son 24 saat!

Duyduk duymadık demeyin…

Not: En iyi tahmin, gerçek rakama “28″ yaklaştı… Hâlâ epey şans var!



Ne olacak bu Pardus’un hali?

28 07 2005


Dün akşam, Uludağ Projesi’nin yöneticisi Erkan Tekman‘ı evimde ağırladım. Erkan ile yollarımız geçmişte, palmturk.gen.tr sitesini kurduğu dönemde kesişmişti. Onu tanıdığımda, benim gibi bir “Palm OS” manyağıydı. Kurdukları site, elbet bir “Palmgear” olmasa da, Türkiye’de bir işletim sistemi ve cihaz etrafında bir araya gelen en büyük “comunity”i yaratmıştı. 1.700 üyesi olan başka bir kullanıcı grubu, 2000′lerin başında Türkiye’de var mıydı, açıkçası hatırlamıyorum…

Belki bunu söylediğim için Erkan bana kızacak ama, PalmTürk’ün sonu, dönemin en gözde avuçiçi bilgisayarları olan Palm ve Handspring’leri Türkiye’ye getiren Biltur ve Altera’nın eşeklikleri yüzünden geldi. Onlara müşteri tabanını yaratan, Palm OS’u hiçbir karşılık beklemeksizin Türkçeleştiren bu grubu nedense görmemezlikten gelmişlerdi. Hem niye sahip çıksınlar ki? Ürün satmak için Mahmutpaşa usülü “Gel vatandaş geeal! İkizlere takkeye geaal!” diye bağırmak varken, hangi akla hizmet bu hazır kurulu altyapının üzerine bir “e-business” modeli geliştirmekle uğraşsınlar? Nitekim uğraşmadılar ve onlardan “çok daha iyi bağıran” HP, Toshiba gibi firmalar karşısında pazar paylarını yavaş yavaş kaybettiler…

Etrafımda bu tür hikâyeleri gördükçe, içimden hep şunu sorarım: “Acaba öbür tarafın hiç mi suçu yoktu işlerin bu noktaya gelmesinde?” Var elbet. PalmTürk’çülerin en büyük hatası, etrafında oluşan “hâle”yi daha da büyütecek bir atılımı yapamamaları, tanıtım işini ciddiye almamaları ve herşeyden önemlisi, kendilerini “marka”laştıramamalarıydı…

Dün akşam Erkan ile bunları konuştuk. Bence bu, önümüzdeki aylarda “Kurulan CD”sini duyuracak olan Pardus için son derece hayati bir konu. İstediğiniz kadar iyi bir ürününüz olsun, istediğiniz kadar mevcut “Linux cemaati” içinde bir heyecan yaratmış olun, eğer pakedi iyi bir şekilde ambalajlamadıysanız, tüm yapılan iş sadece “orada” kalmaya mahkûmdur!

Tamam özgür yazılım, bilgi güvenliği, ulusal işletim sistemi, ölçeklenebilirlik iyi sloganlar… Ama tüm bunların, kendi halindeki bir ev kadınına ya da bloguna Britney Spears’in resmini koyan 17 yaşındaki kopile “hiçbir şey” söylemediği kanısındayım! Linux’cuların acilen “yeni bir dil” yaratması, Microsoft’un pazarlama departmanı gibi düşünüp, bugüne kadar kullanmadıkları türden silahlar bulması gerekiyor.

Örneğin ev kadınına yönelik şunu söyleyecek miyiz? “Benim işletim sistemim, şu an kullanmakta olduğun zımbırtıdan çok daha eğlenceli… İçinde sadece solitaire değil, tavla, tetris, uzay gemisi vurmaca, kızma birader ve solucan yutmaca oyunları da var! Üstelik hepsi bedava!”

Ya da blog sitesini tasarlayan çocuğa şunu hissettirebilmeliyiz: “Ücretsiz fotoşop mu istiyorsun? Bende zaten bir tane var! Sitendeki tüm resimleri Gimp ile hazırlayabilir, Quanta ya da Bluefish gibi özgür yazılım araçlarıyla en güzel web sayfalarını kodlayabilirsin!”

Mesela bir liste hazırlayalım. Bu listede, bir kişisel internet sitesinin hostinginin yapıldığı, arada sırada video editing işlerinin görüldüğü, bir kenarında CAD yazılımının da durduğu Windows işletim sistemli makine ile muadili Pardus yüklü sistemdeki lisans maliyetlerinin bir dökümünü çıkaralım. “Faydaysa fayda”, buna benzer karşılaştırmaları, bir takım egzantrik sistemler üzerinden Microsoft da yapmıyor mu?

SpreadFirefox‘un başarısı önümüzde duruyor. Adamlar, ürünü değil, bir “rüyayı” pazarladılar. Firefox, bugün milyonlarca insan için “özgürlüğün ve başkaldırının” simgesi. Aslına bakacak olursanız, Internet Explorer’ı bazı alanlarda hâlâ yakalamaya çalışan, Opera’yı ise pek çok alanda geriden izleyen bir yazılım Firefox. Ama ambalajı ve söylemi iyi…

Adamlar, insanların kendilerini bu mücadelenin bir parçası hissetmelerini sağlayacak küçük logoları, etiketleri, duvar kağıtlarını tasarlayarak işe başladılar. Bugün o etiketlerden milyonlarcası, blog sitelerini süslüyor. Bunları acaba tartışacak mıyız? Bir “SpreadPardus”umuz olacak mı örneğin?

Erkan ile konuşmamızda dile getirdiğim, bir başka boyutu da var bu işin. Sadece Pardus’u değil, Serdar Köylü’yü de, Barış Metin’i de, bir A. Murat Eren’i de markalaştırmalısınız… Tabii bunlar, iyi bir marketing ve PR çalışmasıyla, üstelik cüzi bütçelerle de yapılabilecek işler.

Pardus iyi bir ürün. Önümüzdeki dönemde kucağında bulacağı en büyük sorunsa, ambalajının nasıl yapılacağı olacak…

Sürçülisan ettikse affola!

Not 1: Erkan ile elbet sadece bunları konuşmadık. Pardus’un lansmanına dair bazı “bomba haber”leri de öğrendim elbet… Ancak anlatamam, çünkü adam artık evimin adresini biliyor. Görenler görmeyenlere anlatsın, Erkan Tekman “cüsse itibariyle” beni fena şekilde harcayabilir! Özgür basın işte böyle susturuluyor, ey halkım, unutma bizi…

Not 2: Erkan, ayın sekizinden sonra Uludağ’daki arkadaşlarla bende içmeye ne dersin? Ben Görkem Çetin’i ayarlarım. Adam zaten bir kol çengi, “Düğün dernek var” deyin koşa koşa gelir!

Not 3: Size Erkan’dan da bahsetmeliyim biraz. Her ne kadar profilden biraz Sanço Panza’yı anımsatsa da, Erkan, Türkiye’nin “sayılı” Don Kişot’larından biridir. Dün akşam onu, Mançalı ihtiyar Don Kişot gibi biraz yorgun, biraz düşünceli buldum… Onun ve ekibinin, altına imza attıkları “ulusal işletim sistemi” ile, Microsoft gibi “yel değirmenlerini” kolaylıkla alt edeceklerinden eminim…



Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi!

26 07 2005


Microsoft’un Google Earth‘e karşılık olarak, apar topar MSN Virtual Earth‘ü yayına sokmasını sanırım duymayan kalmamıştır. Madem konu rekabetten açıldı, biraz rakam konuşalım.

Gmail sonrasında Hotmail sunucularındaki trafiğin yüzde 12 düştüğü, artık sağda solda yazılıyor. Bu rakama, söz konusu sunuculardaki her üç ayda bir gerçekleşen yüzde 20′lik büyüme oranı da eklenince, Hotmail’in “resmen müşteri almaya başlamamış” olan Gmail karşısında aldığı yenilginin boyutları, daha iyi anlaşılıyor…

Biraz daha rakam verelim. Bünyesinde 300.000.000 hesabı bulunduran Hotmail, bir süre önce büyük bir temizliğe gitmiş ve kullanılmayan hesapları silerek bu rakamı 170.000.000′a indirmişti. Hotmail bugün yüzde 33′lük pazar payı ile dünyanın en büyük elektronik posta sağlayıcısı… İkinci sırada, yüzde 30′luk pazar payıyla Yahoo geliyor.

Her iki endüstri devini de korkutan Gmail’in pazar payı ne kadar dersiniz? Kasım 2004 rakamlarına göre sadece yüzde 4! 2005 sonunda bu rakamın yüzde 24-25′lere çıkmasına kimse şaşırmamalı.

Peki, GMail’in bu atağına karşı, çok daha geniş olanaklara sahip olan Yahoo ve Hotmail, neden zamanında kapasitelerini 2 GB düzeyine çıkararak cevap vermediler? Bu soruya verilebilecek tüm cevaplar, Google’ın izlediği “Dalga Teoremi”nde gizli.

Yeni ekonomi iktisatçılarının uzun bir süredir öne sürdüğü dalga teoremini, yerinde bir benzetmeyle, “küçük balığın büyüğü yemesi” olarak düşünebiliriz. Teorem, şu mantık yürütmeye dayanıyor:

“Şirketimizin X günü, Y sayıda müşteriye, Z yatırımı ile hizmet verdiğini ve bu işin X miktar kâr bıraktığını düşünelim. Eğer günün sonunda elimdeki kâr (yani X), ertesi gün için hedeflediğim ve yüzde 20′lik bir büyümeyi içeren (Y +%20 Y) bir müşteri tabakasına ulaşmamı sağlayacak yatırımı karşılayan (Z +%20 Z) düzeydeyse, artık siz de “giderek büyüyen bir dalganın üzerindeki sörf tahtasının üzerindesiniz” demektir. Bu döngüyü sonsuza kadar tekrarlayabilir, yüzde 20′lik adımlarla her geçen gün biraz daha büyürsünüz…”

İşin güzeli, siz bu yöntemle işlerinizi büyütürken, sizden yüzlerce (GMail örneğinde milyonlarca!) kat büyük olan rakiplerinizin “devasa cüsselerinden ötürü”, aynı sörf tahtasına binememesi. Daha açık konuşmak gerekirse; 160 milyonu aşkın abonesi olan Yahoo’nun müşterilerine sunduğu depolama alanını 100 MB’dan 2 GB’a yükseltmesi, “yüz milyonlarca dolarlık” bir yatırım demek. Aynı şey, bir sörf tahtasının üzerine binen ve sadece “birkaç milyon” üyesi olan GMail için elbette söz konusu değil…

Bu teoremin “açıkları” yok mu peki? Elbette var. Öncelikle “durmanız gereken yeri” iyi bilmeniz gerekiyor, çünkü dalgalar sonsuza kadar büyümez ve bir yerden sonra küçülmeye başlar. İkincisi ise bu teorem için çok iyi bir “sörf tahtası”na sahip olmanız gerekliliği. Google için bu sörf tahtası, “Adsense” reklam sisteminden başka birşey değil.

Neyse, bugünlük bu kadar ekonomi dersi yeter. Biraz da gülelim. Yukarıdaki ekran görüntüsü, yazının girişinde sözünü ettiğimiz MSN Virtual Earth’ten alınma. Uzaydan çekilen bu fotoğrafta, Apple’ın genel merkezinin “olması gereken” yeri görüyoruz. Alttaki resimde ise aynı noktanın Google Earth’ten alınmış fotoğrafı var. Sizce de bir gariplik yok mu? :)))

Not 1: Söz verip de tutamamaktan sıkıldım. Sırada, Google Earth ve GPL yazı dizisinin dördüncüsü, yeni bir Baba Tahir yazısı, Nef’i'ye dair bir mısranın açıklaması, Tresnjevac‘ın ikinci bölümü ve çok eğlenceli bir “şekerpancarı” makalesi var. Hiçbirini unutmadım.

Not 2: Yazıyı anlamayan arkadaşlar olduğunu gördüm. “İzahlı Batı Müziği” yapıp, bu iki resmin ne anlama geldiğini de söyleyelim: MSN yazılımcıları Apple’cılara bir eşek şakası yapıp, binalarını uzay fotoğraflarından silmiş! “Sizi bu dünyadan sileceeeez” demenin Microsoftçası bu olsa gerek. Başka kimleri silmişler, buldukça buraya ekleyeceğim.

Not 3: 11 Eylül saldırıları ile yıkılan ikiz kuleler de yerinde duruyor MSN Visual Earth’de… Bu, ellerindeki uzay fotoğraflarının eskiliğinin mi işaretidir yoksa “yıkılmadık, ayaktayız” mesajı mıdır, bilemeyeceğim.



Dünyanın en güzel kalecisi

25 07 2005


Burkina Fasa Fiso sitesi “İsviçre çakısı” misali, hayata dair en olmadık konularda bilgilerle şaşırtmaya devam ediyor. Hazır, milli takım önümüzdeki haftalarda Avrupa kupasına katılmanın yollarını arayacakken, burada futbolla ilgili bir bilgi vermemek olmazdı.

Futbol sadece futbol değildir… Futbol bir “felsefe”, öyle ki penaltı atışları sırasında kaledeki Albert Camus’ün beynine “varoluşçuluğun ilk tohumlarını” attıracak kadar esaslı bir felsefe! Camus deyince, onun futbolculuğundan bahsetmemek olmaz. Lise takımında kaleci iken Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine ufak da olsa bir katkı yapmak için, kurulmakta olan Cezayir milli takımına katılan Camus abimizin muhteşem futbol anektodları vardır. Hele onun bir dünya kupasına katılma öyküsü vardır ki, dillere destan!

1930′da, Uruguay’daki dünya kupasına katılmak üzere bir gemiye binen Camus ve arkadaşları, fırtına yüzünden Afrika sahillerinden ayrılamazlar. Fırtına boyunca gemi güvertesinde bol bol maç yaparak ter atarlar ama fırtına sona erdiğinde, dünya kupası da bitmiştir zaten…

O fırtına kopmasaydı, bugün Camus’ün sıfatlarının yanına muhtemelen “kedi kaleci”yi de ekleyecektik…

Focus kadrosunda bayanların sayısı her geçen gün artsa da, dergice futbolu seviyoruz. Haliyle favori 11′imizi kurmadan da edemedik:

  1. Kalede, “kedi kaleci” Albert Camus.
  2. Şostakoviç: “Futbol sonatı” yüzünden.
  3. Eduardo Galeano: Futbolun edebiyatını yaptığı için.
  4. Oscar Wilde: “Futbol beyefendilerden çok, kaba kadınlar içindir” dediği için.
  5. Garcia Lorca: Kıvraklığından ötürü onu orta sahaya koyduk.
  6. Gabriel Garcia Marquez: Her hafta sonu maça gidip, ağız dolusu küfredermiş.
  7. Bob Marley: Video klibindeki kıvrak bilek hareketinden ötürü.
  8. Franz Kafka: Koşuyor koşuyor ama karşı kale ondan uzaklaşıyor.
  9. Bob Dylan: Onu ileriye ve “sol” kanata koyduk :)…
  10. Pele: Onsuz bir 11 düşünülemez.
  11. John Lennon: Sıkı bir Liverpoollu, ayrıca altyapıda da oynamış.

Yedeklerimiz ise şöyle:

12. Galileo Galilei: “Dünya yuvarlaktır” sözü ona ait.
13. Fidel Castro: Maradona Küba’da kokain tedavisi gördüğü dönemde, onunla altışardan iki devre, bir gösteri maçı yaptığı için. Bastır Fidel!
14. Nelson Mandela: Hapiste kaldığı sürece bir kulağı, maç yayını yapan transistörlü radyodaymış!
15. Aziz Nesin: “Gol kralı” öyküsü dolayısıyla.
16. Subcomandante Marcos: Emre Belezoğlu’nun eski takımı “Internazionale”ye köklerini hatırlattığı için… Önümüzdeki aylarda Inter, Zapatistalar ile maç oynamaya, Meksika’ya gidecek. Marcos, kar maskesini çıkarmayacağı için sahada bir değil, tam 11 “subcomandante” olacak! “Dadından yinmez” bu maç…
16. St. Pauli: Alman liginin siyah kırmızı renklere sahip bu anarşist takımı, Solingen yangını sonrasında Türkçe, “Dazlakları s..tiredin, biz kardeşiz” pankartıyla sahaya çıkmıştı.
17. Kazım Koyuncu: İstanbul takımlarına inat, Trabzonsporlu güzel insan.

Not 1: Şekil A’dan anlaşılacağı üzere, dergi ahalisi olarak Cezayir milli takımını pek severiz. Bizim kurtuluş savaşımızdan esinlenen Cezayirlilerin bağımsızlık mücadelesi süresince Fransızlar için o ülke, sadece ve sadece bir “çıkmaz”dır: Cezayir Çıkmazı… Adı üstünde, o malum sokağın adı bizim için Cezayir Çıkmazı’dır, “Fransız Sokağı” ile hiç işimiz olmaz!

Not 2: Kadroda “artık” beş kişilik boşluk var. Kazım Koyuncu da kampa katıldı. Tekliflere açığız…



Firefox yol haritasında değişiklikler

24 07 2005


Deer Park Alpha 1, Alpha 2 sürümleri derken, Firefox cephesinde aslında uzun bir süredir beklenen değişiklikler nihayet gerçekleşti. İlk önemli değişiklik, 1.0 sürümünden sonra çıkması hedeflenen ilk kararlı (stable) sürümün numarasının 1.1′den 1.5′a yükseltilmesi var. Bu kararın alınmasında, 0.8 sürümünden bu yana kullanılan Gecko motorunun, aradan geçen 16 aylık geliştirme sürecinde sayısız yeni özelliğe kavuşması, büyük rol oynadı. Firefox 1.0 sonrası bulunan kritik hata düzeltme sürümlerinin 1.0.6 düzeyine ulaşması da bu kararın alınmasında bir diğer etken…

23 Temmuz 2005 trunk sürümü itibariyle, 2.556 adet bugfix ve optimizasyon içeren yeni sürümün, +0.1′lik bir gelişmeden çok daha fazlasını içerdiği, uzun bir süredir söyleniyordu zaten… Başlangıçta sadece bir “optimizasyon sürümü” olması hedeflenen 1.1′in geliştirilme sürecinde çok sayıda yeni özelliğe kavuşması da, yol haritasında 1.5 sürümü için hedeflenen pek çok yeniliğin bu sürüme taşınmasına yol açmıştı.

Eski yol haritasında “Firefox 1.1 beta” adıyla geliştiricilerden daha geniş bir kitleyle paylaşılmasına karar verilen beta sürümünün numarasının da 1.4′e yükseltilmesine karar verildi. Bu değişiklik, baştan yazılan update mekanizmasında ve eklenti (extension) sisteminde karışıklığı önleyecek.

23 Temmuz 2005 trunk sürümü itibariyle, Firefox’a eklenen yeni özellik ve düzeltmelerin en önemlileri şunlar:

  • Yeni bir “Seçenekler” arayüzümüz var. Bu yeni pencere, tablara dayanan daha kolay bir arayüze sahip. Cookie (Çerez) yönetimi de büyük ölçüde kolaylaşmış. Her Cookie’ye ayrı bir kural oluşturabiliyorsunuz artık!
  • Scalable Vector Graphics (SVG) desteği.
  • Sanitize. Tarayıcı geçmişi, cookieler, cache, kayıtlı şifreleri tek bir komutla silip izlerini yok etmek isteyen paranoyaklar için birebir!
  • Bfcache. Aynı oturum içinde İleri ve Geri (Back & Forward) tuşlarına tıkladığında sitenin cacheden gösterilmesi. Bugüne dek sadece Opera’da olan bu özellik, gereksiz yükleme sürelerini sıfıra indiriyor.
  • FTP sitelerine anonim olarak bağlanabilme.
  • Yepyeni bir eklenti (extension) sistemi.
  • Sekmelerin (tab) yerini değiştirme ve düzenleyebilme özelliği.
  • Update notification window.
  • Mac OS X sistemler ile artan uyumluluk. Dock üzerindeki Firefox logosuna artan sayıda dosya tipini taşıyabiliyorsunuz.
  • Safari tarayıcısı ile artan uyumluluk. Safari Profile Migrator.
  • Firefox ile düzgün çalışmayan siteleri raporlama aracı.
  • Pop-up blocker, artık plug-in’leri kullanarak açılan pencereleri de engelliyor. Flash tabanlı pop-up’lara elveda!
  • 404 hatası gibi uyarılar için yeni uyarı sayfaları.
  • Download Manager, artık indirilen dosyaların yüzdesini doğru bir şekilde hesaplıyor.
  • Firefox’un resmi teması Winstripe’a yeni ikonlar eklendi, bazı ikonlar elden geçirildi.
  • Help dosyalarında büyük çaplı temizlik ve yenileme.
  • Yazma Özellikleri (Print Setup) bir miktar düzeltildi.
  • Web sayfalarında % 12 daha hızlı rendering, % 8 daha az bellek (memory) kullanımı.



Microsoft Windows Vista Social Club

23 07 2005


Başlangıçta 2005 yılının bahar aylarında piyasaya sürüleceği söylenen, sonra 2005 yılının sonralarına ertelenen, bu tarihe de yetişmeyeceği anlaşılınca, “2006 içinde çıkmaz ayın çarşambası” şeklinde bir tarihe ötelenen Longhorn kod adlı yeni işletim sisteminin merak edilen gerçek adı açıklandı: “Microsoft Windows Vista”.

Allah’ın sopası yok ki, hak edenlere gözdağı amacıyla şöyle göze görünür bir yerlere “mostralık” asalım! İsim açıklanır açıklanmaz, iki teknoloji firması bu ismin ticari haklarını elinde tuttuğu için itiraz etti. Sen misin, yazılımda ve ticarette patenti, Copyright’ı savunan? Biraz da sen boğuş bakalım “yarattığın” canavarla… Özne, Microsoft gibi bir dünya devi olunca, hangi ismi seçerse seçsin, dünyanın bir köşesinden birileri çıkıp “Ben bu ismin tüm ticari haklarına sahibim” diyerek itiraz edecek. Kimisi bunu gerçekten inandığı kimisi ise para koparmak için yapacak…

Sorun sadece bu olsa yine iyi. Vista kelimesi Letonya, Estonya, Litvanya gibi Baltık ülkelerinin dillerinde “tavuk” anlamına geliyormuş. Kısacası fena halde “chicken translate”* vaziyetleri de mevcut.

İşletim sisteminin adı Vista olacağına göre, Messenger’a da artık şöyle bir şey deriz herhalde: “Microsoft Windows Vista Social Club”…

Not 1: * Sultanahmet jargonunda “piliç çevirme”