Bozcaada’dan sevgilerle…
Sevgili Bahadır Kandemir, bir süredir gayet arsızca “blog yazın eyyy Linux taifesiii” şeklinde çemkirdiğinden, onu utandırmak için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Sanırım bir sürü hayırlı gelişmenin ve güzel yazının da habercisi olacak bu yazı :)…
Yaklaşık iki yıldır soluksuz ve dinlenmesiz bir şekilde devam eden topluluk yöneticisi görevime bir-iki hafta ara vermeye ve tatile gitmeye karar verdim. Ama Pardus’tan uzak kalmanın mümkün var mı? Pazartesi günü üzerimdeki “İçinde Pardus Var” t-shirt’üm, Pardus’a hevesli iki genç kızın yanıma gelmesiyle sonuçlandı. Hanım da yok yanımda, allah kahretsin!
Neyse, “karda yürürüm izimi belli etmem” hesabı, eyleme giriştim. Kendimi kızlara “genç kızların sevgilisi” Erkan Tekman olarak tanıttım. “Erkan ve manitaları” şeklinde mutlu mesut yaşıyoruz burada.
Erkan’ın adı çıkmış dokuza, inmez sekize zaten… Yarın laf çıksa “Erkan Tekman bilgisayar mühendisi genç kızları kandırıyor, onların saf ve temiz duygularıyla oynuyor” diye, bunun inananı bol olacağından, benim burada karnım bile ağrımaz!
(…)
Bugün, Bozcaada’dan Çanakkale’ye geçtim ve sevgili Necdet Yücel ve Mete Bilgin ile gizli bir sabah kahvaltısı organize ettik.
Aslında bu toplantıların gizli bir ajandası var. “Derin Pardus“a alternatif bir yapılanma olarak kurulan ve toplantılarını tatil beldelerinde düzenlediğimiz “Serin Pardus“, herkesi itinayla çekiştiriyor, masada olmayan herkesin arkasından sırayla bok atıyor. İşin tek kötü yanı, masada iki kişi kalıncaya kadar, sürekli don lastiği gibi uzayan bir gerilim yaşamanız.
“Ulan şimdi kalkarsam arkamdan konuşacaklar” gerilimi, gün boyunca sürüyor. Günün sonuna doğru allahtan Mete dayanamayıp da masadan kalktı da, Necdet Hoca ile onu çekiştirmeye başladık. Tek dersten çakmış sıpa! Hem de “mimari” dersinden! 64 bit mimari kimlere kalmış, yarabbi…
Necdet Hoca “Gözüm tutmamıştı zaten sıpayı, şimdiki aklım olsa kesin bırakırdım” diyor.
Bu arada nedensiz bir şekilde, Onur KÜÇÜK‘e, Renan ÇAKIRERK‘e ve İşbaran‘a da diş biliyoruz fena halde. Necdet Hoca bir hırsla “Kıstıralım oğlum şunları bir kuytuda ve eşek sudan gelinceye kadar dövelim…” diyor ama sonra cüsselerini aklımıza getirince bu projeden vazgeçiyoruz. Bizi fena harcayabileceklerini düşününce, “aslında o kadar da fena çocuklar” olmadıklarına kanaat getiriyoruz.
Sonrasında Mehmet Emre ATASEVER ve Eren TÜRKAY gibi “ekonomik boy” arkadaşları gözümüze kestirip, hain planlar yapmaya devam ediyoruz…
(…)
Son tartışmalardan sonra, dışarıya böyle bir görüntü verdiğimizin farkındayım.
Şaka bir yana, Pardus geliştiricileri kendi aralarında e-posta listesinde çok sert bir şekilde tartışsa da, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi anlıyoruz.
“Hani” diyoruz, “Tekman da olsa masada…” diyoruz. Koray ve Doruk’un çok sağlam birer meze sever olduğu düşüyor aklıma. Gürer’in muhteşem bir rakı sofrası arkadaşı olduğunu; Meren’in eser miktarda alkolle sarhoş, Gökmen Göksel’in ise içmeden sarhoş olabilmesini anımsıyorum.
Birbirimize Pardus ekibinin komik hikayelerini, İsmail’e yaptığımız eşek şakalarını, “sözümona avukat olan” Akın’ın apartmanındaki asansörün programını değiştirerek hep yedinci katta durmasını sağlamasını falan anlatıp, saatlerce gülüyoruz. Bütün yemek boyunca, hep iyi şeylerden bahsediyoruz.
Ulan! Birbirimizi fena halde özlüyoruz galiba!
Sonra bir anda, birbirimize ne kadar benzediğimizi ve ne kadar az kişi olduğumuzu anlıyoruz…
Biz işte böyle bir ekibiz…
İlham Anı…
Olay, bir gün, bir köşe başında, gelip giden kalabalığın ortasında oldu.
Durdum, gözlerimi kırpıştırdım, hiçbir şey anlamıyordum. Hiçbir şey hakkında hiçbir şey. İnsanları, nesneler hangi nedenle böyleydiler, anlamıyordum, her şey son derece anlamsız ve absürttü. Gülmeye başladım.
Bana garip gelen şey, neden bunu daha önce anlamadığım oldu. O zamana kadar her şeyi olduğu gibi kabul etmiştim; trafik ışıkları, arabalar, posterler, üniformalar, anıtlar, dünyadan tamamen kopmuş şeyler; hepsini sanki bir gereklilik sonucu ortaya çıkmışlar, bir neden-sonuç zincirinin halkasıymışlar gibi benimsemiştim.
Sonra gülmem dudaklarımda dondu, yüzüm kızardı, utandım. Ellerimi kollarımı sallayarak kalabalığa “Durun! Bir dakika!” diye bağırdım, “Bir yanlışlık var. Her şeyde bir terslik var. Dünyanın en saçma işlerini yapıyoruz. Nereye varır bu işin sonu?”
Etrafta insanlar durdu, merakla beni süzdüler. Orada, ortalarında durdum, kollarımı sallaya sallaya, ümitsizce anlatmaya, bir anda aydınlanmamı sağlayan ilhamımı açıklamaya çalıştım.. ve hiçbir şey demedim. Hiçbir şey demedim, çünkü kollarımı kaldırıp ağzımı açtığım anda, aydınlanmam geri gitti, ağzımdan bildik, eski kelimeler çıktı.
- Eee, ne demek istiyorsun, diye sordu insanlar. “Her şey yerli yerinde. Her şey olması gerektiği gibi. Her şeyin bir sebebi var. Her şey diğerleriyle uyum içinde. Yanlış veya saçma bir şey göremiyoruz.”
Orada öylece durdum, çünkü şimdi her şeyi yerli yerinde görüyordum, her şey doğal, olması gerektiği gibi görünüyordu; trafik ışıkları, anıtlar, üniformalar, gökdelenler, tramvay yolları, dilenciler, geçit törenleri; ama bu beni rahatlatmadı, tersine bana acı verdi.
“Pardon”, dedim. “Galiba benim hatam. Bir an öyle gibi geldi. Her şey yolunda elbette. Kusura bakmayın.” Ve kızgın bakışların arasında yürüyüp gittim.
Yine de, şimdi bile, sık sık bir şeyi anlamadığım zaman, ister istemez, aynı umuda kapılıyorum; yeniden o anı yaşayacağımı, yine hiçbir şeyden hiçbir şey anlamayacağımı, bir anda bulup kaybettiğim öteki bilgiye ulaşacağımı umuyorum.
- italo calvino
“Gökten ecdad inerek öpse o pak alnını değer”

Özgürlükİçin‘in kurulmasından bu yana yaklaşık iki yıl geçmiş…
Özgürlükİçin her ay 300 bin tekil kullanıcıya yaklaşık 1.300.000 sayfa gösterimi yapan devasa bir portala dönüşmüş. Özgürlükİçin 600 kadar haber, 80 paket tanıtımı, 60 Nasıl belgesi, 40′ı aşkın oyun incelemesi, 20′den fazla atölye belgesi, topluluk tarafından hazırlanmış 400′e yakın duvar kağıdı, 18 e-dergi, forumunda 70 bin kadar ileti ve beyin bölümünde ortaya atılmış 1.000′i aşkın fikir ve iyileştirme önerisini içeriyor.
Kaba bir hesaplamayla; sadece haberler ve belgelendirmeler, yaklaşık dört Meydan Larousse ya da Britannica cildini dolduracak kadar olmuş!
Geriye baktığımda “Bunu biz mi yaptık?” diyorum, ileriye baktığımda ise “Gitmemiz gereken daha çooook yolumuz var…” diyorum.
(…)
Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik… Bu güzel yolculukta, en büyük katkı sahiplerinden birini, sevgili Akın ÖMEROĞLU‘nu anmadan olmayacak.
Artistanbul’a iki yıl önce geldiğinde, ofiste bana iki ay boyunca bana “Ali Bey” diyen, bir süre sonra “Ali Abi”ye geçiş yapan, son birkaç ay içinde ise “Hey sen, oradaki şişman adam! Gözlüklü!” lafına edepsizce terfi eden :) Akın, bu hayatta benim için en değerli insanlardan biri… Belki bazılarınız biliyordu ama duyurmuyorduk, Akın için çok güzel bir gelişme oldu. Belki de biraz benim teşvikimle, Akın Artistanbul’dan kanatlanıp, özgür yazılım macerasına farklı bir yerden devam etmeye hazırlanıyor.
Son olarak Akın blog yazısında ipuçlarını verdi, bırakın zamanı geldiğinde o açıklasın, ama şu kadarını söyleyebilirim, onu çok ama çok güzel bir yere gönderiyoruz :).
Bizden çok uzaklaşmayacak, ben ise Akın’a bakıp bakıp gururlanacağım ve gözlerim yaşaracak.
Tıpkı şimdi olduğu gibi…
Eski dostların ardından…
Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz ya da olanlar olması gerekenler değildir.
Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir.
Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir, kendi hayatımızdaki olağanüstü anları olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları “bir gün” geçmişte kalmıştır oysa; hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığımız, omzumuzun üzerinden şöyle bir baktığımız sonra da boşverip “Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıma çıkar” dediğinizdir. Oysa o gün bu zalim şehri terk etmiştir o, boş yere bu sokaklarda aranırsınız…
- Murathan Mungan -
Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
Madem soruyu Ece Ayhan’dan devraldık, devam edelim…
Özgürlükİçin yaklaşık iki yıl kadar önce, geniş katılımcılı bir Pardus geliştiricileri toplantısında ortaya bir fikir olarak atılmıştı. TÜSSİDE’de yapılan o toplantıda yanılmıyorsam 50-55 geliştirici ile katkıcı vardı ve o buluşmamız bugüne kadarki en kalabalık buluşmamızdı. Özgürlükİçin’in adını, sevgili Barış Metin’in heyecandan uyuyamayan eşi Burçin Metin bir gece vakti bulmuştu.
1. şiirimiz karadır abiler
kendi kendine çalan bir davul zurna
sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
taşınır mal helalarında kara kamunun
şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridiraşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
(…)
Üç-dört gün önce bir masada dört kişi oturuyorduk. Bir de Haliç’i ve Boğaz’ı eklesek, altı… Masadaki kızı hoşlandığı çocuk arıyor, sessizce yedi oluyoruz.
Hepimiz geçmişe dair muhasebesini döküyordu masaya. Peki, biz Özgürlükİçin’de ne yapmışız?
Günahı ve sevabıyla birlikte, son bir buçuk yıl içinde tam 424 haber girmişiz. Hepsi özgür yazılımlar/ürünler hakkında, pek çoğu Türkiye’de özgür yazılım ekosistemi algısı oluşturmaya yönelik birer mesaj taşımış okura… Bugüne dek,
- 50 Nasıl belgesi,
- 67 Paket tanıtımı,
- 36 oyun incelemesi,
- 12 İlk adım yazısı yayınlanmış Özgürlükçin’de.
- Cumartesi günü çıkacak olan sayıyla beraber, 14 tane de e-dergi…
- Bu arada Anadolu’nun dört bir yanında 40′a yakın seminer vermişiz.
…
Özgürlükİçin forumlarında dolaşan 40 bini aşkın ileti, Pardus geliştirme süreçlerinde yararlandığımız yüzlerce fikir, muazzam bir örgütlenmenin eseri. Geçtiğimiz günlerde oyun sunucularımızda, forumlarda, e-dergi’de, beyin arayüzünde kaç yöneticimiz olmuş diye bir sayalım dedik, 34-35 yöneticiye ulaştığımızın farkına vardık.
Bize düzenli haber bulan, çeviriler yapan, e-dergiye her ay yazan/çizen, PardusWiki’de madde yazan yüzlerce dostumuzun çabasıyla oldu bunların hepsi…
(…)
1. şiirimiz karadır abiler
kendi kendine çalan bir davul zurna
(…)
Kendi kendine çalan bir davul zurna mı olduk?
Evet… “OOXML’e Hayır” kampanyamıza dışarıdan fazla destek alamadık, Türk özgür yazılım camiasının en büyük derdi olan didişmelerden Özgürlükİçin’i özellikle uzak tutmaya çalıştık, kimin ne yaptığına ve ne yapmadığına ilişkin sorgulamalarda bulunmadık. Yeşil sahalardaki deyimle söylemek gerekirse, hep “önümüzdeki maçlara baktık” ve sadece işimize odaklandık.
Bu dönemde Özgürlükİçin’in beklemediğimiz çıktıları da olmadı değil. Çeşitli özgür yazılım projelerine eleman yetiştirdik, aylık bilgisayar dergilerinin Linux sayfaları bizlerden sorulur oldu, Pardus’a küsmüş dostlarımızı geri kazanmaya çalıştık. Açık olmak gerekirse bu sonuncusunda kimi zaman başarısız olduk, kimi zaman başarılı…
Kimindi bilmiyorum, ama çok sevmiştik. Sanırım sevgili Çağlar Onur’un bulduğu, sonrasında Pardus ekibinin benimsediği ve sık kullandığımız bir erotik slogandı: “Aşk ile geliyoruz!”
Biz aşkın örgütlenmek olduğunu düşündük abiler.
(…)
Özgürlükİçin’e geçmiş dönemde çeşitli saldırılar da (eleştiri değil) aldık. Neredeyse son bir yıldır, hiçbirine cevap vermedik. Geçtiğimiz günlerde şahsıma yapılan gayri ahlaki, gayrı sıhhi, gayri medeni son bir saldırı hariç.
Aslında benim açımdan çok basit bir açıklaması vardı olayın. Söz konusu mecraya gönderdiğim açıklama her şeyi açıklıyor zaten:
…
O kadar kötü ve o kadar beceriksizce yapılmış bir analiz ki bu…
Netmaster CME075 model ve 009096-xxxxxE MAC adresli (kablosuz bağlantısı olmayan) modeme bağlı tek bir bilgisayar ve bu bilgisayar üzerinden paylaşımlı internet ile dışarı çıkan birden fazla bilgisayar ve kullanıcı mevcutsa peki?
Madem log okumasını biliyorsunuz, aynı anda yukarıda verdiğim modem/IP üzerinden kaç oturum birden açılmış, buna hiç baktınız mı? Bence bakmayın, çünkü utanabilirsiniz…
Bu, bu foruma bugüne dek gönderdiğim ilk ve son açıklamadır. Bugüne dek özellikle sustum, böylelikle de sizin forumun bir kullanıcı mahremiyetinin olmadığı, yöneticilerin kafasının bozulduğu herhangi bir kişiye loglar üzerinden saldırabileceği ortaya çıkmış oldu.
Özür falan beklemiyorum. Bunu yapamayacak kadar öfkeyle dolu yöneticilerin nefret saçtığı bir yere dönüştü çünkü burası…
Bir forumun yöneticileri arasında doğru düzgün log okumayı bilen kimse yok mudur, yahu?
(…)
Özgürlükİçin’de “düzayak çivit badanalı bir kent” kurduk. Bu kent, bizden sonra da büyümeye devam edecek.
Gönlümden geçen, bizden sonrakilerin ve bizim dışımızdakilerin de aynı soruyu kendilerine sormalarıdır: “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”
Bir düşünün abiler…
Kelebeğin Rüyası

Çinli bilge Chuangtze şöyle der;
“Bir kere rüyamda kelebek olduğumu gördüm. Şimdi artık rüyasında kelebek olduğunu gören Chuangtze’miyim yoksa rüyasında Chuangtze olduğunu görmekte olan bir kelebek miyim bilmiyorum.”
Şimdiki sorum sizi şaşırtabilir.
Peki, ya siz gerçekten siz olduğunuza emin misiniz? Gördüğünüz bir rüyadan ibaret olmadığınızın bir garantisi var mı?
Ya aslında hepimiz, zombilerin hüküm sürdüğü bir dünyanın rüyasıysak? Biraz dikkatli düşününce siz de göreceksiniz. Chuangtze’nin rüyasında kelebek olduğunu görmesi ile kelebeğin rüyasında Chuangtze olduğunu görmesi olasılıkları arasında hiçbir fark yok. İkisi de olası…
Zombistan‘ın İstila Güncesi size de çok tanıdık gelecek…
Salı, 28 Nisan 2009
Polis, içinde zombilerin barındığı tespit edilen bir eve operasyon düzenledi. Büyük başarıyla tamamlanan operasyon sonucu bir zombi itlaf edilirken, iki memur ve sokaktan geçen birkaç vatandaş şehadet mertebesine erdi.Salı, 27 Nisan 2009
“Yaşayan ölü” virüsü taşıdığı şüphesiyle havaalanında müşahade altına alınan turistin, aslında domuz gribine yakalanmış olduğu anlaşıldı. Görevliler, söz konusu şahıstan özür dileyerek, kendisini resmi bir araçla Sultanahmet’e bıraktı. Sağlık Bakanı, “Domuz gribi ülkemiz için tehdit değil, örf ve adetlerimiz buna engeldir” dedi.
Pazartesi, 27 Nisan 2009
“Zombilerin Gerçek Kökeni” isimli kitap, H. Yahya imzasıyla çıktı ve dünyanın dört bir yanındaki akademisyenlere gönderildi. Kitapta, maymunlarda hiç zombi vakasına rastlanmadığı halde insanların “yaşayan ölü” virüsü kapabilmesi, “evrim safsatasını çürüten bir ilahî işaret” olarak anlatılıyor.
Perşembe, 23 Nisan 2009
Bazı belediyelerin, itlaf sonrası zombi leşli toplatma ihalesinde usulsüzlük yaptığı iddia edildi. Deniz Baykal, “Küçük bir sokak için milyon dolarlık masraf gösteren var! Böyle bir şey düşünülebilir mi?” dedi. RTE, “Bunlar hayatında zombi görmemiş” şeklinde yanıt verip, zombilerin ‘geri-gömülme’ işlemini dini vecibelere uygun yapmaktaki hassasiyetin altını çizdi.
Pazartesi, 20 Nisan 2009
Emre Kongar, zombi salgınıyla mücadelede hükümetin sınıfta kaldığını; çağ dışı anlayışların bu tür problemler karşısında iflas ettiğini söyledi. Mehmet Barlas ise, dünyada artık sınırların kalktığını, Türkiye’nin bu sorunu liberal bir anlayışla ve darbelere davetiye çıkarmadan çözmesi gerektiğini dile getirdi.
Cumartesi, 18 Nisan 2009
Çocukları zombi salgınından korumak için, Sağlık Bakanlığı ülke genelinde aşı kampanyası başlattı. “Yaşayan ölü olmaktan korkma, geciken diri olmaktan kork” sloganıyla yürütülen kampanyaya, tarikatlar, cemaatler ve fikir önderleri de destek veriyor.

Son zamanlarda Türkiye’de çıkan en kaliteli yerli çizgiroman albümü Zombistan çıktı!
Dileyene kasvetli, dileyene cinnetli kapakla! Kaçırmayın!
İşletim sistemlerinin evrimi
Özgürlükİçin topluluğu tarafından hazırlanan e-derginin muhteşem bir sayısını daha çizmekte olduğumuz şu günlerde, son sayımızda yer alan ve yine topluluktan gelen bir dostumuzun çizdiği muhteşem bir bant karikatürü sizlerle paylaşmak istedim.

Peki, ya siz Özgürlükİçin e-dergisini takip ediyor musunuz?
Bir uçak mı, hayır kuş!
Kötülerin korkulu rüyası, Burkinafasafiso geliyor!
Sıkı durun…


