Mahkûmun çehreyle, editörün muhabiriyle ayrılığı…
24 Haziran 2005Bugün canım ne Linux üzerine yazmak ne Focus’tan bahsetmek istiyor… Canım çok sıkkın. Size hüzünlü bir öykü anlatacağım bugün, her okuduÄŸumda gözlerimin dolmasına neden olan bir mektubun öyküsünü…
Mektubumuzun adı “Mahkûmun Çehresiyle Ayrılığı”. Dayanabilen sonuna kadar okusun.
(…)
Vaclav Havel’e
Beni 28 Kasım 2001′de tutuklayıp Çek Cumhuriyeti’nin baÅŸkenti Prag’ın Pankras Hapishanesi’ne koydular.
Gözaltına alınıp hücreye kapatılanlara mahkemeye çıkıncaya kadar ayna vermiyorlar. Ve böylece ben kendi çehremden ayrıldım.
Her sabah sakalımı tıraşlarken, yüzümü ellerimle görüyorum, ama ellerim göz gibi keskin görüşlü değil.
O nedenden avukatımla ya da başka ziyaretçilerle görüşmeye giderken, omuzlarımda kontrolden geçmeyen bir kafayı (kelleyi) taşıdığımı hissediyorum.
Hücredeki hava aşırı kuru olduğundan (bataryanın etkisi belki) yüz derisi kuraklaşıyor, kafana bir nikap, bir maske giydirilmiş gibi hissediyorsun kendini ve bu, o yüz ile ayrılık duygusunu daha da güçlendiriyor.
Tabii böyle bir yüz (ya da çehre) günlük yaşamda zaruri olan manevralara hiç hazır değil. Mesela, ben pencere arkasından ziyaretçime gülümsersem, benim çehrem de gülümsüyor mu, ben bunu bilemem. Yoksa bu çehre beni ziyaretçiye getiren gardiyan gibi beni dışardan gözetliyor mu sadece. Veya mesela, ben konuşurken, bu çehre ne yapıyor: Benim dediklerimi mimiklerle tasdik ediyor mu, yoksa aksine, inkâr mı ediyor? Ya da bu yüz benden ayrıldığına memnun, nezaretimden kurtulduğundan hoşnut olamaz mı?
Herhalde, o artık ziyaretçimin tebessümüne cevaben, sayısız yüzlere hapsedilen o milyonlarca gülümsemeye benzer bir ürün üretmek için kendi adalelerini yormayacak.
Tebessümü konuÅŸuyorum, çünkü tebessüm -özellikle dünyamızın ‘medeni’ kısmında- insan çehresinin en çok ihtiyaç duyduÄŸu iÅŸlevdir. İnsanlar durmadan gülümsemeye mahkûmlar, onların çehreleri bu ağır mihnetten dolayı çoktan yorgun düşmüştür.
O sebeple ki, ölülerin gülümseyenlerine çok az rastlanır. Belki gülümseyen bir-iki ölü görmüşsünüzdür, ancak sonradan onların da bir dindar olduklarını öğreniyorsunuz, onlar hayattayken çok aÄŸladıklarını telafi ettikleri veya Allah’ın vaslına ermelerinin sevincinden tebessüm ettiklerine ÅŸahit oluyorsunuz. Onların tebessümü bize deÄŸil.
Gülümsemeye böyle bir önyargıyla baktığımın nedeni belki de bu işi hayatımda hiçbir zaman doğru dürüst yapamadığımdan kaynaklanmış olabilir. Bu konuda hep kompleksliydim zaten. Gençliğimde yazdığım bir şiir mesela:
Çarmıhla perçinlemiş tebessüm/İki köşesine çivi kakıp, çehreye perçinlenmiş tebessüm/Ben size hoş görünmek için bundan beter acıyı bile göğüslemeye hazırım.
Gerçekten, bu köle mihneti olan gülümseme hiç de layık olmadığı bir itibarla teÅŸvik ediliyor halk arasında. Diyelim, bir politikacı etkili biçimde gülümsemeyi beceremezse o ‘tabandan gelen siyasetçi, bizden birisi’ olamaz. Gülümseme fetiÅŸizmi o kadar hayatımıza musallat olmuÅŸtur ki, hatta diktatörlükler bile ayna önüne geçip suratının kaslarını gevÅŸeterek egzersiz yapmaya baÅŸladı.
Ve televizyon ekranlarındaki o ‘Halkbaşı Diktatör’ün yüzünden yayılan ‘tebessüm’ dalgaları vücudunu sararken, zavallı halk, ‘İnsanoÄŸlunun gülümsemesinin bu kadar çirkin olabileceÄŸini hiç düşünmemiÅŸtim’ deyiverir! Bütün bunlara raÄŸmen, ben insan yüzünün en güzel hareketi olan tebessümü seyretmeyi severim. EÄŸer o çocuklar veya kendi çehresini nezaret altında tutmayı düşünmeyen çiftçinin ya da uyuyan bir bakire kızın ya da bir azizin gülümsemesiyse.
Bu çeÅŸit gülümsemeler sanki ’sanat sanat için’ teorisine dayanarak yaratılan bir entelektüel boyutlu eser misali veya raks misali derin anlamlı hareketlerdir. Onlar belki daha çok bir duaya benzer. Bu gülümsemeler kendi içlerine, hayır, aynı zamanda dışarıya, uzaya, galaksilere uzanan bir enerji. Bu düzeyde, gülümseme insan yüzüne acı çektirmiyor, aksine, insanın yüzü kendisinin etrafını çizdiÄŸi üründen lezzet alıyor.
Etrafını çizdiği dedim, çünkü gülümsemeyi insan yüzü üretmiyor (dışardan veriliyor), sadece onun çerçevesini yapıyor.
Ben Pankras Hapishanesi’nde ikinci günüme baÅŸlarken, ‘Belki burada ne gülümseme ve ne de baÅŸka bir ima-iÅŸarete gerek olduÄŸu için ben kendi yüzümden ayrı düştüm’ diye bir fikir geldi kafama. Bu çok mantıklı bir fikirdi aslında. Burada gerçekten de insan çehresinin sokakta ihtiyaç duyabileceÄŸi hemen hemen hiçbir mimiÄŸe ihtiyacı kalmıyor.
Burada kimse birbirinin gözlerine bakmıyor, burada sana hitap etseler, sanki sen şeffaf bir varlıkmışsın gibi, sanki sen yokmuşsuncasına, bir boşluğa gibi hitap ediyorlar. Boşluğa atılan her kelime büyük gürültüyle yankılanıyor, her kelime dehşetli şekilde, derin anlaşılıyor, yani sarf edilmiş kelimeleri, dışarıda alışıldığı gibi, yüz mimikleriyle desteklemeye hiç ihtiyaç kalmıyor. O nedenden buraya giren her bir insanın kendi yüzünü özel eşyalarıyla birlikte hapishane memurlarına bıraktığını düşünmesi ve bu fikre kendisini alıştırması gerekir. Aksi halde, insan birkaç gün meyus kalır, olur olmaz hayallere, en kötüsü, özgürlük hakkında arzulara kapılabilir.
İsteseniz de istemeseniz de o soğuk hücrede uyanacağınız ilk sabah sizin yüzünüz sizden ayrılacaktır.
5.12.01, Pankras Hapishanesi, Prag, Muhammed Salih
(…)
Bu pulsuz mektup, Pankras hapishanesinden Çek CumhurbaÅŸkanı Vaclav Havel’e yazılmıştı. Havel, cumhurbaÅŸkanı olmadan önce, henüz bir ÅŸair ve tiyatro yazarıyken o hapishanenin tezgâhından geçmiÅŸti… Pankras, Havel’den önce de sayısız yazarı ve ÅŸairi öğütmüş, ölüm yıldönümü bugün tüm dünyada “Dünya Gazeteciler Günü” olarak anılan Julius Fuçik de bu hapishanenin konuÄŸu olmuÅŸtu. Fuçik, Naziler tarafından idam edileceÄŸi güne kadar Pankras hapishanesinde gazetecilik yaptı. Pantalonunun astarına sakladığı küçük notlar, edebiyatsever bir gardiyan sayesinde, her gün hapishanenin dışına kaçırılıyordu. Yıllar sonra bu notlar bir araya getirilip basıldığında, direniÅŸ edebiyatının en büyük eseri ortaya çıkmıştı…
“Orta Asya’nın Nâzım Hikmet’i” olarak anılan Muhammed Salih, anavatanı olan Özbekistan’ın komünizm sonrası ilk özgür seçimlerinde, cumhurbaÅŸkanlığına adaylığını koyma “hatasını” iÅŸlemiÅŸti… Özbekler, bu çok sevdikleri ÅŸairlerini cumhurbaÅŸkanı seçtiler. Ancak eski bir KGB ve Sovyet Politbüro üyesi olan İslam Kerimov, ordu ve devlet televizyonunun kontrolünü elinde tutuyordu. Bağımsız kaynaklar, Muhammed Salih’in zaferini dünyaya duyurduÄŸu sırada, devlet televizyonu Salih’in oyunu yüzde 30 olarak açıkladı. Bu rakam fazla bulunmuÅŸ olacak ki, ikiÅŸer saat arayla, haber bültenleri bu oranı önce yüzde 12′ye, sonra da yüzde 6′ya düşürdüler!
Bu “demokratik seçimler”den sonra Muhammed Salih için tek bir seçenek kalır: Ülkesini terketmek. Özbekistan vatandaÅŸlığından da çıkartılan Salih için, artık sürgün yılları baÅŸlamıştır…
İslam Kerimov, vatandaÅŸlıktan çıkardığı bu ÅŸairin peÅŸini, sığındığı Türkiye’de de bırakmaz. Terör örgütü kurmak ile suçladığı ÅŸairi tutuklatmak için Interpol aracılığıyla tutuklama kararları çıkartır. Dünyada kimse buna inanmaz… Türk üniversitelerine okumak için gelen 700 Özbek öğrenciyi geri çağırır, geri dönmeyi reddedenler için de aynı karar çıkar! Kerimov, Türk hükümetinin yumuÅŸak karnını bilmektedir: “Ya Muhammed Salih’i bana iade edersiniz ve ben onu asarım ya da ülkemde Türk iÅŸadamlarının kazandığı tüm ihaleleri iptal ederim!”
Ve “money talks”… Bir akÅŸam evinden MİT ajanlarının marifetiyle yaka paça alınan Salih, Atatürk Havalimanı’nda yurtdışına giden ilk uçaÄŸa bindirilir. “İlk uçak”, Çek Cumhuriyeti’ne gitmektedir!
Prag’a inen bu “pasaportsuz ve vatansız” ÅŸair için çıkartılmış Interpol arama emirleri havalimanında ortaya çıkınca, Çekler bu ÅŸairi Pankras hapishanesine koyarlar. Muhammed Salih, hapishaneden Vaclav Havel’e bu “açık mektubu” yazar…
Peki, ya sonra ne oldu?
Vaclav Havel, ertesi gün, hapishaneye bizzat giderek Muhammed Salih’i çıkartır ve ÅŸairden CumhurbaÅŸkanlığı konutunu “onurlandırmasını” rica eder. Muhammed Salih, ailesiyle birlikte artık Vaclav Havel’in konuÄŸudur…
Özbek hükümeti Türkiye’ye yaptığı tehdidi, Çek Cumhuriyeti üzerinde de denemeye karar verir çünkü Çekler Özbekistan’ın büyük kentlerindeki tüm tramvay ihalelerini kazanmıştır… İslam Kerimov, “bir ÅŸeyi” hesaba katmayı unutur: Çeklerin cumhurbaÅŸkanı Süleyman Demirel deÄŸil, Vaclav Havel’dir! Havel, Özbek elçisine okullarda ders olarak okutulacak bir cevap verir: “100 tramvay ihalesi, ülkemin onurundan deÄŸerli deÄŸildir!”
Muhammed Salih, bazılarının iddia ettiÄŸi gibi, ne islamcı bir terörist ne bir ülkücü bozkurt ne de eroin kaçakçısıdır… EÄŸer bu satırları okursa beni affetsin, politikacı olmayı ve yalan söylemeyi öğrenemeyecek kadar saf bir ÅŸairdir sadece! Ha, bir ÅŸey daha… Benim için, Focus’ta çalışan Umida Salih’in de babasıdır!
Umida, üç yıl önce yanımıza ilk geldiÄŸinde, sessiz ve utangaç bir Özbek kızıydı… Ne ben onun ÅŸiirlerine vurulduÄŸum Muhammed Salih’in kızı olduÄŸunu, ne de o babasına hayran olduÄŸumu biliyordu! “Özbekistan” dedi galiba, “Babam ÅŸair… Salih…” O anda orada bulunan Feyzi Öktem abimizin deyimiyle, benim gözlerim büyür: “Mu-Muhammed Salih mi!”
Umida ile üç yıldır beraber çalışıyoruz. Ben nereye gidersem, bu beÅŸ dil bilen deli kız da peÅŸimden geliyor! Artık onunla sadece bir editör-muhabir deÄŸil, bir abi-kardeÅŸ, iki sırdaşız… O hayatımda yetiÅŸtirmeye çalıştığım iki muhabirden geriye kalan tek çalışma arkadaşımdır…
Umida sanırım artık kanatlandı ve yuvadan uçuyor. Babasının ülkesine geri dönmesi söz konusu olduÄŸu için, Amerika’ya gitti… Beni “öksüz ve muhabirsiz” bırakarak. Tek umudum, ayın üçünde geri dönmesi, ama içimden bir ses, geri dönmeyeceÄŸini, artık babasını izleyeceÄŸini söylüyor…
Çok yalnızım…









beni ağlattınız. umarim umide ve babası muhammet salih için en
Anonymous | 25 Haziran 2005 | 1:56 ambeni ağlattınız. umarim umide ve babası muhammet salih için en iyisi neyse o olur.
Umarım günün doğuşu bu rezillerin sonunu getirir. Bir Türk Vatandaşı
orka | 25 Haziran 2005 | 12:35 pmUmarım günün doÄŸuÅŸu bu rezillerin sonunu getirir. Bir Türk Vatandaşı olarak yapılanlardan ne kadar utanç duyduÄŸumu anlatamam. Heyhat ki ne heyhat Onur kelimesinin anlamını Çek Cumhuriyetinden öğreniyoruz ve daha acısı onu öğrenmemize vesile olan olay. Yere serdiÄŸini sırtına giymeyen br millet olmamızla övünürdük lakin….