Artistanbul’da neler oluyor? -2
Araya bir sürü gelişme girdi, yazamadım.
Artistanbul’da epey hareketli günler yaşadığımızı söylemiştim. Bu hareketliliğin nedenlerinden biri, Artistanbul’un değişen ortaklık yapısı. Geçmişte Capitol Ogilvy Public Relations’ın müşteri direktörlüğünü yapmış olan sevgili Deniz Hazar, Artistanbul’un yeni ortağı oldu.
Deniz’in gelmesiyle şirket içinde pek çok değişikliği hayata geçirmeye başladık. Sözleşme metinlerimize kadar her şey yavaş yavaş değişiyor, ama asıl güzel gelişme, Artistanbul’un esaslı bir sermaye artırımına gitmesi oldu.
Artistanbul ailesine katılan bir diğer isimse Serkan Zihli. Aramıza katıldığı andan itibaren, Serkan iş yapma biçimimizi değiştirdi diyebilirim. Serkan sayesinde sıfırdan proje oluşturma ve sunum yapma yeteneklerimiz büyük ölçüde artmış durumda.
Geçen ay Özlem, Deniz, Serkan ve İrem ofise kapanarak, çok önemli bir konkurda bizi başarıya taşıdılar. Türkiye’nin en prestijli ajansları arasından sıyrılarak paydaşı olduğumuz bu projenin detaylarını, bir son dakika aksiliği olmazsa yakında paylaşıyor olacağım :).
Ve elbette en büyük haber…
Artistanbul’a bir kardeş firma geliyor! Yakında ayrıntılarını duyuracağımız bu firma için ofis yeri bakmaya başladık. Bu yeni şirkette Python, mobil uygulama geliştiricileri ve sistem yöneticilerine ihtiyacımız olacak.
Hatta fırsattan istifade, ilk iş ilanımızı yayınlayayım:
- PHP ve WordPress üzerine deneyimli,
- Linux ortamını tanıyan,
- Cihangir’de cici bir ofiste tam zamanlı olarak çalışabilecek,
bir takım arkadaşı arıyoruz.
Aramıza katılmak isteyenler, gizem@artistanbulpr.com ile iletişime geçebilir :).
Artistanbul’da neler oluyor? -1
Artistanbul’da bu aralar çok yoğunuz.
Bildiğiniz gibi değil, aramıza yeni isimler katılıyor, ofise masalar/dolaplar geliyor, büyük konkurlara çağrılıyor, kurumsallaşma yönünde güzel adımlar atıyoruz :). Her şey yolunda giderse, bir süre sonra Cihangir’deki çok sevdiğimiz ofisimiz artık yetmeyebilir, daha büyüğüne çıkmak zorunda kalabiliriz. Hatta belki de 2012′de yurtdışında bir ofis açarız, kimbilir?
İyisi mi, büyük haberlerin ayrıntılarını “bir süre sonrası”na saklayalım :).
(…)
Bu arada bizleri çok heyecanlandıran bazı yeni projelere de girmiş durumdayız. Bu projelerden yavaş yavaş bahsetmenin zamanı geldi sanırım.
Muhtemelen biliyorsunuzdur, Artistanbul ana faaliyet alanı “iletişim danışmanlığı” olan bir firma. Öte yandan bünyesinde yazılım geliştiricileri barındıran ve çeşitli yazılım projeleri geliştiren bir firma olarak, bir kurum kültürü olarak “özgür yazılımdan yana” bir tavır benimsiyoruz.
Son zamanlarda yolumuz, Türkiye’ye yatırım yapmaya hazırlanan bazı dünya devleriyle kesişmeye başlamıştı ve çeşitli işbirliği görüşmeleri yapıyorduk.
Bu markaların ilkini artık açıklayabiliriz: BlackBerry :)
Belki takip etmişsinizdir, BlackBerry’nin üreticisi Research In Motion firması, 1,5 yıl kadar önce QNX Software’i satın almıştı. QNX, BlackBerry’nin yeni nesil cep telefonları ve tabletlerinde kullanılmaya başlanacak olan BBX platformunun da çekirdeğini oluşturuyor.
Muhtemelen 2012′nin ilk çeyreğinden itibaren piyasaya çıkacak olan tüm BlackBerry telefon ve tabletlerde karşımıza BBX platformu çıkacak. Research In Motion firması, BBX’e yönelik geliştirme araçlarını özgür lisanslarla yayınlarken, pek çok özgür yazılım projesine desteğini de açıklamış durumda.
Önümüzdeki dönemde, BlackBerry cephesinden özgür yazılım dünyasına yönelik pek çok güzel haber gelmeye devam edecek :). Bu haberlerin Türkiye’yi ilgilendiren kısmının başlangıcını ben duyurayım:
BlackBerry ile birlikte Türkiye’nin aynı anda 6 ila 8 üniversitesindeki öğrenci gruplarıyla birlikte mobil projeler geliştireceğiz. Bir başka deyişle, 6 ila 8 üniversitede Unix tabanlı proje grupları oluşacak!
Yakında, daha güzel haberlerle karşınızda olacağız :).
Mahalledeki Yeni Kedi
Sanırım bu kadar sessizlik yeter.
Özgür yazılım mahallesinin yeni bir kedisi var. Bu yaramaz, asi ve meraklı kedinin adı TeknoKedi.
TeknoKedi, en sıradışı araçlar ve en yeni teknolojileri kullanma ve inceleme konusunda “takıntılı” bir grup insanın oluşturduğu bir web dergisi ve teknoloji portalı.
İşin “Tekno” yanını böyle özetleyebiliriz. “Kedi” kısmına gelince, bir kedi kadar meraklı insanlar olduğumuzu söylemekle başlayalım işe… Teknolojik her türlü oyuncak için deliriyoruz ve onu incelemek, ellerimize alıp saatlerce oynamak için sabırsızlanıyoruz.
Söylememize muhtemelen gerek yok, kediler konusunda da “takıntılı”yız. Hemen hepimizin evinde birer kedi var ve her kedi gibi “özgürlüğümüze” düşkünüz. Özgürlükten kastımız, içi boş bir özgürlük değil elbette, insanların özgürce kullanabileceği teknoloji ve ürünleri kullanmayı ayrıca seviyoruz.
Özgürlük’ten bahsederken şunu da söylemekte fayda var. En az birer kedi kadar da “konformistiz”, bir başka deyişle rahatımıza pek düşkünüz.
(…)
TeknoKedi, Türk özgür yazılım camiasının yakından tanıdığı pek çok ismin ortak projesi… Aramıza katılan “Keditör“leri birer ikişer sitemizde paylaşmaya başladık bile :)…
Bu arada Gizem Belen ve İrem Çobanoğlu’nu çok özlediğinizi de biliyoruz :). Gizem ve İrem, her pazar günü, saat 12:30′da Show TV’de televizyona çıkmaya başladılar bile… Ama asıl sürpriz, önümüzdeki haftalarda diyelim :).
TeknoKedi‘yi seveceğinizi düşünüyoruz :).
Ütopya, ne zaman başlar?
Ütopya ne zaman başlar?
Fransız gazeteci Andre Gorz, “Ütopya, bir sabah sevgiliyle baş başa kalmak için işe gitmeyi reddetmekle başlar.“cevabını veriyor.
Peki, ya bir ütopya nerede biter?
Gelin, daha fazla uzatmadan sözü, Çetin ALTAN’a bırakalım:
(…)
“Bir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl konuşmalarında:,
- Önce elimi tuttu, sonra yavaşça kendisine doğru çekti…
O sırdaşlık. O iki sırdaş arasındaki on altı, on yedi yaş konuşmaları… Hayatın tılsımı tıp tıp tıp attırır yüreklerini; kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle ortak, babaya söyledikleri yalan başka türlüdür.
Ya delikanlıların henüz bir yıllık tiryakiyken, efkarlı içtikleri ilk paket. Bir şey oturmaz içlerinde. Bir kız seviyorlardır. Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama… Hayatın bir tılsımı vardır o “ama”da… Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar gerçekten sevdiklerinin yüzlerine…
Öylesine bakarlar ki, bir daha hiç öyle bakamayacaklardır.
Genç kadınlar hep o tılsımı ararlar, kimseye göstermedikleri bir kor yanar içlerinde. Ve bir kere o tılsım kayboldu mu, ipi kopmuş bayraklara döner bütün günler. Gün pörsür, güneş pörsür, gece pörsür. Buruşuk bir can sıkıntısı kaplar da kaplar saatleri..
Ya erkekler… Kaybetmeye görsünler o tılsımı. Rakı şişeleri biter de, doldurmaz o tılsımın boş bıraktığı yeri… Kumar bir tılsım dopingidir. Birikmiş ihtiraslarla, çözülmeyen tuhaf bıkkınlıkların kendisini vurmasıdır deste deste kartlara..
Böyle bir tılsım yoksa… İsteksiz isteksiz oluyorsan tıraşı; bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını; bir şey demiyorsa sana Güney Amerika’nın Gerillosları, bir çıplak kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa içinden… Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.
Bu tılsımın alevlerinde çıkılır tepesine Everest’in… Bu tılsımda yanar söner kandilleri ilk defa baş başa kalınmış gecelerin. Bu tılsımda koklarsın ayaklarını kucağına aldığın ilk çocuğunun… Bu tılsımda:
“Gel, gidip çekelim be”, vardır.
Bu tılsımda sevdiğin evin duvarına bir resim asma vardır.
Bu tılsımda bir kadının kendi göğüslerini yalnızken seyretmesi, bir erkeğin merdiven çıkan bir genç kızın bacaklarına hafifçe bakması vardır…
Cenaze törenlerinde bir ütü geçer bu tılsımın üstünden… Bir sarı, çenesi bağlı, ince vücut uzanır tabutun içine… Ve o dostun değil, yaşarken gördüğün kendi ölündür. Biraz da kendi ölünün peşinden gidersin tanıdık cenazelerinde… Ve çekersin içini:
- Hayat, dersin.
- Sıra yavaş yavaş hepimize gelecek, dersin.
- Daha geçen hafta bizdeydi, dersin…
Hele tabut inerken mezara… Ne de zor gelir oraya inmesi!.. Hele son kürek topraklar atılırken…
Bir ütü geçer tılsımın üzerinden…
(…)
Pardus Projesi’nin başlamasına neden olan gelişmelerin fitilini yakan araştırma dosyasını Görkem Çetin ile birlikte kaleme almamızın üzerinden yaklaşık 8 yıl geçmiş…
2003′ün ilk aylarında, üst seviye komutan ve geniş bir kurmay heyetine özgür yazılımı ve Linux’u anlattığım sunum sonrasında, herkesin bildiği süreç başladı. Genelkurmay, Türkiye’de açık sistemlere dayanan bir platformun yapılabilirliğinin araştırılması için Başbakanlık’a bir yazı yazdı. Başbakanlık, ulusal güvenlik ve teknolojik bağımsızlık bağlamında duyulan gereksinim üzerine, söz konusu çalışmanın fizibilite raporunun hazırlanması için TÜBİTAK UEKAE’yi görevlendirdi.
Alp Öztarhan ve Erkan Tekman’ın bu proje üzerinde çalışmayı başlatmalarını ilk olarak Görkem’den duyduğumda, yaşadığım mutluluk ve heyecanı, bugün bile anlatamam :).
Alp, Erkan, Zerrin, Ayşe ve Barış Metin’den oluşan ilk ekiple o günlerde tanıştım. İşte benim “hayatımın ütopyası” da o günlerde başladı.
Pardus Projesi için gönüllü olarak çalışmam 2005 yılında, profesyonel anlamdaysa yanılmıyorsam 2006 yılının son ayı gibi başladı. 15 Aralık 2006 günü, 18 farklı yayından gelen gazetecilerle yaptığımız Pardus 2007 lansmanı, bugüne kadar gerçekleşen Pardus basın etkinliklerinin “uzak ara” en başarılısıydı.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, dört ay kadar sonra, basınla ilişkiler sürecini bizden sonra gelecek ajanslara (KriptoPR ve Capitol Ogilvy) bırakarak, topluluk süreçlerine yöneldik.
İşimizi “iyi hatta çok iyi” yaptığımızı söyleyebilirim. Hatta bir sır vereyim: 2008 yılının kasım ayında, özgür yazılım pazarlaması ve topluluk süreçleri konusunda dünyanın en önemli danışmanlık firmalarından birine sahip olan Sandro Groganz Türkiye’ye geldiğinde, Pardus Projesi’ni iki gün boyunca 8 ya da 9 oturumdan oluşan geniş kapsamlı bir bağımsız denetim raporlamasına (audit) tabi tutmuştu.
Proje’nin bazı süreçlerinin kırık not aldığı bu audit’te “10 üzerinden 10” not alan tek iş süreci bizdik :). Aynı yıl içinde LKD’den bir ödül aldık. Asıl ödülümüzse, müşterimizden geldi. Pardus Projesi 4 yıl boyunca üstüste dönemlerde bizimle çalıştı, bence asıl ödül de buydu!
(…)
Pardus Projesi ile kullanıcı kitlesi arasında bir “iletişim katmanı” ya da “kolaylaştırıcı” olarak çalıştığımız bu dönem içinde fırtınalı günlerimiz, gürültülü ve sessiz kavgalarımız da olmadı değil. Her şeye rağmen, PR sektöründe uzun denebilecek bir ilişkiye sahip olduk.
Pardus bizler için bir “müşteri” olmaktan çok öte bir kavramdı. Aynı zamanda yaşam biçimimiz de oldu… Suriye sınırındaki Kilis’ten Trabzon’a, Edirne’den Adıyaman’a kar-kış demeden Türkiye’yi dolaşıp, 200′e yakın seminer vermişiz. Her ay en az dört kere stüdyoya girip, Ajans Pardus’u hazırlamışız. 30′un üzerinde e-dergi, on binlerce Pardus kurulum CD ve DVD’si poşetleyip adreslerine göndermişiz.
Yeri geldi, çalışanlarımızı Pardus Projesi’ne transfer ettik. Hatta gün geldi, Artistanbul ailesi olarak Pardus’a kız da verdik, nikah şahitliği de yaptık… Kimbilir, belki bir ikincisi vardır sırada ;)…
(…)
Sanırım, sözün nereye geldiğini anladınız.
Pardus Projesi topluluk süreçleri ve Özgürlükİçin ile olan birlikteliğimizin artık sonuna yaklaşıyoruz.
Nisan ayının başından itibaren Özgürlükİçin artık kendi ayakları üzerinde durmaya, Özgürlükİçin topluluğu doğrudan UEKAE/BİLGEM çalışanı olan yeni topluluk yöneticileri tarafından yönetilmeye başlayacak.
Yeni topluluk yönetimine başarılar diliyoruz.
(…)
Yazının başlangıcındaki sorular çok önemli:
“Ütopya ne zaman başlar ve nerede biter?”
Ben kendi cevaplarımı verdiğimi düşünüyorum.
Hakkınızı helal edin…
Tükendik!
Haliç’in ortasında ve rüzgâra açık bir ortamda düzenlenen İstanbul Tasarım Haftası‘nın hemen ardından Beylikdüzü – CeBIT 2010′da da çalışınca, artistanbul çalışanlarının hemen hepsi, yorgunluk ve ani mevsim değişikliğinin de etkisiyle patır patır döküldü.
Ben, Özlem, Gizem Belen, Anıl Özbek, Cansu Franko, Pınar Eskikan, Gökmen Görgen… Aklınıza kim geliyorsa artık, herkes hasta!
Ofiste antibiyotikler, burun damlaları, Kalsiyum C tabletleri, ekinezya bitki kapsülleri, çinkolu pastillerle falan yaşıyoruz. Kendimize henüz gelebilmiş değiliz.
Bu arada CeBIT sonrası, geri kalan işlerin toparlanması var elbet. Sadece biz değil, elimizdeki sarf malzemeleri de tükendi. “Yaklaşık olarak CeBIT’te neler tüketmişiz?” diye düşündüm demin. Karşıma şöyle bir tablo çıktı:
- 8.000 Pardus 2009.2 Kurulum CD’si
- 4.000 Pardus şekeri
- 4.000 Pardus kitapçığı
- Binlerce poster ve Pardus çıkarması…
(…)
Elimizdeki Pardus 2009.2 CD’leri tükenmeye yüz tutunca, geçen gün Gizem’in de blogunda yazdığı üzere, CD Gönder programımıza ara vermiştik. TÜBİTAK’ta bir yerlerde bulunan bir miktar CD’nin bize bu sabah ulaşmasıyla beraber, CD Gönder formumuz tekrar hizmete girdi.
2009.2 CD’lerini bir süre daha göndermeye devam edeceğiz. Sonrasında ise Pardus 2011 için önsiparişleri toplamaya başlayacağız :).
Berber Mehmet efendileri dinlemek gerek…
Hikâye bu ya, Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.
İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.
Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi’nin baş ağrısı artarak sürer.
Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya baslar. Başka doktorlar çağrılır… Osman Efendi ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır… Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
(…)
Osman Efendi’ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini -evinde- geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür.
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi Berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim?” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın.” Bir bakar, “Hah işte” der. “Kıl dönmüş.” Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.
Berber Mehmet, Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu 20 santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
(…)
Hikâye böyle işte..
Gelelim bu kıssadan çıkarılacak hisseye…
Üç hisse çıkarılabilir hikâyede:
1) Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
2) Empati eksikliğiniz varsa, yorum yapmayın. İnsanları küçümsemeyin, çözümün parçası olun.
3) Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
Bozcaada’dan sevgilerle…
Sevgili Bahadır Kandemir, bir süredir gayet arsızca “blog yazın eyyy Linux taifesiii” şeklinde çemkirdiğinden, onu utandırmak için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Sanırım bir sürü hayırlı gelişmenin ve güzel yazının da habercisi olacak bu yazı :)…
Yaklaşık iki yıldır soluksuz ve dinlenmesiz bir şekilde devam eden topluluk yöneticisi görevime bir-iki hafta ara vermeye ve tatile gitmeye karar verdim. Ama Pardus’tan uzak kalmanın mümkün var mı? Pazartesi günü üzerimdeki “İçinde Pardus Var” t-shirt’üm, Pardus’a hevesli iki genç kızın yanıma gelmesiyle sonuçlandı. Hanım da yok yanımda, allah kahretsin!
Neyse, “karda yürürüm izimi belli etmem” hesabı, eyleme giriştim. Kendimi kızlara “genç kızların sevgilisi” Erkan Tekman olarak tanıttım. “Erkan ve manitaları” şeklinde mutlu mesut yaşıyoruz burada.
Erkan’ın adı çıkmış dokuza, inmez sekize zaten… Yarın laf çıksa “Erkan Tekman bilgisayar mühendisi genç kızları kandırıyor, onların saf ve temiz duygularıyla oynuyor” diye, bunun inananı bol olacağından, benim burada karnım bile ağrımaz!
(…)
Bugün, Bozcaada’dan Çanakkale’ye geçtim ve sevgili Necdet Yücel ve Mete Bilgin ile gizli bir sabah kahvaltısı organize ettik.
Aslında bu toplantıların gizli bir ajandası var. “Derin Pardus“a alternatif bir yapılanma olarak kurulan ve toplantılarını tatil beldelerinde düzenlediğimiz “Serin Pardus“, herkesi itinayla çekiştiriyor, masada olmayan herkesin arkasından sırayla bok atıyor. İşin tek kötü yanı, masada iki kişi kalıncaya kadar, sürekli don lastiği gibi uzayan bir gerilim yaşamanız.
“Ulan şimdi kalkarsam arkamdan konuşacaklar” gerilimi, gün boyunca sürüyor. Günün sonuna doğru allahtan Mete dayanamayıp da masadan kalktı da, Necdet Hoca ile onu çekiştirmeye başladık. Tek dersten çakmış sıpa! Hem de “mimari” dersinden! 64 bit mimari kimlere kalmış, yarabbi…
Necdet Hoca “Gözüm tutmamıştı zaten sıpayı, şimdiki aklım olsa kesin bırakırdım” diyor.
Bu arada nedensiz bir şekilde, Onur KÜÇÜK‘e, Renan ÇAKIRERK‘e ve İşbaran‘a da diş biliyoruz fena halde. Necdet Hoca bir hırsla “Kıstıralım oğlum şunları bir kuytuda ve eşek sudan gelinceye kadar dövelim…” diyor ama sonra cüsselerini aklımıza getirince bu projeden vazgeçiyoruz. Bizi fena harcayabileceklerini düşününce, “aslında o kadar da fena çocuklar” olmadıklarına kanaat getiriyoruz.
Sonrasında Mehmet Emre ATASEVER ve Eren TÜRKAY gibi “ekonomik boy” arkadaşları gözümüze kestirip, hain planlar yapmaya devam ediyoruz…
(…)
Son tartışmalardan sonra, dışarıya böyle bir görüntü verdiğimizin farkındayım.
Şaka bir yana, Pardus geliştiricileri kendi aralarında e-posta listesinde çok sert bir şekilde tartışsa da, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi anlıyoruz.
“Hani” diyoruz, “Tekman da olsa masada…” diyoruz. Koray ve Doruk’un çok sağlam birer meze sever olduğu düşüyor aklıma. Gürer’in muhteşem bir rakı sofrası arkadaşı olduğunu; Meren’in eser miktarda alkolle sarhoş, Gökmen Göksel’in ise içmeden sarhoş olabilmesini anımsıyorum.
Birbirimize Pardus ekibinin komik hikayelerini, İsmail’e yaptığımız eşek şakalarını, “sözümona avukat olan” Akın’ın apartmanındaki asansörün programını değiştirerek hep yedinci katta durmasını sağlamasını falan anlatıp, saatlerce gülüyoruz. Bütün yemek boyunca, hep iyi şeylerden bahsediyoruz.
Ulan! Birbirimizi fena halde özlüyoruz galiba!
Sonra bir anda, birbirimize ne kadar benzediğimizi ve ne kadar az kişi olduğumuzu anlıyoruz…
Biz işte böyle bir ekibiz…
İlham Anı…
Olay, bir gün, bir köşe başında, gelip giden kalabalığın ortasında oldu.
Durdum, gözlerimi kırpıştırdım, hiçbir şey anlamıyordum. Hiçbir şey hakkında hiçbir şey. İnsanları, nesneler hangi nedenle böyleydiler, anlamıyordum, her şey son derece anlamsız ve absürttü. Gülmeye başladım.
Bana garip gelen şey, neden bunu daha önce anlamadığım oldu. O zamana kadar her şeyi olduğu gibi kabul etmiştim; trafik ışıkları, arabalar, posterler, üniformalar, anıtlar, dünyadan tamamen kopmuş şeyler; hepsini sanki bir gereklilik sonucu ortaya çıkmışlar, bir neden-sonuç zincirinin halkasıymışlar gibi benimsemiştim.
Sonra gülmem dudaklarımda dondu, yüzüm kızardı, utandım. Ellerimi kollarımı sallayarak kalabalığa “Durun! Bir dakika!” diye bağırdım, “Bir yanlışlık var. Her şeyde bir terslik var. Dünyanın en saçma işlerini yapıyoruz. Nereye varır bu işin sonu?”
Etrafta insanlar durdu, merakla beni süzdüler. Orada, ortalarında durdum, kollarımı sallaya sallaya, ümitsizce anlatmaya, bir anda aydınlanmamı sağlayan ilhamımı açıklamaya çalıştım.. ve hiçbir şey demedim. Hiçbir şey demedim, çünkü kollarımı kaldırıp ağzımı açtığım anda, aydınlanmam geri gitti, ağzımdan bildik, eski kelimeler çıktı.
- Eee, ne demek istiyorsun, diye sordu insanlar. “Her şey yerli yerinde. Her şey olması gerektiği gibi. Her şeyin bir sebebi var. Her şey diğerleriyle uyum içinde. Yanlış veya saçma bir şey göremiyoruz.”
Orada öylece durdum, çünkü şimdi her şeyi yerli yerinde görüyordum, her şey doğal, olması gerektiği gibi görünüyordu; trafik ışıkları, anıtlar, üniformalar, gökdelenler, tramvay yolları, dilenciler, geçit törenleri; ama bu beni rahatlatmadı, tersine bana acı verdi.
“Pardon”, dedim. “Galiba benim hatam. Bir an öyle gibi geldi. Her şey yolunda elbette. Kusura bakmayın.” Ve kızgın bakışların arasında yürüyüp gittim.
Yine de, şimdi bile, sık sık bir şeyi anlamadığım zaman, ister istemez, aynı umuda kapılıyorum; yeniden o anı yaşayacağımı, yine hiçbir şeyden hiçbir şey anlamayacağımı, bir anda bulup kaybettiğim öteki bilgiye ulaşacağımı umuyorum.
- italo calvino




